Anasayfa Divan-ı Kebir'den Şems Mevlâna'ya ne öğretti?
Şems Mevlâna'ya ne öğretti? PDF Yazdır E-posta
Yazar Tamer Hafif   
Pazar, 23 Ekim 2011 17:48

Bir soru ve bir cevap.

 

"Tanrı bizi bu âleme niçin getirdi? Âlemi gürültülere boğalım diye."


İlk karşılaşmalarında "Muhammed mi büyük Bayezid mi?" diye soran Şems'in metodu budur. Çelişik, paradoksal, diyalektlerle pencereler açmak. Mevlana'ya yeni şeyler söylemek lazım cancağızım dedirten işte bu tavırdır. Soruyu değiştiremezsiniz, ama cevabınız yeni bir soru olabilir.

Neden yeni? Eski sorular neyimize yetmiyor? Zaman amentülerin içini boşaltıyor. Yeniden doldurmak için yeni sorular lazım cancağızım. Öyle ki amentü bozan(ya da sen buna ezber bozan de) cinsinden sorular. Elindeki "La" kılıcıyla talib-i hikmetin ne putların kırdı ne amentülerini bozdu. Amentü "Hikmetinden sual olunmaz" der. Hikmet ise "niye?" denmesini bekler. Çekiçle felsefe yapan Nietzsche ne çok benzer Hz Mevlana'ya.

Mevlana bir soru soruyor: Tanrı bizi niçin aleme getirdi?  Ve bir cevap veriyor. "Alemi gürültülere boğalım diye." Burada asıl soru cevapta. Yıllarca hep aynı şekilde sorulmuş bu soruya verilebilecek binlerce cevap var. Öyleyse anahtar soruda değil, cevaptadır. Öyle ki cevap zihnimizi sorudan daha fazla sorguya çeker. Neden gürültü? Neden alemi bir ahenge değil de, gürültüye boğalım?

Bir Kur'an ayeti belki önümüzü açabilir. Bakara 30 "Rabbin meleklere "Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim" demişti; melekler, "Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz Seni överek yüceltiyor ve Seni devamlı takdis ediyoruz" dediler; Allah "Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim" dedi."


Mevlana'nın cevabını ayete teşbih ederek düzenleyelim: "Orada ahengi bozup gürültüye gark edecek birini mi var edeceksin?". Ayeti, ahenk referansı üzerinden tevil edersek devamla melekler: "Oysa biz ahenk üzre hoş sada ile senin müziğini yapıyoruz". Evet, muazzam bir örtüşme... Şunu hatırlatmanın tam yeri "müzik" kelimesi Yunancadan gelir "musıc" etimolojik kökeni "muse" ve "ıka-e". Muse, peri -melek, ike, e ait yani meleklerin yaptığı gibi bir anlama geliyor.

Dikkat edersek insanın aleme gelmesi meleklerin işini bozmak anlamına da geliyor. Düşünün ki mükemmel akustik bir salonda melekler icra ediyor. Evrenin müziği bu... Sonra bir anda bir haber yayılıyor "Alemi gürültüye boğacak insan yaratılıyor". Melekler itiraz etmez de kim eder?




Aynı kavramlarla tahlile devam edersek, kün sesi (buyruğu) ile vücud'a gelen eşya o ezeli nağmeyi tekrar duymak için çırpındı durdu. Melaikenin senfonik avazı ile ninni duyan çocuk gibi teskin oldu. Çobanın kavalını duyduğunda koyunların ota koşması ya da sürücünün nağmesini duyduğunda devenin adımlarını hızlandırması gibi eşyanın küllisi evrenin ahengine katıldı. Melaikenin tesbih ve tahmidi kün sesinin perdesine yakın olmalı.

Lakin böyle devam etmedi ve "Rabbin meleklere "Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim" dedi". İşte, insan ahengin ortasına bir gürültü gibi düştü. Hikmet niye denmesini bekliyor. Çünkü "Allah "Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim" dedi." Güzel de bilinecek ne var?


Şimdi düşünelim, evren orkestrası mütekâmil bir ahengin armonisini icra ediyor. Dinleyenler de icra edenler de mest. Bir sarhoşluktur ki umumi... Kâinatın her cüzünün zikri nev'i şahsına münhasır bir avaz ile armoniye iştirak ediyor. Arşın etrafında dönen melaike de, denizin dibindeki kambur balina da, ağaç gölgesinde biten mantar da kendi zikrini tekrar ile hem icra heyetinde hem dinleyici locasında. Ancak eserin bu alışılmadık tekrarı hem dinleyiciyi hem de icracıyı hipnoz eder. Eksik olan doğaçlamadır. Âcizane zann-ı galibim doğaçlamanın halifelik ile aynı anlama tekabül ettiğidir.

Hipnozdaki eşya la şuuri bir tabilik ile önündeki notadan çalar. Halife ise şuuri bir gürültü ile doğaçlama yapar. Yaratıcı - yorumcunun iç dünyasının kuvvetli dışavurumu ile birlikte daha şiirsel bir ifade arayışıdır. Bu durumda öncelikle kesinlik kazandırmak, farklılıkları ve farklı icraları önlemek amacıyla ortaya çıkmış olan geleneksel orkestranın alışkanlık haline gelmiş kesinlik ve belirlilik söylemi ciddi bir biçimde tartışılabilir hale gelmiştir.

Geleneksel orkestra bir biçim ve içeriktir. Sınırlar belirlenmiştir, boşluk asgaridir, rastlantı yoktur. Doğaçlamada yapılan ise biçim ve içerikten arınarak oluşa bırakmaktır. Tahmin edilemeyen yorumcunun doğasından (ben'inden) kaynaklanan belirsiz boşluklar kaotik oluşumlara kapı açar. Yeni müzik belirsizlik ve rastlantıdan doğar.



Özgürlük düzeyi artan icracı dolaylı olarak dinleyicilerin müziğin yaratılma süreciyle çok daha bütünleşmesine ve yeni bir bilinç seviyesiyle dinlemeye başlamalarına yol açar. Sesin bizzat kendisi armonilerin kompleks bütünlüğünden daha yalın bir hakikate işaret eder. Tek bir çizginin bir labirentten daha basit ve yalın olması gibi. Bu saf, yalın yeni kavrayış oluşun kökenindeki kaotik özü kucaklayarak mümkündür. Tıpkı yaratılışın ilk anında vuku bulduğu gibi...

Not: Bu makaledeki düşüncelerin geliştirilmesinde John Cage'in fikirlerinden yararlanılmıştır.
(29 Temmuz 2009- ÇARŞAMBA)