Anasayfa Edebiyat Ramazan'da Lolita Okumak!
Ramazan'da Lolita Okumak! PDF Yazdır E-posta
Cumartesi, 22 Ağustos 2009 15:13

"yüreğimde deniz mavisi bir dalga kabarıverdi; işte orada, güneşten bir havuzun tam ortasındaki hasırın üzerinde, Rivieralı aşkım yarı çıplak, dizlerinin üzerinde bir sağa bir sola dönerek kara güneş gözlüklerinin gerisinden beni süzüyordu.... Lolita. Hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi. Günahım, ruhum., Lo-Li-Ta.  Dilin ucu damaktan dişlere doğru, üç basamaklık bir yol alır, Üçüncüsünde gelir dişlere dayanır. Lo-Li-Ta." 

 

Hitler Avusturya'yı ilhak ededursun, adam Lolita'yı yazıyor

Hitler Polonya'yı işgal ededursun, adam Lolita'yı yazıyor

Hitler gezici gaz otobüslerinde bir milyon üç yüz binden fazla  Polonya Yahudisini boğazlayadursun, adam Lolita'yı yazıyor.

Barcelona Franco'nun  faşistlerine düşüyor, sonra Katalonya, sonra Valencia, sonra Madrid... adam Lolita'yı yazıyor.

 Yüz bin İspanyol Fransa'ya sığınıyor, adam Lolita'yı yazıyor.

Mussolini Arnavutluk'u işgal ediyor, adam Lolita'yı yazıyor.

Komünizmin Kara Kitabı, Rusya, Asya, Orta Avrupa ve Üçüncü Dünya komünist rejimlerinde sistematik olarak öldürülen yüz küsür milyon insanı belgeliyor, adam Lolita'yı yazıyor...

(Alev Alatlı-  Gogol'ün İzinde- Aydınlanma Değil Merhamet, s.18)


"Lolita'yı okumaya karar verdiğinde
, lütfen onun son derece ahlaki bir kitap olduğunu unutma."

Vladimir Nabokov (Edmund Wilson'a Bir Mektubundan)

 

Bir toplumda önce erkek, sonra kadın değişir. Hiçbir kız kendisine hatta kızlar birbirlerine Lolita demez, onlara Lolita yakıştrmasını biz erkekler yaparız ve onlar da Lolita kılığına bürünür.   

 

Nabokov tuhaf bir adam. Gerçi bütün büyük romancılar böyledir. Öyle bir roman yazmış ki, neresinden tutacağınızı, nasıl anlatacağınızı bilemiyorsunuz. Daha doğrusu günlerce konuşsam, haftalarca yazsam bitmez diye düşünüyorsunuz. Bir de romanın ismi Lolita ve konusu yaşlı bir adamın küçük bir kızla ilişkisi cinsel olunca, acaba nereden başlamalı ve okuyucuyu ürkütmemek, yanlış şeyler düşünmesini engellemek  için nasıl bir yol izlemeli diye düşünüyor insan. "Lolita okuyorum" demek biraz zor. Lolita kızlarla fuhuş yapmanın veya o yaştaki bir kızla isteğe bağlı cinsel ilişki kurmanın ("yakalanmadığınız sürece kopya çekmek serbest" diyen öğretmen misali) teorikte ret, pratikte teşvik edildiği ama aynı kızlarla evlenmenin sapıklık olarak algılanıp hem toplumsal hem hukuki yaptırımlarla cezalandırıldığı bir  sistemde "Lolita okuyorum" cümlesinin ardından bir yığın izahı beraberinde yapmak zorunda kalabilirsiniz. Ah benim sevgili ülkem! En iyisi bir yerden başlamak, tüm riskleri göze alarak.  

 

1952 yılının Eylül ayı. Kahramanımız Mr. Humbert, Amerikalı ünlü tiyatro yazarı Clare Quilty'yi öldürmekten hapse girmiştir. Mahkemesi devam etmektedir ve Mr. Humbert, jüri üyeleri için bir savunma hazırlamaktadır. İnsanlığa karşı ezik değildir Mr. Humbert, çünkü Clare Quilty'yi kendine göre haklı nedenlerle öldürmüştür. Romanın son bölümünde Mr. Humbert, öldürmeden önce Quilty'ye kendi yazdığı ve "bu senin ölüm kararın" dediği metni silah zoruyla okutur. Bu şiir,  Mr. Humbert'ın  Lolita'yı kendisinden çalan Quilty'nin neden ölmesi gerektiğini anlatır. Okuyalım;


 Mr. Humbert, Quilty'yi öldürme sahnesi- Stanley kubrick'in 1962 yapımı Lolita filminden


Bir günahkarın günahından yararlandığın için

Günahından yararlandığın için

Yararlandığın için

Benim çaresizliğimden yararlandığın için

 

Bir günahtan yararlandığın için

Ben nemli, ben sevecen, ben çaresiz kılkuyruk

Olabileceğin en iyisini umarken

Dağlık bir eyalette evlenmeyi

Sonsuza dek bir Lolita doğurtmayı kurarken

 

Benim özümdeki, ta içimdeki

Eldeğmemişlikten yararlandığın için

Beni aldattığın için 

 

Pişman olmaktan alıkoyduğun için beni

Daha oğlanların takımını doğrultmakla

Oyalandığı yaşlarda

Elimden aldığın için onu

 

................................

İşte bütün bu yaptıkların için

İşte bütün bu yapmadıkların için

Öleceksin.

 

Romanı anlatmaya sonundaki cinayetten başlamak ne kadar akıllıca? Sinemanın dahi yönetmeni Stanley Kubrick'in 1962'de romandan uyarlayarak çektiği Lolita filmine cinayet sahnesiyle başlaması çok hoşuma gittiği için yaptım bunu. Yapılabilecek en iyi seçim olduğu için. Burada yönetmen, bu sahneyi başa alarak seyirciyi daha filmin ilk sahnesinde uyarmaktadır: "Bir cinayete giden sosyolojik bir süreci izleyeceksiniz, pornografik bir film değil."  Nitekim romanın 1997'deki Adrian Lyne versiyonunda da film aynı sahneyle başlamaktadır. Demek ki doğru yoldayız. Ben de böyle yaparak daha yazımın başında kendimi ve yazımı "sapık ilişkilerden bahsediyor" ithamından kurtarmak istiyorum.

 


Lolita kitap kapaklarından örnekler

Lolita diye biri hiç olmayabilirdi

Şimdi romana başlayalım. Önce "Lolita/Beyaz Irktan Dul Bir Erkeğin İtirafları"  başlığını taşıyan romanımızın kahramanı Mr. Humbert'ı tanıyalım: 1910 Paris doğumlu,  babası nazik, iyi huylu, Fransız-Avusturya kökenli, biraz da Mavi tuna suyu taşıyan bir İsviçre vatandaşı... Riviera'da Miranda Oteli'nin sahibi. Durumu iyi. Annesi Humbert üç yaşındayken bir trafik kazasında ölmüş. (Anne yokluğu, buraya dikkat!) Evinin birkaç kilometre ötesindeki bir İngiliz gündüzlü okulunda başlıyor eğitimi... (Ne tuhaf! Nabokov da aynı tür bir okulda başlıyor eğitime) "Bahçe tenisi oynadım, notlarım hep pekiyi, hem okul arkadaşlarım hem de öğretmenlerimle aram çok iyi..."   

Lyon, Paris ve Londra'da Lise eğitimi (Nabokov da Bolşevik İhtilali yüzünden göç etmek zorunda kalan ailesiyle birlikte birçok ülke ve şehir geziyor)...  Ardından İngiliz Edebiyatı Bölümü'ne giriyor.  Neden İngiliz Edebiyatı? Kahramanımız anlatsın; "İngiliz Edebiyatı, bilirsiniz, şair olmak istediği kösteklenmiş nice gencin eninde sonunda, tvid ceketli, elleri pipolu edebiyat öğretmenleri arasına girdikleri bir alandır."

 

Eğitim sonrası Paris'te Rus göçmenlerle Sovyet filmleri üzerine tartışmalar, Deux Magots kahvesinde eşcinsellerle pineklemeler, kimsenin adını duymadığı dergilerde, kimsenin anlamadığı yazılar, tanınmış bir yayınevi için "Kısaltılmış İngiliz Şiiri" kitabı yazma girişimleri... Daha sonraları "Amerikalı Öğrenciler İçin Fransız Edebiyatı" konulu bir kitap hazırlığı... Bu arada Auteuil'de bir grup yetişkine verilen İngilizce dersler... Yirmi beşinde ilk evlilik; Valeria. 1935-39. Babası ölen Humbert'ın, eline geçen parayla karizması bir araya gelince evlenecek kız bulması zor olmaz ve Polonyalı bir doktorun kızı Valeria ile evlenir... Valeria kim ve nasıl birisi? Bu soruyu niye sorduğumu şimdi anlayacaksınız... Önce Humbert'ın kendini nasıl tarif ettiğine bir bakalım:  "bütün bahtsızlıklarıma rağmen olağanüstü yakışıklı bir erkektim, hala da öyleyim...  Hareketlerim yavaş ve uyumlu, boyum uzun, koyu renk saçlarım ipek yumuşaklığında, yüzüm düşünceli olduğu ölçüde baştan çıkarıcıdır... Heyhat elimi sallasam istediğim yetişkin dişinin kollarımın arasına düşeceğini çok iyi biliyordum.  Hatta, olmuş armut gibi her dakika kucağıma düşmesinler diye kadınlara yüz vermemeyi alışkanlık haline getirdiğimin de farkındaydım. "  Peki neden Valeria? Ne özelliği var bu kızın? Humbert söylesin: "Kendi kendimi sadece bir hayat arkadaşımın huzur veren varlığını, ocakta kaynayan bir tencerenin görkemini, cıvıl cıvıl bir ocak perisi aradığıma inandırmama rağmen, Valeria'da beni çeken şey, yaptığı küçük kız taklitleriydi."   

 

Sonra Amerika... "1939 yazında Amerika'daki zengin akrabam öldü, gelip Amerika'da yaşamam ve kurduğu işle ilgilenmem koşuluyla bana yılda birkaç bin doları bulan bir gelir bıraktı. Bu arayıp da bulamadığım bir fırsattı." Valeria ile boşanır Humbert, fakat öyle bir ilişki ve boşanmadır ki bu, sadece bunun üzerine bile bir makale yazılabilir. Biz kısaca sunalım; Humbert için Valeria ve bu evlilik ne ifade etmektedir? "Sonunda düşlediği küçük kibritçi kız yerine Humbert Humbert, elinde iri yarı, kıçtanbacaklı, koca memeli ve zırnık beyni olmayan bir kadınla kalakaldı." Humbert Amerika'ya gitme fikrini eşine söylediğinde eşi mırın kırın eder ve gitmez istemez, biraz üsteleyince gerçeği açıklar: "Hayatımda başka bir erkek var." Bu sahne nasıl gerçekleşir biliyor musunuz? Çok ilginç olduğu için aktarıyorum.

Humbert, Amerika'ya gitme hazırlıkları yapmaktadır. Eşiyle sokakta giderken bu konuyu tartışmaktadırlar. Eşi işte tam burada "Hayatımda başka bir erkek var." itirafını yapar. Humbert onu sokak ortasında evire çevire dövmek istemez. "Sonunda bir süredir yaya kaldırımı boyunca davetkar bir biçimde bizi izleyen bir taksinin içine itiverdim Valeria'yı." Sizce Valeria'nın Humbert'ı aldattığı erkek kim olabilir? Yaya kaldırımı boyunca davetkar bir biçimde onları izleyen taksinin şoförü.

Boşanma ve Amerika yolculuğu.... Romanın ana konusu bundan sonra başlıyor. Ama önce "Lolita diye biri hiç olmayabilirdi" sözünü açıklayalım.

Humbert 14 yaşındayken bir kız arkadaşı olur: Annabel. Sevmediği teyzesinin sevmediği arkadaşları Madam R. ve eşinin kızları Annabel. İsmi neden Annabel? Benim tahminime göre yazar, Humbert'ın en sevdiği şair olan Edgar Allan Poe'nun en meşhur şiiri ve hayali bir kadını anlatan Annabel Lee şiirinden esinlenerek Annabel ismini kullanıyor.


"14 yaşındaki bir erkek çocuğun yaz tatilinde başına gelenler, hayatına damgasını vurabilir..." O yaz Humbert ve Annabel birbirlerine aşık olurlar. "Birbirimize hemen deli gibi, sakarca, utanmazca, ıstıraplar içinde aşık olduk; umutsuzca diye eklemeliyim, çünkü birbirimize sahip olmak için duyduğumuz delicesine karşılıklı arzu ancak birbirimize bedenimizin ve ruhumuzun son zerresine kadar sahip olmak, birbirimizin içinde erimekle doyacak gibiydi."  14 yaşındaki Humbert Annabel'le istediği cinsel birleşmeyi asla başaramaz. Ya kızın ailesi, ya oradan geçen biri, ya da sahilde deniz banyosundan dönen iki sakallı adam ve bunun gibi nedenler engel olur. Humbert'ın da dediği gibi; "ayaktakımından çocukların bile bulmayı becerebilecekleri türden bir çiftleşme fırsatı bulmaz durumdaydık."  Dört ay sonra Annabel Korfu'da tifüsten ölür. Poe'nun şiirindeki Annabel'in hikayesiyle ne kadar örtüşüyor değil mi? Poe'nun şiirindeki Annabel de genç yaşta ölüyor. Şimdi taşları yerine oturtalım: Humbert'ın 14 yaşında  sevdiği Annabel ölüyor, Poe'nun şiirindeki Annabel de ölüyor. İki erkek de genç yaşta sevgilisini kaybetmenin acısını taşıyorlar. İlerleyen yaşlarında Humbert 12 yaşındaki bir kıza (Lolita'ya) aşık oluyor, Poe da 13 yaşındaki bir kızla (Virginia ile) evleniyor.  Şimdi Edgar Allan Poe'nun Annabel  Lee şiirinden bir parça sunalım ve her iki erkeğin duygularını anlamaya çalışalım:


 İşte ilk aşk: Anabel. Adrian Lynne'in 1997 yapımı  filminden

O çocuk ben çocuk, memleketimiz
O deniz ülkesiydi,
Sevdalı değil karasevdalıydık
Ben ve Annabel Lee;
Göklerde uçan melekler bile
Kıskanırdı bizi.

Bir gün işte bu yüzden göze geldi,
O deniz ülkesinde,
Üşüdü rüzgarından bir bulutun
Güzelim Annabel Lee;
Götürdüler el üstünde
Koyup gittiler beni,
Mezarı ordadır şimdi,
O deniz ülkesinde.

 

Annabel ölünce Humbert yıkılır ve yıllar sonra günlüğüne bu olayı şöyle kaydeder: "Onun ölümü içimdeki bir şeyi dondurmuştu.... Sevdiğim çoktan gitmişti ama ben hala onu arıyordum. Zehir o gönül yarasındaydı ve o yara hiç iyileşmeyecekti." 


Nabokov, muhtemelen, orta yaşı aşmış (takriben 40'lı yaşlarda) bir adamın 12 yaşındaki bir kıza aşık olup şehvet duymasını ve onunla cinsel ilişkiye girmesini sağlam bir gerekçeye bağlamak için (ki aklı başında olan hiç kimse bunu yapmaz diye düşüneceğimizi tahmin etmiş olmalı) Humbert'la Annabel arasında 14 yaşında filizlenen, yeşeren ama açmadan solan  böyle bir ilişki  kurgular. Biz bu aşkın ve yarım kalmış, tatmin edilememiş cinsel arzuların varlığından haberdar olduğumuzda (hele ki beynimiz ve aklımız Freudyan analizlerle yıkanmışken) mantıklı yaklaşabilir, bilimsel analizlere başvurup Humbert'ı masum karşılayabiliriz. İşte bu yüzden Lolita diye biri hiç olmayabilirdi.  Annabel bir supericiğidir, (Humbert Lolita kızlar için "supericikleri"  ifadesini kullanıyor) Humbert'a bazı zevkler tattırmış ama o zevkin doruğuna çıkaramadan ölmüş, böylece istemeden Humbert'ın kalbine cinsel tutkunun zehirli okunu saplamış, zehir kalbe yerleşmiştir.  

 

Evet. Şairin "Dante gibi ortasındayız ömrün" dediği gibi, orta yaşlı bir adam, 12 yaşında, ergenliğe yeni yeni adım atan bir kıza aşık olmuş, ona karşı cinsel arzular beslemiş ve kızın saflığından faydalanıp onunla birlikte olmuştur.  Dokunulmaz olana müdahale eden, kutsal alana giren, bir genç kızın bedenini kendi şehvetine kurban eden Mr. Humbert'a nasıl yaklaşmalıyız? Bu soruya daha sonra cevap vermek üzere romana devam edelim.

 


İşte Lolita. Stanley Kubrick'în 1962 yapımı filminden


Lolita, hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi

1939 yılında kendisini bir taksi şoförüyle aldatan karısından boşanıp ölen akrabasının bazı işlerini takip etmek ve yeni bir hayat kurmak için, bıkkınlık ve Portekiz'de geçirdiği bir zatürreyle geçen bir kışın sonunda (nedense büyük roman kahramanları hep yakalarını bırakmayan bir hastalıkla cebelleşmektedir, hatırlarsanız Suç ve Ceza romanının kahramanı Raskolnikov da ikide bir sara nöbeti geçiriyordu) ayak bastığı Amerika'ya gelen Humbert'ı artık biraz tanıyoruz. "Okuyucum artık beni  iyiden iyiye tanıdığı için New York'ta Central  Park'ta koşuşan supericiklerini bir defacık görebilmek için (heyhat, hep uzaktan, hep uzaktan) nasıl tozlara topraklara belendiğimi, ateşimin nasıl yükseldiğini kestirebilir." New York'ta kaderin karşısına çıkarttığı kolay işe dört elle sarılan ve parfüm reklamları yazıp, yazılanları gözden geçiren Humbert'a, savaş sırasında kurulan üniversitelerden biri "Amerikalı Öğrenciler İçin Fransız Edebiyatı" adlı kitap yazması için teklifte bulunur. Birinci cildin çalışmaları birkaç yıl sürer, bu arada reklam işi için günde on beş saat süren bir tempoda çalışan Humbert, zatürrenin etkisinden kurtulamayıp bir yıldan fazla bir süre kaldığı hastaneyi boylar. Doktor dostlarından biri erkek kardeşinin Kanada'nın kuzey kutbuna yakın bölgelerine bir keşif gezisi düzenlediğini ve onun da "ruhi tepki gözlemcisi" olarak katılmasını teklif eder. Döndüğünde bir delilik nöbeti ("eğer biraz melankoliyle biraz iç sıkıntısına bu acımasız sıfatı yakıştırmaya içiniz elveriyorsa)" daha geçirir, fakat öğrendiği bir tedavi (ki bu ruhbilimcilerle gırgır geçmenin şifa verici sonsuz bir eğlence kaynağı olduğudur) onun tamamen iyileşmesini sağlar.

Taburcu olur olmaz New England'daki Ramsdale kasabasında uzaktan akrabaları Mc Coo'ların yanına kalmaya gider. "Bütün bir yaz boyunca biriktirdiğim bir bavul dolusu derli toplu çalışma notuyla uğraşmak, bazen de yakınlardaki göllerden birinde yüzmek amacındaydım".  Mc Coolar'ın evi yandığı için onları orada bulamaz. Bu arada Bay Mc Coo'nun karısının eski bir dul arkadaşı Charlotte Haze ona bir odasını kiraya vermeyi kabul eder. Charlotte Haze'in evine gittiğinde önce evi beğenmez Humbert, tabi "otuzunu yarılamış, pırıl pırıl parlayan bir alnı, yolunmuş kaşları, sade ama pek de sevimsiz sayılamayacak, Marline Dietrich'in başarısız kopyası  denebilecek yüz çizgileri, bulunan" bayan Charlotte'u da. Elindeki diğer ilanlara bakarak ve saygısızlık olmasın diye Bayan Charlotte'un telefon numarasını isteyerek (nezaketi görüyor musunuz?) tam gitmeye hazırlanırken bayan Charlotte'un ısrarları üzerine bahçeyi görmeye razı olan Mr. Humbert, hayatının dönüm noktası olan o muhteşem, o ölümsüz karşılaşmayı yaşar:

"yüreğimde deniz mavisi bir dalga kabarıverdi; işte orada, güneşten bir havuzun tam ortasındaki hasırın üzerinde, Rivieralı aşkım (Annabel'i kastediyor) yarı çıplak, dizlerinin üzerinde bir sağa bir sola dönerek kara güneş gözlüklerinin gerisinden beni süzüyordu.... Aynı çocuktu (buraya dikkat, zehir ortaya çıkıyor, psikolglar için çok iyi malzeme); aynı narin, balrengi omuzlar, aynı ipeksi, kıvrak sırt, aynı kestane rengi saçlı baş... Göğsünün çevresine bağladığı   puantiyeli mendil o ölümsüz günde okşadığım çocuk göğüslerini ihtiyar orangutan bakışlarından gizlese de, daima genç belleğimin bakışlarından saklayamıyordu.... Kızıl kayalıkların ardında gizlenilerek geçirilen o son, ölümsüz gün...  O günden bugüne geçirdiğim yirmibeş yıl bir anda yürek çarpıntılarıyla dolu bir doruk noktasına vardı, orada söndü, kayboldu gitti."

"O benim Lo'ydum" dedi bayan Haze.  "Bunlar da zambaklarım."  "Evet"  dedi Humbert, "Evet. Çok, çok, çok ama çok güzel...."


Mr. Humbert'ın "Çok, çok, çok ama çok güzel" dediği sahne. Adiran Lynne 1997 filminden


12 yaşında bir kız: Lolita. Beş yaşında babasını kaybetmiş, iki yaşında bir kardeşi ölmüş, dul annesiyle kendi evlerinde yaşıyor. Aşığı Humbert'ın tanımıyla, "Bir anı öbürüne uymayan, aksi, neşeli, kararsız, tay kıvrakılığındaki yaşıtlarının aşiftece endamıyla zarif... Tepeden tırnağa, saçını tutturduğu, çarşıdan alınma kara kurdeleyle firketelerinden pürüzsüz kalçasının aşağılarına, kalın beyaz çoraplarının bir iki milim üzerine düşen yaraya varıncaya kadar insanı bitirip tüketircesine arzu verici..." 

"Arzudan hasta düşmüştüm, elbiselerim bedenime dar geliyordu" dediği günler başlar Humbert için. Sırf Dolores Haze'i (Lolita'nın gerçek adı, Lolita ismini annesi takmıştır), görebilmek, ona elbisesinin üstünden bile olsa dokunabilmek için neler çektiğini Mr. Humbert'ın günlüklerinden okuyabilirsiniz.  Biz sadece bu günlüklerden kısa bir örnek sunmakla yetinelim:

"...elimde tombul bir gazete ve yeni pipomla daha L. (Lolita anlamında, günlüklerin gizli olduğunu unutmayalım) gelmeden avludaki sallanır koltuğa oturdum. Ne yazık ki annesiyle birlikte geldi, ikisinin de üzerlerinde pipom kadar yeni, siyah iki parçalı mayolar var. Sevgilim, canımın içi bir an için yanıma geldi, durdu-çizgi roman sayfasını istiyordu- tıpkı ötekisi, Rivieralım (Annabel'i kastediyer)gibi hatta daha yoğun, daha sert bir kokusu vardı....  Güzelim orada yüzükoyun uzanmış, gözlerimin ve bütün bütüne göz kesilmiş kanımın faltaşı gibi açılmış binbir başlı bakışlarımın önüne hafifçe kamburlaşmış kürek kemiklerini, omuriliğinin çukurluğu boyunca açan çiçekleri, siyah kumaşla örtülü gergin, dar kalçalarının yuvarlaklığını, okullu kız baldırlarının sahillerini sermişti...."

Bu kadar yeter değil mi? Sayısı yirmiyi bulan gün dökümleri boyunca Humbert'ın Lolita'ya duyduğu isteğin boyutlarını okumak mümkün;    

"Lolita. Hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi. Günahım, ruhum., Lo-Li-Ta.  Dilin ucu damaktan dişlere doğru, üç basamaklık bir yol alır, Üçüncüsünde gelir dişlere dayanır. Lo-Li-Ta." 

 


Humbert, Lolita ve annesi Charlotte beraber film izliyorlar. Kubrick -1962 filminden


Sapıklık mı? Tutku mu? Acziyet mi?

Cinsel tutkunun dünya çapında en iyi örneği sayılan Lolita romanının kahramanı Mr. Humbert bir cinsel sapık mıdır? "Günahkar rüyalarımın en suya sabuna dokunmayanı bile, ancak en gürbüz dehalı erkek yazarlarla en yetenekli iktidarsızların hayal edebileceği türden zina sahnelerinden binlerce keza daha akıllara durgunluk vericiydi"  diyebilecek kadar hasta ruhlu ama bunun yanı sıra "Kadınlarla cinsel sağlığın gerektirdikleri ölçüsünde giriştiğim ilişkilerde tavrım her zaman sağduyulu, her zaman alaycı, kısa ve kesindi. Lise öğrencisiyken Paris ve Londra'da hafif kadınlar her zaman işimi fazlasıyla görmüşlerdi." (Nabokov da Londra'da eğitim görmüş. Ne dersiniz?!) itirafını yapacak kadar da sağlıklı bir insanla karşı karşıyayız.  Kesin yargı vermek çok zor. Humbert cinsel sapık olsa, 12 yaşında bir kızla vakit geçireceğim diye bütün Amerika kıtasını yollarda gezmek gibi bir aptallığa katlanıp, sonunda hastalanarak hem Lolita'yı hem sağlığını kaybetmeyi niye göze alsın? O dönemde dahi olsa Lolita diye bir fuhuş sektörü vardır ve yeni ergen kızlar para karşılığı fuhuş yapmaktadır. Hatta küçük kızlarla evlilik zaten bir gelenek olarak yaşamaktadır. 1836'da 27 yaşındayken, henüz 13 yasindaki kuzeni (Virginia) ile evlenen Amerikalı ünlü şair Edar alan Poe'nun "Annabel Lee" şiiri kadar, şairi bu evliliğe iten nedenlerin de Lolita'yı yazan Nabokov'u etkilediği bilgisini dikkate alırsak işimiz kolaylaşır.

Humbert'a göre, 12 yaşındaki bir kızla cinsel ilişkiye girmek neden sapıklık olsun ki! Kahramanımız bakın kendini nasıl savunuyor? "1933'te İngiltere'de çıkarılan "Çocuk ve Ergenler" yasasında "kız çocuğu", "sekiz yaşın üstünde on dört yaşın altındaki kız" tanımı ile belirleniyor. (On dörtten on yediye kadar olan kız çocuklarından yasada "genç kız" olarak söz ediliyor!)" Burada bir anekdot aktarmak istiyorum. Balzac'ın "30 Yaşındaki Kadın" isimli bir romanı vardır. Bu roman yazılana kadar Fransa'da 30 yaşındaki kadınlara yaşlı gözüyle bakılırmış. Balzac'ın romanı bu düşüncenin kırılmasında büyük etkiye sahiptir. Bizde de durum pek farklı sayılmaz, biliyorsunuz. Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, Hayrünnisa Hanımla evlendiğinde Hayrünnisa Hanım on beş yaşındadır. Tarih 1980. O dönemde yirmi yaşını geçtiği halde evlenmemiş kıza evde kalmış muamelesi yapan bir toplumduk. Otuz yaşındaki bekar bir kızı sosyal anlamda hiçbir ön yargıya başvurmadan değerlendirmek için 2000'li yılları beklememiz gerekmiştir. Humbert'ın sorunu da işte tam budur. 12 yaşındaki bir kızla evlenme hayalleri kurabilmek ister ama bu, toplumun artık kaldırabileceği bir şey değildir.

 
Aşık humbert artık Lolita'nın esiridir. Kubrick filminden

Humbert Lolita'ya aşık olduğunda yıl 1939'dur.  Bir başka savunması da şöyle Humbet'ın: "Ergenlik çağından önce evlilik ve birlikte yaşama bazı Doğu Hint eyaletlerinde  hâlâ olağan sayılan bir görenektir. Hem, Dante Beatrice'sine 1274 yılında, baharın gülleri açarken, o daha takılarla, kızıl elbiselerle bezeli dokuz yaşında bir kız çocuğuyken özel bir davette görüp, vurulmamış mıdır! Ya Petrarka  Laura'ya deli gibi aşık olduğunda, Laura çiçek tozlarıyla, tozu toprağıyla rüzgarın önüne katılmış, ele avuca sığmaz bir çiçek, on iki yaşında sarı saçlı bir supericiği değil midir?" 

 

İki aşk arasında

Mr. Humbert, dul bayan Charlotte Haze'in evinde, Lolita'yla baş başa kalacağı anları  kollayadursun, bu arada ev sahibesi Charlotte, Humbert'a aşık olmuştur. Yedi yıl önce kocasını kaybeden Charlotte, bir insan olarak deli dolu, heyecanlı, neşeli, bir anne olarak da kendine özgü prensiplerinden taviz vermeyen disiplinli bir kadındır.  Yakışıklı kahramanımıza aşık olan Charlotte'un Humbert'la baş başa kalma ve bir aşk yuvası kurma gayretleri (ki sırf Humbert'la baş başa kalmak için 12 yaşındaki Lolita'yı Farlow'ların kızı Mona'ların evinde sabaha kadar sürecek bir partiye bile gönderir) kızı Lolita'nın bile dikkatini çekecek kadar belirgindir. O kadar ki bayan Charlotte'un yakın komşusu Mona'nın annesi Jean Farlow bile, avukat eşine rağmen Humbert'a gizli bir hayranlık duymakta, açıkça olmasa da bazen üstü kapalı, baş başa kalma imkanları olsa ne kadar renkli bir insan olduğunu fırsat buldukça dile getirmektedir.

 
Günler böyle geçerken Charlotte, kendisine ve Mr. Humbert'a ayak bağı olarak gördüğü kızı Lolita'yı Farlow'ların kızı Mona'yla birlikte yaz kampına göndermeye karar verir. Humbert yıkılır ama bir şey de yapamaz. O kara gün gelip Lolita annesiyle birlikte kampa gitmek için arabaya binerken Humbert'ın çektiği ızdırabı tahmin edemezsiniz. Bu arada bir sürpriz gerçekleşir. Lolita tam arabaya binmiştir ki, aniden kapıyı açar, eve doğru koşmaya başlar, merdivenleri koşarak çıkar ve... Gerisini Humbert anlatsın: "Ve işte kollarımdaydı, el değmemiş ağzı, esmer erkek çenelerimin vahşi baskısı altında eriyordu, tir tir titriyordu sevgilim! Saniye geçmedi ki paldır küldür merdivenleri indiğini duydum."  

  Pencereden çaresizce bakakaldığı, annesinin arabasına binip kampa giden Lolita'nın ardından yapabileceği tek şey vardır zavallı Humbert'ın: Lolita'nın odasına gitmek, elbiselerine sarılıp koklamak ve ağlamak. Tam bu anda hizmetçi kadın kendisine bir mektup getirir. Humbert, Lolita'ya ait olabilir zannıyla, şaşkınlıkla bakakaldığı mektupta Charlotte'un ilan-ı aşkını ve evlilik teklifini okur ve az önce yıkılan bütün umutları sinsi bir fikirle tekrar kanatlanır: Lolita'ya sahip olabilmek için Cahrlotte'la evlenmek.

İki aşk arasındadır Humbert. Kendisi Lolita isminde 12 yaşında bir kıza aşıktır,  kızın annesi Charlotte da kendisine. Bakın bu iki aşk arasında kalma, sevdiğinin peşinden giderken seni seveni dışlama hali hemen her insanın başına gelebilecek bir olaydır. Burada nirengi noktası;   gözü dönmüş bir şekilde sevgilinizin peşinden koşarken bir an, sadece bir an bile duraklayıp  sizi sevene yüzünüzü döndüğünüzde hayatınızın akışı bir anda değişebilir. Akılla gönül arasında bir tercih yapmak zorundasınız. Humbert gönlünden yana tercih koyar ve Lolita uğruna Charlotte'u görmezden gelir, hatta Lolita'ya sahip olmak için annesiyle sahtekarca evlenir. (Bakın insan ruhunun mükemmel bir açmazına tanık oluyoruz. İğrenç bulduğunuz bir kadınla sırf kızına daha yakın olabilmek için aynı yatağa giriyorsunuz.)   

Kısa ve sade bir düğün töreniyle başlayan ve yaklaşık 6 hafta süren evlilikleri boyunca Humbert, elinden geldiği kadar kocalık görevlerini geçiştirmeye çalışır, karısına ağrı kesici diye uyku hapları vermek de buna dahildir. İki ay sonra Lolita'sına tekrar kavuşmayı umarken Charlotte ona bir darbe daha indirir. Bir karar alır ve Lolita'yı kamp dönüşü dini eğitim veren bir okula yazdırmayı planlar. Humbert o kadar üzülür ve sinirlenir ki Charlotte'u öldürmeyi bile düşünür, hatta (gölde boğmak ya da kusursuz bir cinayet gibi) planlar yapar ama cesaret edemez: "kafamdaki çığlık giderek yok oldu ve şu üzücü gerçeği anladım: ne yarın ne Cuma ne başka bir gün ne de başka bir gece onu öldürmeyecektim." Vazgeçer öldürmekten, fakat bu sefer kaderin yardımı yetişir. Banyo yaparken kaza kurşunuyla karısını öldürme planları yapan Humbert, Charlotte'un küvette olmadığını anlar ve onu ararken bir de bakar ki, Charlotte onun sakladığı ve Lolita'yla ilgili hislerini yazdığı günlüğünü okuyor:

 
 
Dul Charlotte için Humbert saf bir umuttur. Gerçekten de saf bir sevgiyle sevmektedir. Kubrick filminden


"Haze adlı kadın... inek.. iğrenç anne... beyinsiz yaşlı cadı..."

Charlotte gerçekten Humbert'ı saf bir şekilde seviyordu. Evlenirken derdi sadece erkeksiz kalmamak, eğlenceli vakit geçirmek, kızına bir baba bulmak değildi.  Bunu nereden anlıyoruz? Humbert, yazdığı günlüklerle ilgili şöyle bir bilgi veriyor bize: "Günlüğümü mikroskobik bir yazıyla yazıyordum. Öyle ki bu defterde ne yazdığını ancak seven bir kadın anlayabilir." Ama Charlotte, işte bu seven kadın Humbert'ın kızına yakın olmak için kendisini kullandığını öğrenince şok geçirir. Gerisini tahmin edebilirsiniz. Hayır edemezsiniz. Herkes burada şiddetli ve hızlı bir boşanma beklerken Nabokov (her ne kadar "...yarattığım Humbert bir yabancı ve anarşisttir, su pericikleri bir yana, daha birçok konuda onunla aynı düşünceleri paylaşmıyorum.'' dese de) Humbert'a yardım ediyor. Bakın nasıl?

Charlotte günlükte Humbert'ın sadece kendisine ettiği hakaretleri değil, kızıyla ilgili cinsel isteklerini de okuduğundan,  Humbert'ı "Salak Haze artık senin oyuncağın olmayacak" diye bağırarak yanından kovar ve kendini odaya kapatır. Hemen iki mektup yazar, biri Lolita'yadır, diğeri kime tam belli değildir. Humbert belki bir içki sakinleşmesini sağlar düşüncesiyle aşağıda mutfakta bir kokteyl hazırlarken Charlotte o sinir kriziyle mektuplarla birlikte evden çıkar, yağmurlu bir havada şaşkın bir halde koşarak postaneye giderken birden önüne çıkan arabanın çarpması sonucu oracıkta ölür. Nabokov bir güzellik daha yapar Humbert'a ve küçük bir kız kazada Charlotte'un elinden düşen mektupları ihbar sonucu hemen olay yerine gelen Humbert'a verir. Doğrusu dört ayak üstüne düşmüştür Humbert.


Saf duygularla seven kadın Charlotte'un öldüğü sahne. Kubrick filminden.

Kucağına alıp okşayabilmek için her şeyini vermeye hazır olduğu Lolita'sına hem de resmi sıfatla sahip olan Humbert Humbert (ismi tam olarak böyledir), basit taziye ve yas döneminden sonra hemen Lolita'sına kavuşmak ve onu kamptan almak için yola çıkar.  Kampa vardığında sonradan adını sıkça duyacağı Charlie'yi görür. Bakın bu ayrıntıyı şunun için aktarıyorum: Yüzlerce kızın olduğu bir yaz kampında tek bir erkek vardır (kamp müdürü Bayan Sedgvick'in oğlu Charlie) ve Humbert, onu görüp kampta yaşadığını öğrenince Lolita'ya yaklaştı mı acaba diye merak eder, bu imkana sahip olduğu için onu çok kıskanır ve morali bozulur. Bu iki anlama da gelebilir: Ya Humbert, herkesten ve her şeyden kıskanacak güçlü bir sevgiyle Lolita'ya bağlıdır ya da Humbert "iffetin zerresine bile rastlamadım" dediği Lolita'nın Charlie'yle bir şeyler kırıştıracağından korkmaktadır. Kaderin cilvesine bakın ki hem Humbert, güçlü bir sevgiyle Lolita'ya bağlıdır, hem de Lolita Charlie'yle epey bir şeyler yaşamıştır.

 



Masum Lolita uyurken Humbert endişelidir. Kubrick filminden



Ben ilk sevgilisi bile değildim

20. yüzyılda, 1940'lı yıllarda yaşayan Amerikalı bir erkek için (ve dönemin şartlarını, 2. dünya savaşını, henüz gelenekten tam anlamıyla uzaklaşmamış ve cinsel özgürlük gibi dertleri yeni yeni filizlenmeye başlayan Amerika'yı düşündüğümüzde) bir yandan en iğrenç, en çileli, en stresli, en sinir bozucu; diğer taraftan en zevkli, en haz verici, en heyecanlı maceralardan biridir yaşlı Mr. Humbert ile 12 yaşındaki Lolita'nın bir yıl boyunca gündüzleri arabada, geceleri otellerde geçen yolculukları. Humbert, her şeyi önceden planlamış, Briceland'de Sihirli Avcılar Oteli'nde yer ayırtmış, Lolita'yı da alıp, "annen hasta, Lepingsville hastanesine kaldırıldı, yarın onu görmeye gideceğiz." diye kandırarak hayatının en büyük zevkini yaşamaya doğru yola çıkmıştır. Gaza basarken yaşadığı hazzı kimseler anlayamaz herhalde.

Briceland'de Sihirli Avcılar Oteli'nde, Lolita'yı yatırıp, üstüne kapıyı kilitleyip aşağıya inen ve birazdan odaya çıkıp o eşsiz, o inanılmaz güzellikle baş başa ilk defa bir gece geçireceğini ve aylardır peşinde koştuğu o ten temasını gerçekleştireceğini hayal eden Humbert, yıllar sonra o geceyle ilgili müthiş bir itirafta bulunur: "Jürinin saygıdeğer hanımefendileri, eğer duyduğum mutluluk dile gelse, o otel kulakları sağır eden kükremelerle dolardı. Tek pişman olduğum şey; o malum gece, 342 no'lu odanın anahtarını hemen resepsiyona bırakıp o kasabadan, o ülkeden ve gezegenden çekip gitmemiş olmamdır."  Odaya dönen ve tüm isteklerine, artık önüne geçilemez raddeye gelmiş cinsel arzularına rağmen gece boyunca, heyecandan tırnaklarını yiye yiye kendini yiyip bitiren ama yine de cesaret edip ilk adımı atamayan liseli bir delikanlı gibi Lolita'ya ilişmeye cesaret edemeyen Humbert'a istediğini sabaha doğru uyanan Lolita kendisi verir ve ona hayatının en zevkli dakikalarını yaşatır. "Jüri üyesi saygıdeğer, soğuk bayanlar! Size garip bir şey söyleyeyim mi, beni baştan çıkaran o oldu."  Her halükarda iki tarafın da yaşarken dayanılmaz bir zevk ve hafiflik hissettiği bir şeyler yaşanmıştı. Bu olaydan sonra yola çıktıklarında Lolita ilk defa nasıl kirletildiğini, geçen yıl sınıf arkadaşı Elizabeth Talbot'la gittiği izci kampında neler yaptıklarını, bu yılki yaz kampında Charlie ile yaşadıklarını teker teker anlatır. Humbert jüriye kendini savunurken "Ben onun ilk sevgilisi bile değildim" diye bunun için söylüyor. Bu onun için ne korkunç bir gerçektir, biz bilemeyiz tabi...

Lolita o gün annesinin öldüğünü öğrenir. "O artık, yetim, öksüz, çaresiz, gidecek yeri olmayan bir kızdır." Lolita'nın romandaki konumunu özetleyen tanım işte budur: "Lolita, gidecek yeri olmayan bir kızdır. Başına gelen her türlü bela da bir anlamda bu kimsesizliğin ve gidecek yeri olmamanın ürünüdür, diyebiliriz.

Birkaç günlük bir yas döneminin ardından macera devam eder; bol afişli ucuz oteller, bazen karlı ve soğuk, bazen yağmurlu ve romantik, bazen güneşli ve cazip yollar, ilginç karşılaşmalar, kırmızı bir araba tarafından sürekli takip edilmeler, gergin dakikalar, düşünceli saatler, Humbert, Lolita ve Quilty arasındaki aşk üçgeni... Lolita'ya deli gibi aşık olan ve kızların on iki yaşında evlenmelerine müsaade eden Roma hukuku maddesinin, Birleşik Devletler'in bazı eyaletlerinde üstü örtülü biçimde uygulanmasına sevinen ve evlenme hayalleri kuran çaresiz aşık Humbert, (sapık mı demeliydim yoksa? Çünkü Humbert, Lolita'yla evlenip ileride küçük bir Lolita daha yaparak, onunla ilgilenmeyi, o zamanlar geldiğinde hâlâ yaşlanmamış olacağını hayal eden birisidir).... Buna mukabil Quilty'ye aşık olan ama şimdilik gidecek yeri olmadığı için Humbert'la birlikte yaşamak zorunda kalan ve Quilty'ye kaçıp Humbert'tan kurtulacağı günü bekleyen ve Amerika'yı bir uçtan diğer uca gezdikleri yolculuk boyunca Quilty ile sürekli irtibat kurarak (hatta bir seferinde kaldıkları otelde Humbert'ın şehre, alışverişe gitmesini fırsat bilerek Quilty ile ilişkiye girecek kadar ileriye giden) olaylara yön veren ve Humbert'ı tazeliği, çekiciliği ve güzelliğiyle parmağında çeviren kurnaz, zeki, ahlaksız Lolita... ve bu olaylar vuku bulmadan bir yıl önce annesinin yaşadığı Ramsdale'de Büyük Kitap Birliği'nde bir konuşma yapmış, o gün Charlotte'la muhtemelen iyi vakitler geçirmiş ve Lolita'yı orada görüp bir daha unutamamış olan ve bugün Sihirli Avcılar Oteli'nde üvey babasıyla karşılaşınca Lolita'yı Humbert'ın elinden almak ve grup seks partilerinde yapılan çekimlerde oynatmak için müthiş bir plan hazırlayan (ki bu plan bir yıldız olma hayalleri kuran Lolita'yı Hollywood'da bir iş ayarlamak vaadiyle kandırmaktır), bu emeline ulaşmak için kızın kendisine duyduğu aşkı kullanan ve her türlü oyuna başvuran, 52 tane başarılı senaryosu bulunan tiyatro yazarı ve porno film yapımcısı Quilty... Yeri gelmişken Quilty'yi biraz daha tanıyalım:


Quilty ve Humbert'ın Sihirli Avcılar Oteli'ndeki karşılaşmaları - Kubrick filminden

Quilty, Clare. Amerikalı tiyatro yazarı. 1911'de New Jersey'de Ocean City'de doğdu. Öğrenimini Colombia Üniversitesi'nde yaptı. Ticaretle uğraştı, daha sonra oyunlar yazmaya başladı. "Küçük Superisi" (belki de Humbert  "supericiği" yakıştırmasını buradan almıştır, çünkü Lolita'yı yıllar sonra anlatmaktadır ve "Superisi" tanımından haberdardır) "Şimşekten Hoşlanan Kadın"  (Vivian Darkbloom'la birlikte), "Karanlık Çağ", "Garip Mantar",  "Seni Baban Gibi Sevdim",  vb. oyunların yazarıdır. Çocuklar için yazdığı oyunlar önemlidir. 1940 tarihli "Küçük Superisi" New York'ta sahneye konmadan önce taşrada 14.000 mil yol katederek tam 285 defa tekrarlanmıştır. Yarış arabaları, fotoğrafçılık ve yavru hayvanlar uğraşıları arasındadır.



Çasresiz Humbert evli Lolita'yı o haliyle bile geri çağırır. Kubrick filminden

Aylar süren gezip tozmalar sonrasında nihayet Lolita'nın hastalığı nedeniyle Elphinstone'da verilen mola, hastaneye yatırılan Lolita, bu arada kendisini iyi hissetmediği için evde dinlenmeye çekilen Humbert, kurnaz Quilty'nin "amcasıyım" diyerek Lolita'yı Humbert'tan habersiz hastaneden çıkarıp gözden kayboluşu... Quilty Lolita'yı kaçırmakla kalmaz, kaçırdığı gece, hasta yatağında tir tir titreyerek uyumaya çalışan Humbert'ı arar ve onunla bir güzel dalgasını geçer. (Zavallı Profesör Humbert!) Bu konuşmada Quilty, Humbert'a bir oyun oynar. Kendini kasabada yaşayan birisi olarak tanıtır. Tabi zavallı kahramanımız konuştuğu kişinin otel terasında karşılaştığı, yolda kendisini takip eden, Breadsley Lisesi psikoloğu olarak evine gelip Lolita hakkında onunla konuşan, Lolita'nın yol boyunca çizdiği istikametlerin asıl fikir sahibi olan Quilty olduğunun farkında değildir. Hasılı Humbert, bu maceranın başından sonuna kadar karşısına değişik mekanlarda, değişik kılıklarda karşısına çıkan (Sihirli Avcılar Oteli'nde bir polis, Beardsley Lisesi'nde bir psikolog vb) ve hep onu gözetim altında tutan kişinin aynı kişi, (Quilty) olduğunu hiçbir zaman bilemeyecektir. Ta ki romanın sonuna kadar. "Sayın Profesör Humbert, zor ve uzun seyahatler boyunca bir psikiyatra gitmeyi düşündünüz mü? Siz dosyalarımızda kayıtlısınız. Dosyalarımızda beyaz, dul bir erkek olarak kayıtlısınız.  (Nabokov ne yapmak istiyor dersiniz?) Araştırmalarımıza katkıda bulunmak için, eğer varsa son zamanlardaki seks yaşamınız hakkında bir rapor verebilir misiniz?"  (Muhtemelen Lolita olan biten her şeyi, Humbert'la geçirdiği geceleri bir bir Quilty'ye anlatmıştır ve Quilty de, Lolita'yı kaçırmanın verdiği hazla ve Lolita'nın da istek ve desteğiyle Humbert'ın sinir sistemini dağıtacak bir oyun oynamıştır.) Sinirlenen ve şüphelenen Humbert telefonu adamın yüzüne kapatır ve hastaneye koşar, ne ki Lolita gerçekten amcası olarak kendini tanıtan biri tarafından götürülmüştür. Çılgına dönen Profesör Humbert, doktor ve hemşirelerle kavga eder ama deli diye yatırılma ve yakınlardan geçen bir polis ihtimalini düşününce kavgadan vazgeçer ve özür dileyerek hastaneden çıkar.

Aylarca süren Humbert'in çaresiz aramaları, gittiği her otele, gezdiği her kasabaya yeniden bakışı, kayıt defterlerinde hep aynı imzayı taşıyan ve maceranın başından beri onları takip eden ama Humbert'ın bilmediği Quilty'nin esrarengiz ayak izleri....

"Gene ağlamaya başlamıştım, boş yere yaşanmış bir geçmişin sarhoşuydum."


"Bir canavarım ben ama seni sevdim"

"Çocukluğu elinden alınmış, yetim kalmış, sığınacak bir yeri olmayan, incinmiş, yapayalnız bir kız" Lolita. Kendine bir yol çizdi ve aşık olduğu Amerikalı ünlü tiyatro yazarı Clare Quilty ile kaçtı. Quilty bir süre sonra Lolita'yı başka erkekler ve bayanlarla grup seks yapmaya zorlayınca Lolita karşı çıktı ve Quilty Lolita'yı kapı dışarı etti. Lolita'nın akibeti ne oldu, az sonra göreceğiz ama önce Mr. Humbert'a  bakalım:

"Lolita'yı yitirmenin sarsıntısı beni küçük kızlara olan tutkumdan kurtardı demem, okuyucumun da buna inanması için benim namussuzun biri, onun da budala olması gerekir. Ona olan aşkım ne kılığa bürünürse bürünsün, Allahın belası huylarım değişmiyordu."  Rita isimli genç bir bayanla bir süre ilişki yaşayıp biraz sakinleşse de dayanamayıp kendi yalnızlığına çekilen Humbert'a üç yıl sonra bir mektup gelir Lolita'dan. Evlenmiş ve çocuk bekliyordur Lolita. Üvey babası Humbert'tan para yardımı istemektedir. Geçirdiği bunalımları, defalarca kurşun sıktığı Lolita'nın elbiseleri, neden ve kim için aldatıldığına duyduğu merakla mektuptaki adrese giden Humbert karşısında Dick adında bir gençle evli ve hamile bir Lolita bulur.  Israrla kiminle kaçtığını sorar ve öğrenir: Clare Quilty. Lolita başından geçenleri anlatır ve karnındaki çocuğu gösterir. İstediği parayı vereceğini söyleyerek ona son bir kez daha yalvarır Humbert: "Dışarıdaki külüstür arabaya sadece yirmi beş adım var. Bu yirmi beş adımı at ve benimle sonsuza kadar birlikte ol." Lolita kabul etmez. Hatta aynen şöyle söyler: "Sana dönmektense Quilty'ye dönmeyi tercih ederim." Humbert o an Lolita'nın bakışında, sesinde, duruşunda Lolita'ya verdikleri zarar açısından Quilty ile arasındaki farkla ilgili bir gerçeği kavrar: "Quilty duygularımla oynadı, sen ise hayatımı mahvettin."

Ağlamaya başlayan Humbert'a Lolita'nın söylediği şu söz roman açısından oldukça önemlidir: "Sana çok yalan söylediğim için üzgünüm. Ama galiba işler böyle yürüyor."

Lolita'nın istediği parayı fazlasıyla veren Prof. Humbert onun önünde hüngür hüngür ağlar ve hızlıca kapıdan çıkıp gider....

 

 

Lolita ne kadar masum?

 
İki Lolita: Sue Lyon (1962-Kubrick) ve Dominique Swain (Lyne-1997) 

Mr. Humbert'ın sonuçta sıradan ve sayısız benzeri olan bir kıza karşı beslediği duyguları nasıl izah etmeli? Zira kahramanımız itirafının bir yerinde, "Deli gibi sahip olduğum o değil, benim kendi yarattığım düş varlığı bir Lolita'ydı- belki Lolita'dan daha gerçek... iradesi ve bilinci olmayan biri- tabi kendine ait bir hayatı da yoktu." diyor.  Lolita ismini (tabi yazarıyla birlikte) internete arayınca karşınıza kitap olarak çıkan "Tahran'da Lolita Okumak" eserinin yazarı Azer Nefisi, romanla ilgili şöyle bir yorumda bulunuyor: "Bu, gidecek yeri olmayan on iki yaşında bir kızın öyküsüdür. Humbert, onu düşlerine, ölmüş aşkına dönüştürmeye çalışmış ve onu mahvetmiştir. Lolita'nın öyküsünün acımasız gerçeği, rezil, yaşlı bir adamın on iki yaşındaki bir kızın ırzına geçmesi değil, bir insanın bir başkasının yaşamına el koymasıdır.  Humbert Lolita'yı bir girdap gibi içine çekmeseydi ne olurdu, bilmiyoruz. Oysa roman, eserin tümü, umut dolu hatta güzeldir ve yalnızca güzelliği değil, yaşamı Yasi gibi Lolita'nın da mahrum bırakıldığı, sıradan, günlük yaşamı savunur."  Burada duralım, çünkü Profesör Azer Nefisi'den daha iyi bir yorum beklerdik. Sayın Nefisi, sadece Kieslowski'nin filmlerini (özellikle Veronika'nın Çifte Yaşamı'nı) izlese bile, hiç kimsenin bu dünyadaki hayatını sadece kendi iradesiyle belirleyecek kadar özgür olamadığını, bir insanın hayatında tanıdığı, tanımadığı birçok insanın müdahalesinin bulunduğuna dair bir kanaat sahibi olabilirdi diye düşünüyorum. Hangimiz hiç kimse yaşamımıza müdahale etmeden hayatımızı idame ettirebiliyoruz ki!...



Sayın Nefisi İran'da sistemin kızlara yaptığı baskıyı (sanki Sayın Nefisi'nin yaşadığı Amerika, halkına karşı çok dürüst ve saygılıymış gibi) anlatabilmek için Lolita benzetmesini kullanıyor ama bu yorumda birçok hata var:  Birincisi Lolita gidecek yeri olmayan bir kızdır ama bu biraz da kendi tercihidir. Örneğin Clare Quilty'ye aşıktır, ona kaçabilmek için Humbert'a inanılmaz oyunlar oynamış, her istediğini yaptırmış, sonunda adamı yüz üstü bırakıp aşığına kaçmıştır. İkincisi Lolita 12 yaşındadır ama bu yaşına rağmen hiç de saf değildir. Daha doğrusu Lolita'yı 12 yaşında herhangi bir kız gibi ele alamayız. Bunun nedenlerini aşağıda anlatacağım. Humbert'tan önce başkalarıyla cinsel ilişkiye girmiş, gittiği yaz kampında Charlie adındaki delikanlı ile defalarca birlikte olmuş, fantezi oyunları bile oynamıştır. Hatta Humbert'ın hiç yapmadığı, hiç bilmediği (gerçi Humbert, kasıtlı olarak bilmiyormuş, yapmamış gibi yapıyordu) cinsel oyunlar göstermiştir ona. Bunu yapan 12 yaşında bir kızdır.  Bu yüzden adı Lolita'dır. Zaten Lolita genel olarak yarı çocuk, yarı ergen, yaşına göre fazla gelişmiş, bir tür fiziksel dengesizliği gösteren kızlar için kullanılan bir kavramdır.

 

Mr. Humbert, içinde kalanı, unutamadığını, 14 yaşında Annabel ile yapamadıklarını Lolita ile yapmak istemiş, kendi egosu için küçük bir kızın geleceği ile oynamıştır.

Peki Lolita? Daha 12 yaşında her türlü cinsel deneyimi yaşamış, ünlü bir tiyatro yazarına aşık ve ona kendini teslim etmeye hazır psikolojisiyle Humbert'ın hayatına giren bu kız, bir üniversite hocasını peşinden sürükleyerek hayatını mahvetmiş, cinayet işlemesine neden olacak kadar sinir sistemini yıpratmış değil midir? Ya da şöyle soralım: Humbert Lolita'nın hayatına girmeseydi Lolita ne olacaktı? Romanın kurgusundan yola çıkarsak şöyle bir tahminde bulunabiliriz: Lolita bir yolunu bulup (şimdi veya sonra) aşık olduğu Clare Quilty'ye kaçacak ve onun grup seks partilerinde figüran olmaya razı olmakla sokağa atılmak arasında tercih yapmak zorunda kalacaktı. Tersini düşünelim; Lolita Humbert'ın hayatına girmeseydi Humbert ne olurdu? İşte burada Humbert kendine başka bir Lolita bulur, peşinden gider, aynı rezil şeyleri yapar, sonunda ya cinayet işler ya da intihar ederdi diyemiyorum. Evet, Humbert'ın küçük kızlara karşı bir zadı vardır ama Lolita başka. Bir fark var burada. Humbert Lolita ile kaybettiği aşkını (Annabel'i) yeniden bulmuştur.  "Aynı çocuktu aynı narin, balrengi omuzlar, aynı ipeksi, kıvrak sırt, aynı kestane rengi saçlı baş..." ifadelerini bu yüzden kullanıyor. Humbert istemese de Lolita'ya aşık olacaktır çünkü Lolita Humbert'ın kaybettiği Annabel'in 20 yıl sonra tekrar karşısına çıkan, yeniden dirilmiş halidir. Kalbin böyle bir yeniden dirilişine, bir yerlerde gizlemeye, üstünü örtmeye çalıştığınız hatıraların yeniden hayat bularak yarattığı heyecana, böyle bir acıya hangimiz karşı koyabiliriz? Bunu iyi düşünmek ve dürüst olmak lazım.  Burada sorun Lolita ya da küçük bir kız değildir. Ayrıca Humbert, belki de kendini savunmanın verdiği heyecanla bir itirafta daha bulunuyor: "Size çok tuhaf bir şey söyleyeceğim: beni baştan çıkaran oydu... modern karma eğitimin, ergenlik çağına özgü ahlak düzeyinin, özgür yaşamın vesairenin tümüyle ve umutsuzca baştan çıkardığı bu güzel ama kötü yetişmiş genç kızda iffet denen şeyin izine bile rastlamadım."

 

Romanın sonunda, çaresiz Humbert Lolita'yı kaybetmeye dayanamaz, ağlayarak evden ayrılır, onu kendisinden çalan Quilty'i bulur, öldürür ve polise teslim olur.

 

"Seni sevdim. Beş kollu bir canavarım ben, ama seni sevdim. Aşağılıktım, kabaydım, alçaktım, her şeydim, ama seni sevmiştim, seni sevmiştim! Hem zaman zaman senin bana olan duygularını da farketmiş, fark etmiş de cehennem acıları içinde kıvranmıştım, küçüğüm benim. Lolita'm, kızım,  gözüpek Dolly Schiller'im!"

 

- Humbert Humbert, 16.11.1950 yılında yargılanmayı beklerken damar tıkanıklığından öldü.

- Lolita  1950'de Noel günü çocuk doğururken öldü.

 

Nabokov Ve Lolita Filmleri

Dostoyevski Suç ve Ceza Romanını ve Raskolnikov tiplemesini okuduğu bir gazete haberinden esinlenerek oluşturmuş. Aynı şekilde Nabokov'un da Lolita romanını 12 yaşındaki bir kızın yaşlı bir adamla cinsel ilişkiye girmeye zorlandığına dair gazete haberinden yola çıkarak yazdığına dair rivayetler var. Garip ama galiba Lolita'nın da dediği gibi, "bu işler böyle yürüyor." Büyük eserler küçük ayrıntılardan çıkıyor. ''Lolita'' 2005 yılında 50 yaşına girdi ve kitap, Time dergisinin 1923-2005 arasında yazılmış en iyi 100 roman listesine girdi. Yazar Lolita'ya yazdığı sonsözde, kitabının taslağını birkaç kez yok etmeyi düşündüğünü, ama sonra vazgeçtiğini söylüyor. Düşünsenize "Lolita"sız bir 20. yüzyıl edebiyatı!...  

 

Gelelim yazarımıza.

Zengin, aristokrat bir ailenin çocuğu olan (hiç şaşırmadım) Rus asıllı Amerikalı yazar

Vladimir Nabokov 1899'da St. Petersburg'da doğuyor. Babası Vladimir Dmitrievich Nabokov, iyi tanınan ve saygı duyulan liberal bir politikacı, annesi Elena Ivanovna sanatsal kalıtımlar taşıyan asil ve varlıklı bir Rus.  John Hamilton "kuşbakışı bir yaşam/vladimir nabokov" adlı yazısında şöyle diyor:  Vladimir Nabokov´un sıkı çalışma etiğini ve kelebek sevgisini babasından, yaratıcı duyarlılığını ve doğal ruhanîliğini annesinden aldığı söylenebilir."  Beş kardeşin en büyüğü olan Nabokov, çocukluğunu St. Petersburg´un yaklaşık 50 mil güneyindeki ailesine ait Vyra kasabasında geçirir. 

Kendini "üç dil bilen ve geniş bir kütüphaneye sahip, tamamen normal bir çocuk" olarak tanımlayan Nabokov'un ailesi Bolşevikler iktidara geldiğinde Rusya'dan ayrılarak önce Londra, sonra Berlin'e gider.  Öğreminini Cambridge, Trinity College'de tamamlayan Nabokov, 1923 ile 1940 arasında anadilinde romanlar, hikâyeler, oyunlar, şiirler yazar ve kuşağının seçkin Rus göçmen yazarlarından biri olarak ün kazanır. 1940 yılında karısı ve oğluyla ABD'ye göç eden yazarımız 1941'den 1948'e kadar Wellesley College'de dersler verir. 1955'te yayımlanan Lolita'nın dünya çapındaki başarısından sonra, 1959'da Cornell Üniversitesi Rus edebiyatı profesörlüğünden emekli olarak İsviçre'ye yerleşir. İlk romanı olan "Sebastian Knight'ın Gerçek Hayatı" 1941'de yayımlanır ve bu dili şaşırtıcı bir yaratıcılıkla kullanarak eserlerini İngiliz dilinde yazmaya devam eder. Lolita'nın kazandığı başarıdan sonra gelen maddi rahatlıkla Montreux'deki Palace Hotel'e çekilen Nabokov, 1977'de İsviçre'nin Montreux kentinde bir dünya klasiği bırakarak dünyamızdan ayrılır.

 

 

Nabokov Rus Bile Değildi

Türkiye'de Rusya üzerine en kapsamlı kitaplardan birini yazan Alev Alatlı'nın "Gogol'ün İzinde - Aydınlanma Değil Merhamet" kitabına başvuruyoruz ve bakın karşımıza neler çıkıyor?

"Nabokov, Rusça'yı en iyi kullanan yazar olarak ün yapmıştı ama bana göre Rus bile değildi. Vladimir Dimitrieviç Nabokov  isimli bir aristokratın St. Petersburg doğumlu, ülkesinin okullarında okumamış, evde İngiliz ve Fransız hocalar tarafından özel yetiştirilmiş oğlu. 1917 devriminden sonra Sivastopol üzerinden İstanbul tarikiyle Londra'ya geçiyorlar. Nabokov, Cambridge Üniversitesi'nin meşhur Trinity College'inde Ruşça ve Fransızca okuyor: 1919. 1920'de Berlin'e taşınıyorlar. Baba Nabokov orada Ruşça bir gazete çıkartıyor, gazetede de oğlunun ilk denemeleri ve çevirileri. Adamın Milyukav isimli bir politikacıya yapılan suikast sırasında kazara ölümünden sonra oğul Nabokov, Tanrı sözcüğünü lugatinden çıkarttı diyor eleştirmenler."

"Eleştirmenlerden birisi Maurice Couturier, Nabokov uzmanı olarak tanınıyor. Nabokov hakkında üç tane kitabı var, Nice Üniversitesi'nde İngiliz ve Amerikan Edebiyatı Profesörü. "Lolita bu yüzyılın belki de en sinir bozucu romanlarından birisi" diyor. "Su perisi dediği, on iki yaşında bir kız çocuğuna çılgınca aşık olan ve onunla iki yıl cinsel ilişkide bulunan orta yaşlı bir adamın daha baştan ahlak dışı hikayesi. Kız daha sonra kendisinden de sapık bir başka adama kaçtığında rakibinin peşine düşüyor, kim olduğunu buluyor ve onu öldürüyor. Lolita sonunda sıradan bir adamla evleniyor, Alaska'ya taşınıyor ve doğum yaptığı sırada ölüyor. Bu romanı özellikle sinir bozucu kılan, Humbert'ın cinsel sapıklığının hayli şiirsel bir kılığa bürünmüş olması ve hikayeyi nakleden yetenekli sapığın kitabın başından sonuna kadar ERDEM savunuculuğuna soyunmuş olmasıdır."  

 

 

Nabokov'u Nabokov Yapan Kadın

Vera Nabokov. 1925'te Nabokov'la Berlin'de evlenmiş. Hitler'in güçlenmeye başlamasıyla birlikte Fransa'ya, oradan da, Amerika'ya geçmişler.  Rusça'dan başka Fransızca ve İngilizce'yi ana dili gibi konuşan Vera, çeviri yapıyor. Yine de en büyük uğraşı, kocasının kitaplarını daktilo ve redakte emek. Nabokov hasta olduğunda, onun yerine üniversitedeki derslerine giriyor, hatta Nabokov dağınık bir adam olduğu için onun vereceği dersleri de kendisi hazırlıyor. Yayınevleriyle ve basınla ilişkileri ayarlayan da o, kocasının ölümünden sonra da devam ediyor. 1961'de Milano'da opera tahsil etmeye giden oğulları Dimitri'ye yakın olabilmek için karı koca İsviçre'ye taşınıyorlar. Vera, ölümünden bir yıl öncesine kadar da İsviçre'de Montrö sarayı denilen otelde yaşamış.

Bütün bu özelliklerinin yanı sıra Vera Nabokov'un bir Rus Yahudisi olması da Alatlı'yı tedirgin eden bir diğer nokta.

 

 

Acıklı ve dokunaklı bir aşk öyküsü: Lolita (1962)

 

Stanley Kubrick'in 1962 yapımı Lolita filminin giriş jeneriğinden

1955'te yazılan ve 1962'de Stanley Kubrick tarafından filme çekilmesiyle dünya çapındaki ününe ün katan Lolita, 1997 yılında Adrian Lyne tarafından yeniden sinemaya uyarlandı.


Önce bir soruya cevap arayalım. Kubrick Lolita'yı niye çekti? Gerçi Kubrick sinemasını tanıyanlar için bu soru aptalca gelebilir ama yine de aktaralım. "Lolita'yı filme çekmenizde sizi etkileyen husus neydi?" sorusuna Kubrick şöyle bir cevap veriyor: "Kitabı okuduğum zaman, onun sergilediği hayat anlayışı ve gerçekçiliği beni çok etkiledi ve durumun dramatik yapısı bana ilginç geldi. Çeşitli film yazarlarının pornografi iddiaları ve öyle düşünen insanlar beni hep eğlendirmiştir. Ayrıca Lolita'nın çok acıklı ve dokunaklı bir aşk öyküsü olduğunu düşündüm. Yanılmıyorsam, Lionel Trilling bu kitap hakkında yayınladığı bir yazısında, onun ilk büyük çağdaş aşk öyküsü olduğunu belirtmişti. Trilling, geçmişin büyük aşk öykülerinde sevgililerin aşkları yüzünden ve aşklarının aracılığıyla kendilerini toplumdan kesinlikle soyutladıklarını ve çevrelerindeki insanlarda şok yarattıklarını yazmıştı. Ve 20. yüzyılda ahlak kavramları ve ruhsal değerler hiçe sayıldığı için ''Lolita''yazılıncaya kadar hiç bir aşk öyküsünde böyle bir duruma rastlanmadı."

Lolita ismi bütün dünyada Nabokov'dan daha ön planda yer alır. Bunun nedenlerinden birisi de Kubrick'in romanı başarıyla filme uyarlamasıdır, diyebiliriz.

Kubrick'in filmi her yönüyle hem ilk olmasının, hem romanın yazarı Nabokov'un da senaryoya yardımıyla daha kaliteli bir film. Nabokov bu durumu şöyle açıklıyor: "Ben yazmasam, senaryoyu bir başkasının yazacağını biliyordum. Böyle durumlarda sonunda ürünün yorumların çarpışmasından çok bir harmanlamaya dönüştüğünü de biliyordum." Kim ne derse dersin, Kubrick'in 1962'de yaptığını 1997'de Lyne başaramıyor. Ki düşünün ki, "Gözleri Tamamen Kapalı" filminin yönetmeni olan Kubrick, 1962'de bu filmi yaptığında muhafazakar çevrelerin baskısıyla karşılaşmış, filmde merkeze oturtulan sübyan kızı erotik bir nesne konumuna indirgediği için ağır eleştiriler almış, istediğini tam olarak başaramamıştır.  Buna rağmen 1997 yapımı Lolita'ya her yönüyle fark atmaktadır. Hem Humbert'ı oynayan James Mason, hem Lolita'yı oynayan Sue Lyon, hem Charlotte'u oynayan Shelly Winters, hem de Quilty'yi canlandıran ünlü Peter Sellers, adeta roller için romandan çıkıp gelmiş gibi duruyor, harikulade oyunculuk sergiliyor ve romanı sadece bir erotik film olarak seyretmemizin de önüne geçiyorlar. Kubrick'in dehasıyla daha filmin girişinde Lolita'nın ayaklarına pedikür yapan bir erkek eli görüntüsü ile karşılaşırsınız. (Bu sahne Adrian Lyne'in filminde yoktur. Orada Lolita ayaklarına pedikür yaparken Humbert bir yandan elindeki mektup zarfını açarken diğer yandan büyük bir zevkle onu seyretmektedir.) Gerçi olaya bakış açınıza göre değişir ama ben bunu küçük bir kızın ayaklarına pedikür yapacak kadar onun kölesi olmuş zavallı bir erkek olarak algıladım. Kubrick böyle yaparak, romanı birinci bölümde zavallı Lolita-sapık Humbert, ikinci bölümde zavallı Humbert, kurnaz Lolita yorumlarından çok farklı şekilde algıladığını özellikle konunun psikolojik derinliğine vurgularıyla açıkça göstermiş oluyor.

Ronald Bergman The Guardian'da çıkan "Cennet, Cehennem ve Stanley Kubrick" yazısında Kubrick'in Lolita'sı ile ilgili şöyle bir yorumda bulunuyor: "Nabokov'un küçük güzel kızı gençlik çağına getirilerek sinema izleyicisi için makul kılındı; böylece Humbert Humbert'in "sapık tutku"su kabul edilebilir olmuştu. Bu değişiklik ve romandaki Amerikan arka planının yok edilişi -film İngiltere'de çekilmişti-James Mason ve Peter Sellers'ın mükemmel bir oyunculuk gösterdiği bu acı komediyi aslından uzaklaştırmıyordu."

 

Çirkin Masumiyet: Lolita (1997)


Adrian Lyne'in 1997 yapımı Lolita filminde Jeremy Irons bekleneni veremiyor.

Adirtan Lyne'in yönettiği 1997 yapımı filmde Frank Langella, Jeremy Irons, Dominique Swain, Melanie Griffith, Suzanne Shepherd rolleri paylaşıyorlar. "Sadakatsiz, Ahlaksız Teklif, Dehşetin Nefesi, Öldüren Cazibe, 9,5 Hafta"  filmlerinin unutulmaz yönetmeni Adrian Lyne'den beklenmeyen bir film çıkmış ortaya. İnanın hem romanı okuyan, hem Kubrick'in filmini izleyen birisi olarak, hiçbir yönden filmin başarıya ulaşamadığını söylemek zorundayım. "Oyunculara şunu yapacaksın denmiş, oyuncular film icabı yapmış"  psikolojisinden bir türlü kurtulamadığınız, içine giremediğiniz bu filmde, Lolita, Humbert, Quilty ve Charlotte tiplemelerinden hiçbiri başarılı değil. Öyle bir yapaylık sırıtıyor ki, insan Jeremy Irons veya Melanie Griffith filmi izlediğine inanamıyor. Hele Melanie Griffith, bir uçağa yetişmeden önce film çekimlerine katılmış gibi eğreti duruyor. Bir aşk öyküsünü yansıtmakla hiçbir alakası bulunmayan film, sinemasal anlamda Hollywood'un sunduğu cinsel özgürlüğün bütün imkânlarına rağmen, şehvet hissi bile uyandıramayacak kadar bayağı çekimlerle dolu. Hatta diyebilirim ki, Humbert'ın çocukluk aşkını veren görüntülerdeki kız bile Lolita'dan daha Lolita  bir karakterdir.  Dominique Swain'in oynadığı Lolita, yaşlı bir adamın damarlarındaki kan akışını hızlandıracak bir aşifteden çok, mecburen yaşanan, alınyazısı çirkin bir masumiyete benziyor.  Doğrusu, 35 yıl önceki selefini mumla aratıyor 1997 yapımı Lolita. 

Şu hale bakın ki, 1955'te yayınlanması ve 1962'de filme çekilmesiyle sansasyonlar yaratan ve 60'lı yıllarda başlayan cinsel özgürlük isteklerinde büyük katkısı bulunan Lolita, aynı Amerika'da 40 yıl sonra sadece erotik malzemelerle bezeli bir esermiş gibi filme uyarlanmış, doğrusu romanın psikolojik, sosyolojik, sosyo-psikolojik yapısı berhava edilmiştir. 

 

 

Ramazanda Lolita Okumak!

Benim açımdan "Ramazan'da Lolita Okumak" Kieslowski'nin Veronikası gibi sanki benimle aynı hisleri yaşayan bir başkası Lolita'yı okumuş da, ben de aynı şeyi yapmak için müthiş bir istek duymuşum gibi bir şey, ya da Kar Wai Wong'un Aşk Zamanı'ndaki Bay Chan'in dediği gibi, "Duygular bir anda seni yakalayıveriyor." Her şey Stanley Kubrick'in Lolita'sını izledikten sonra başladı. Gerisi karşı konulmaz bir istek. Doyumsuz bir iştah, tatmin edilemeyen bir merak... Günaha mı, gizeme mi, meçhule mi, yasak olana mı, dokunulamayan alana girmek mi? Belki de hepsi...

Ramazanda Lolita Okumak ne anlama geliyor? Bunun bir bedeli, bir karşılığı, bir anlamı  olmalı. Bakın nasıl bir roman, nasıl bir yazar ve nasıl bir dünya var karşımızda?

Nabokov, romanı önce bir kısa hikaye olarak, Volşebnik (Büyücü) ismiyle 1939'da Paris'te kaleme alıyor. 1939 Paris'i Büyük Ekonomik Kriz,  İspanya İç Savaşı, İkinci Dünya Savaşı, Hitler Avusturya'yı ilhak ededursun, adam Lolita'yı yazıyor - Viyana Paris'ten bir kol boyu uzakta. Hitler Polonya'yı işgal ededursun, adam Lolita'yı yazıyor - Varşova da Paris'ten bir kol boyu uzakta. Einsatzgruppen derlerdi, mobil ölüm üniteleri kol geziyorlardı. Hitler gezici gaz otobüslerinde bir milyon üç yüz binden fazla  Polonya Yahudisini o arada boğazlayadursun, adam Lolita'yı yazıyor. Ocak'ta Barcelona Franco'nun  faşistlerine düşüyor, Şubat'ta Katalonya, Mart'ta Valencia, sonra Madrid... adam Lolita'yı yazıyor. Yüz bin İspanyol Fransa'ya sığınıyor, adam Lolita'yı yazıyor. Mussolini Arnavutluk'u işgal ediyor, adam Lolita'yı yazıyor. 1997 Fransa basımı Komünizmin Kara Kitabı, Rusya, Asya, Orta Avrupa ve Üçüncü Dünya komünist rejimlerinde sistematik olarak öldürülen yüz küsür milyon insanı belgeliyor, adam Lolita'yı yazıyor.

 

Dünya umurunda olmayan bir yazar, neden yazar?

Bu yüzden Ramazanda Lolita Okumak ayrıca bir anlam taşıyor ve insani açıdan bedeli ağırlaşıyor.

Roman bittiğinde Amerika'da yayıncı bulamayan Nabokov, tam otuz yayınevinden ret cevabı almıştı. Paris'in pornografik kitaplar basmakla ünlü Olympia Yayınevi'ne uzanmış, Lolita'yı ortada bastırmıştı.  Gerisi reklamın iyisi kötüsü yoktur faslına giriyordu. Kendisi de ünlü bir yazar olan Graham Greene, "Okuduğum en pis kitap, yayıncısı da satıcısı da hapse girmeli" deyince, Lolita'yı cause ce'lebre (meşhur bir dava)  yapan süreç başlamış oldu. Greene'nin sesine kulak veren İngiliz İçişleri Bakanı kitabın İngiltere'ye girmesini yasakladı, dönüp Fransız meslektaşına da aynı şeyi yapmaya devam etti. Bakan İngiliz meslektaşını kırmadı ve Olympia Yayınevi'nin Lolita dahil yirmi beş kitabını yasakladı. Yayınevi yasağı mahkemeye verdi, Laiklik vurgusuyla davayı kazandı ve kitabın Hollywood'da Stanley Kubrick'e milyonlarca dolar kazandıracağı yol açıldı.

 

Ramazanda Lolita Okumak, Tahran'da Lolita Okumak'tan daha bilinçli bir eylem.  Ne içinizdeki isyanı açığa çıkarmak için bir fırsat, ne haklılığınızı ispat etmek için bir delil, ne tamamen beşerî bir istek olan gayesiz ve fikirsiz bir özgürlüğün tadını çıkarmak için bir kapı, ne  bastırılmış duygularınızı okşayacak gizli bir dünya, ne de devletin ve sistemin artık sizi temsil edemeyen yabancılaşmış yapısına bir eleştiri beklentisine girmeden Lolita'yı en sağlıklı biçimde,  insan-Tanrı, insan-kader, insan-insan ilişkilerinin zengin muhtevasına hakim bir şekilde okumak için müthiş bir imkân sunuyor Ramazanda Lolita Okumak. Oruçlu olduğunuz ve nefsinizin arzularına ket vurduğunuz için "tapındığım pespaye sürtük, "müstehcen körpe bacaklar", "şehvet azdırıcı sahneler" veya "insan sapkınlıkta ne kadar ileriye gidebilir?" beklentilerinden uzak, hiçbir tutku ve hırsınıza alet etmeden, bir roman, bir edebi eser, fevc fevc saldıran nefsin karanlık ordularıyla insanın mücadelesine bir örnek görmenin bilinciyle okuyabiliyorsunuz kitabı.

 

"Gözleri Tamamen Kapalı" filmiyle tanıdığım Stanley Kubrick'in filmlerini seyretmek istediğimde film aldığım yerde sadece Cinnet, Otomatik Portakal ve Lolita vardı. Üçünü de aldım. Lolita'yı seyrettikten sonra bir daha seyrettim. Kesinlikle bu romanı okumalıyım dedim. (düşünün ki romandan filme yapılan uyarlamalar çoğu zaman romandan soğuturken Kubrick'in yaptığı film beni romanı mutlaka okumaya teşvik ediyor.) Bu da Kubrick farkı deyip devam edelim. Diğer filmlerini, özellikle Otomatik Portakal'ı şiddetle tavsiye ederim.

 

Lolita'yı neden okudum? Kubrick'in filminde (ki onu bu yüzden seviyorum) dokunulmaz olana, kutsal alana müdahale vardı ve çoğumuzun sorgulanamaz bildiği, "bende kalsın"  diye gizlediği ruhumuzun girdaplarında dolaşan bir konu işleniyordu. Romanı okuyunca bunu daha iyi anladım. İnsanların herkese gösterdikleri yüzüyle değil, hiç kimseye göstermediği yüzüyle ilgilenen insanlar ne demek istediğimi iyi bilirler. Nabokov'un da dediği gibi "Merak en saf şekliyle itaatsizliktir."  Lolita'nın bir roman olarak pornografiyle hiçbir ilgisi olmadığını düşünüyorum.

 

Nabokov bu tehlikeyi sezmiş olmalı ki Edmund Wilson'a mektubunda "Lolita'yı okumaya karar verdiğinde, lütfen onun son derece ahlaki bir kitap olduğunu unutma." diyor.

 

Lolita'yı okumaya başladığımda Ramazan ayı içinde olduğumu ben de düşündüm. Önceleri bunu yapmamalıyım dedim içimden, fakat romanı okudukça içimdeki ses değişti ve  bildiğim ama künhüne vakıf olamadığım bir hakikate yol alacağımı düşündüm. Belki de Ramazan ayı olduğu içindir, aklımda hep Allah'ın bir ayeti vardı ve ben romanın sayfaları arasında ilerledikçe bu sözün inceliklerini düşündüm. "Zinaya yaklaşmayın." diyor İsra suresi 32. ayet. Yıllardır üzerinde düşündüğüm ve erkek-kadın ilişkilerindeki o bildik ateş-barut çıkmazından öte izahlar aradığım bir sorundur bu.

 

Neden "zina yapmayın" değil de "zinaya yaklaşmayın"? Humbert'ın Lolita'yla yaşadığı macera psikologlar ve kriminologlar için mükemmel bir malzeme oluşturuyor ve özellikle Freudyan (ki Nabokov Freud'u hiç sevmez, hatta romanın bir yerinde telefonda Humbert'la konuşan adam - ki bu Quilty'dir- "Freud terminolojisinde "Korkarım"  sözcüğü" der  ama gerisi gelmez, çünkü Humbert telefonu kapatmıştır bile) analizler yapmaya bayılanlar için bulunmaz bir fırsat. Bense olayı insan nefsinin açmazlarını anlama yolunda bir imkan olarak yorumladım. "Sizi zinaya sevkedecek ortamı oluşturmayın." Neden? Çünkü dayanamazsınız, karşı koyamazsınız. Hatırlarsanız Humbert, Breadsley otelindeki o geceyle ilgili, "keşke o gece anahtarı resepsiyona verip, o otelden, o ülkeden ve gezegenden ayrılıp gitseydim" diyor. Ama bunu yapamıyor. Neden yapamıyor? Bunun başına açacağı belaları belki de hissediyor, utanıyor, sıkılıyor, vicdan azabı duyuyor ama vazgeçemiyor. İşte insanın Humbert örneğinde olduğu gibi, "hayır" demeye asla gücünün yetmeyeceği anlar vardır. Ramazan'da Lolita Okumak bana bu soruları yeniden ve çok ciddi anlamda sorgulama imkanı sundu diyebilirim.

 

Nabokov, romanında ne yapmak istiyor? Bütün büyük eserlerde olduğu ve bir yazarın da dediği gibi "Roman toplum hayatına tutulmuş büyük bir aynadır." Bununla birlikte romancı din adamı olmadığı için ondan ahlak bekçiliği yapmasını bekleyemeyiz. Nabokov, dönemin müthiş bir sosyolojik analizini yapıyor.  Roman yazarı, vermek istediği mesajı eserine sindirerek kendi yaşadığı dönemde, ülkede, toplumda gördüklerini, hissettiklerini yazar. Romanın dört ana karakterini bir de bu açıdan (Lolita'ya merhamet edip Humbert'ı lanetlemek ya da Humbert'ı anlayışla karşılayıp yaptığı çirkinliği mazur göstermek gibi basit endişelerden uzak, sosyolojik açıdan) inceleyebiliriz:

 

 

"Burası özgür bir ülke"

 
İyi bir anne olmak isteyen Charlotte Lolita'yı dizginlemekte başarısızdır. Kubrick filminden


Humbert, Lolita, Quilty ve Charlotte, hemen hepsi de sorunlu, hasta ruhlu tiplerdir. Hatta en normal ve sağlıklı karakter, kendi ifadesiyle "yalnız ve çekici bir kadın" olan Charlotte'dur diyebiliriz. Ramsdale'de Büyük Kitap Birliği'nin başkanı olduğunu da düşünürsek sosyal yönü de olan, toplumla içiçe yaşayan bir kadındır. Quilty, geçen yıl işte bu Büyük Kitap Birliği'ne konuşmacı olarak katılmış "Dr. Schevitzer Ve Dr. Jivago Hakkında" etkileyici bir konuşma yapmış (bunu Charlotte Haze evini Humbert'a tanıtırken söylüyor), bu süre içinde Charlotte Haze'in evinde misafir ya da kiracı olarak kalmış, Lolita'yı ilk kez orada görmüş ve zavallı Charlotte'u da yoldan çıkarmıştır. Diğer yandan Charlotte evine özen gösteren, evinin arkasında çiçekleriyle ünlü harika bir bahçeye sahiptir. (Ne kadar doğal bir kadın değil mi!) Evinin bir odasını kiralamaya gelen Humbert'a teklif ettiği şeye bakın: "Size güneşli bir bahçe, hoş bir ortam ve çilekli turta öneriyorum." Yalnız bir tek sorunu vardır hayatında; o da Dolores'i (Lolita) kontrol edememektir. Onu kendisine çile çektirmekten hoşlanan aksi, huysuz, hatta erkeklerin ilgisini daha çok çektiği için kendi önünde bir engel olarak görmektedir. Bir başka ifadeyle sorunlu, (roman ilk çıktığında Amerika'da yapılan tartışmalara göre) bencil bir annedir, diyebiliriz. Kızını kıskanan ve önünü kesmek isteyecek kadar habis bir anne.

 

Lolita, babasız büyüdüğü için psikolojisi bozuk, annesine "çirkin surat"  diyecek kadar terbiyesiz, saçlarını bile yıkamak istemeyecek kadar tembel, odasını toplamaktan aciz, ne zaman ne tepki vereceği belli olmayan dengesiz, erken yaşta cinsellikle tanıştığı için yaşının gereklerini yapmaktan uzak, aklı havada, kiliseye gitmekten nefret edecek kadar geleneğe düşman, öğretmenlerine karşı saygısız, aklı fikri eğlencede olan umarsız bir kızdır. Onun için, annesi ve annesinin ona sunduğu çevre, kurtulması gereken bir sıkıntıdır. Annesiyle, yaşamak zorunda olduğu, gidecek bir yeri olmadığı için yaşamaktadır.  Bu yönüyle Lolita, Humbert'tan önce annesinin yanında da gidecek yeri olmayan (sosyolojik anlamda yapayalnız) bir kızdır. (Tesadüfe bakın ki Humbert küçük yaşta annesini kaybetmiş, aşkı Lolita ise küçük yaşta babasını kaybetmiştir. Alın size incelenmesi gereken bir vaka daha). Lolita'nın en iyi arkadaşı yakın komşuları Farlow'ların kızı Mona'dır ve Mona da (belki dönemin yaşam şartları gereği) sağlam ayakkabı değildir.  Bir örnekle açıklamaya çalışalım: Charlotte, Humbert'la baş başa kalmak için Lolita'yı Farlow'ların evine gönderir ve Humbert'a güzel bir yemek ve hoş bir ortam hazırlar. Onu etkilemek için kur yaptığı bir sırada Lolita partide sıkıldığı veya başka bir nedenle (az sonra annesinden dinleyeceğiz) eve döner ve annesinin ele geçirdiği fırsatı berbat eder. Yemek yiyişine bile hayran olan Humbert, Lolita'ya sandviç hazırlar. Lolita bir koltuğa oturur ve ortama aldırmadan yemeğe başlar. Charlotte, kızının odasına gitmesini ve orada hemen yemeğini yiyip yatmasını ister ve ama Lolita umursamaz. Annesi kızmaya başlayınca Lolita'nın verdiği cevap şudur: "Yatmak için daha erken. Burası özgür bir ülke. Gitmek istemiyorum." Charlotte bu sefer tehdide başlar: "Bu da bu hafta harçlık yok demektir." Lolita'nın ise umurunda değildir: "Bu da bu hafta zırvalıyorsun demektir" diye karşılık verir.  Charlotte kızını elinden tuttuğu gibi kaldırır ve odasına gönderir ve arkasından şunları söyler: "Seni arsız velet. Artık iyice azıttı, hem de fena halde. Sinsice buraya geri gelip bizi gözetlediğini düşününce..." derken Humbert Lolita'yı savunur ve "kötü bir niyeti yoktu" der. Charlotte içini döker: "Sen öyle san. Zaten hep küçük hain bir böcekti. Daha bir yaşında oyuncaklarını yatağından fırlatırdı. Ben ikide bir eğilip onları toplamak zorunda kalayım diye. Bana karşı hep bir garezi vardı. Şimdi de kendini bir yıldız adayı gibi görüyor. Bana göre güçlü, sağlıklı ama elbette gösterişsiz bir çocuk. Yani kendimi genç hissediyorsam bu benim suçum mu? Neden çocuğum buna içerlesin ki!" Bir anne için ne kadar zor bir durum değil mi? Hele Humbert'a dönerek sorduğu şu soruyu düşünün: "Sence de öyle mi? Yani ben aptal ve romantik bir Amerikan kızı mıyım?" Bir kızın annesine hissettirdikleri bunlar....  "Lolita yoksa gerisi hikaye" diye düşünen Humbert da diş ağrısını bahane edip odasına kapanınca Charlotte o geceyi ağlayarak geçirir.

 

1940'lı yıllarda Amerika'da 12 yaşındaki bir kız annesine bu şekilde itiraz edebiliyorsa işin sosyolojik ve sosyal psikolojik boyutunu elbette düşünmek lazım. Hele ki (romanda yer alıyorsa da) Clare Quilty'nin "1940 tarihli "Küçük Superisi" oyunu New York'ta sahneye konmadan önce taşrada 14.000 mil yol katederek tam 285 defa tekrarlanmıştır." bilgisine sahipseniz.

 

Humbert da sağlıklı bir tip değildir.  Supericikleri dediği 11-12 yaşlarındaki kızlara karşı aşırı bir cinsel tutku besleyen, her türlü fahişeyle yatıp kalkmış, karısı tarafından hem de bir taksi şoförüyle aldatılmış, 12 yaşındaki bir kızla cinsel ilişki yaşamak için bütün hayatını karartmaya hazır, hatta ona sahip olabilmek için annesiyle evlenip kadını aldatmış dengesiz ve saplantılı bir insandır.

Quilty ise içler acısı bir tiptir. Şöhretin zirvesinde gezen kuralsız, zengin, ahlaksız, sanat camiasından dostlarıyla evinde grup seks partileri düzenleyen ve onları filme çeken, gözüne kestirdiği kadınları ve küçük kızları şöhreti, itibarı ve karizmasıyla ele geçirip tuzağına düşürmeye çalışan entelektüel bir sapıktır. Belki de Quilty tiplemesi, Nabokov'un o dönemin Amerikan sanat camiasına yönelttiği çok ağır bir eleştiridir.  


Nabokov'un sadece hayal dünyasını kullanarak bu tipleri oluşturmadığı kanaatindeyim. Humbert'ın okuması için Lolita'yı yazdırdığı Beardsley Lisesi'ni düşünün. Okul müdürü Humbert'a (yeni oluşan Amerikan kültürünün bir özeti de sayılabilecek ifadelerle) şöyle söylüyor: "akademik çalışmaların her zaman için çok önemli olduğunu biliyorum ama biz böyle değiliz Bay Humbert. Burada Beardsley Lisesi'nde vurguladığımız konular şunlardır:  Tiyatro, dans ve buluşma. Ergenlik öncesi modern gençler için, hafta sonu buluşmaları, ortaçağ tarihlerinden daha önemlidir."  Bugünün insanı için ne kadar tanıdık ifadeler değil mi? Zaten Humbert, sevgilisinin (ve aynı zamanda kızının) saçlarını örerken ona Ren ve  Seine nehirlerinin nerede olduğunu sorar ama Lolita ikisine de "Bilmiyorum" cevabını verir. Humbert şöyle der: "Senin şu okul bana çok rahat görünüyor." Humbert'a yakışmaz belki ama Ren nehrinin nerede olduğunu bilmeden dans etmeye, tiyatrolarda oynamaya başlayan, hafta sonları erkeklerle tanışma partilerine giden, "burası özgür bir ülke" diyen bir nesildir gelmekte olan.