Anasayfa Hikaye Annemin Duası
Annemin Duası PDF Yazdır E-posta
Yazar Ekrem Özdemir   
Cumartesi, 11 Şubat 2017 22:54

 

"Baban her akşam takvimden bir yaprak koparır, okurdu oğlum. Güzel olurdu."

 

 

 

Annemin Duası 

 

“Ey gidi oğlum! Hiç yokluk görmediniz ki!” dedi annem.

“Anne yine mi!” diye içerledim. “Ben de senin yaşadığın güzellikleri yaşayamadım. Kırk yaşındayım, mesela hiç yayla kuymağı yemedim. Yayla kaymağından yapılıyormuş.”

Durakladı bir an. Çektiği yoksullukları dillendirmek için hiçbir fırsatı kaçırmayan annem. “Şimdiki kuymakların tadı yok ki oğlum. Peynir peynir değil, tereyağı tereyağı değil. Nerde o eski lezzetler!..”

Evde düzeni olan tek kişi annem. Bir tek o sabah namazına kalkar. Babam hasta, bense uyanınca namaz kılanlardanım. Artık namaza kalktığında beni çağırmıyor. Bıktı herhalde.

Namazdan sonra vurup kafayı yatar yine. Artık kaçta kalkarsa!

Bugün yine kuymak yaptı kahvaltıda. Peyniri iyi olmadığı için sünmüyor yerken. Çarşıda bakmadığımız dükkân kalmadı. Kuymaklık peynir diye aldıklarımızın hepsi yavan çıktı. “Trabzon’dan, Araklı’dan getirttik.” dedi esnafın biri. Aldık, yine iyi çıkmadı. Babam damağında köyden kalan mayhoşluğun peşinde, annemse “kuymak sünecek” diyor. İkisi de yok artık!..

Kuymağın dibini kimseye vermiyorum. Küçükken ablamla kavga ederdik tavayı kazımak için. Ablam yokken anneme ihtar çekiyorum; “Dibine dokunmak yasak. Üstten yiyebildiğiniz kadar yiyin. Altını kimseye vermem.” Bir ekmek yedirir bu kuymak, üç öğünlük ihtiyacını giderirsin.

Annemin iki bacağında platin var. Yaşlılık da belini büktü. Ağır hareket ediyor. Oğlum var yapsın demez, kendi işini kendi yapar. Kahvaltı masasını toplar, bulaşığını yıkar, abdest alır, kuşluk namazını kılar. Yatakları toplar, örtülerini serer. Evin önündeki çiçekleriyle konuşur sonra. Bakımlarını yapar. Bugün çiçeklerin arkasında üç tane zeytin görmüş. “Ne olabilir oğlum?” diye sordu. “Nerden geldiler oraya?”

“Anne nerden bileyim! Düşürmüşüzdür.”

“Yok yok, o üç zeytin durduk yerde gelmedi oraya.”

“Annee, yine mi! Kim sana büyü yapsın bu yaşında? Bırak Allah aşkına!”

“Ama onları oraya kim koydu oğlum?”

“Nerden bileyim anne! Takma kafana böyle şeyler.”

“Sen bi oku beni. Nolur nolmaz! Bak yine başım çatlıyor zaten. Belki fayda eder.”     

Duvarlara, kalorifer peteklerine, kapılara tutunarak banyoya gider, abdest alır. “Kenestağin kenestağin kenes ke ke, ke, kenestağin…” diye diye kılar namazını. Fatiha’nın dördüncü ayetinin sonunda dili sürçer. Uğraşır durur bir süre. En sonunda parmağıyla diline dokunur, “İyyake nestağin, ihdinassıratel mustakim” diye devam eder. Bildim bileli böyledir. Neden o ayette takıldığını hiçbirimiz bilmeyiz. Abdesti, namazı, duası, tespihi derken, kırk beş dakika filan sürer bir vakti kılması. Yavaş yavaş hazırlanır. Saat iki oldu mu televizyonu açar. Hatim saati. Misafir gelse ilgilenmez. Bugün çamaşır makinesini çekicem diye arkasındaki su hortumunu kopardım. Vanasını da bulamadım. Mutfağı su bastı. Annem suyun kendisine geldiğini görünce,

“Şu büyük terlikleri ver bana” dedi. Giydi, dinlemeye devam etti. Bense halıları filan toplayıp dışarı attım. Elimde vileda, Kur’ân dinleyen annemin etrafında temizlik yaptım.

Kur’ân saati bitince dua eder. Yan odada yatan hasta kocası için. Yalnız kalmamak için. Kolay ölüm için. “Allah’ım, çektirme yarebbim, iki gün yatak, üçüncü gün al canımı.” Sonra gider babamın yatağının yanına oturur, gece uyuyamadığı için gündüz arada bir dalan babamın yanı başında bekler.

“Oğlum, biraz okusana babanı. Ateşi fazla sanki!”     

Eski günlerden söz açmak istemez. Açarsan fırsatı da kaçırmaz. Bugün evin, arabanın, malın mülkün insana yük olduğundan bahsettim. “Bileziklerimizi bozdurup kamyonet aldılar da evin önünde çürüttüler arabayı babanla amcan. En son hurda fiyatına sattılar.” diye girdi söze. Babama ve amcalarıma dokundurur her seferinde. Bileziklerine yanar. “Anne sen hangi arada o konuya geçtin?” demeye kalmadan babamın askerden yazdığı mektupları ona göstermeyen babaannemin annemden esirgediği bir avuç tereyağını konuşmaya başladık. “Öbür dünyada alacağım hakkımı” diye de bitirdi. Bunu söylerken babama baktı yine göz ucuyla. “Ben çekinmem, yüzüne de söyledim onun. Bana yaptıklarının hepsini öbür dünyada alacağım.”

Eskiyle yeniyi mutlaka kıyaslar. Bugün kendi babasını anlattı. Doğduğunda dedem askerdeymiş. “O zamanlar askerlik 3 sene idi. Şimdi askerlik mi yapılıyor?”

Bak gene. “Annee!”

“Babam köye döndüğünde uzaktan bakardım ona.” dedi,  “Tanımıyordum çünkü. 3 yaşındaydım babam döndüğünde. Yabancı gibiydi. Korkardım.”

Arada bir yoklar babamı. “Haviz! Karnın aç mı, yer misin bir şey? Çorba ısıtayım mı? Ekmek dilimlerim içine.” Geçen gün Elmas yengem işkembe getirip yaptı. Babama şifa olsun diye. 3 gün içtik o işkembeyi. Annem, babam seviyor, içsin diye bir kaşık almadı. Ben bir iki tabak kaçırdım arada. Limonu, baharatı boca ettim içine. Kendi yoğurt çorbası yerine yengemin işkembe çorbası tercih edildi diye bozulmadı değil. “Orda yoğurt çorbası da yaptım, ısıtayım mı?” diye sordu her seferinde.

Dün babam peynirli börek istedi. Nerden aklına estiyse!.. Ben de kabak böreği istedim. Üşenmedi, yaptı ikisini de annem. Babamın hoşuna gitmedi peynirli börek. O mayhoşluk yokmuş. Bu aralar yediği her şeyde mayhoşluk istiyor. Hastalıktan herhalde. Bugün komşu Nebibe Teyze gelince yinesöylendi. Onun peynirli böreğini yemiş daha önce. Çok beğenmiş. “Bu börek senin yaptığın gibi olmuyor bir türlü” dedi. Annem “Hastalıktan damak tadın gitmiş, o yüzden alamıyorsun tadını” deyiverdi. Dün, bugün kendi kendine söylendi, durdu: “Baban beğenmedi böreği. Halbuki her şeyi tam yaptım.”  

Çamaşır makinesi suyu boşaltırken korkunç bir gürültü çıkarıyor. “Bunun da değişme vakti geldi” diye birkaç kez mırıldandı gözlerime bakarak. “19 yıl oldu.” Bilgisini verdi. “Komşular inanmıyor.” diye de ekledi.

Bir bakmışsın soğuk havada çamaşırları asıyor. “Anne ne yapıyorsun? Bırak! Üşütüp hasta olacaksın.”

“E bunlar asılacak oğlum.”

“Ama hava soğuk. Gel, yarın yaparız.”

“Yarına kim öle, kim kala oğlum!”

Sürekli bir şeylerle meşgul. Baktı yapacak hiçbir şey gelmiyor aklına, “Oğlum ordan tesbişi uzat da çekeyim biraz.” der, “Sub, sub, sub…” kısmını duyduğumuz bir ayin başlar.

Tesbih çekerken “Bugün üniversitede görüştüğünüz adamla ne konuştunuz?” diye bir soru sordu aniden. “Anne, anlamazsın.” dedim. “Buralı mıdır o adam? Nerden tanıyorsun?” diye devam etti. Soracak. Öğrenecek. Bilecek.

Bugün yine kan tükürdüm abdest alırken. Anneme söylemedim. Tansiyonu yüksek zaten. Günde kaç ilaç içiyor bilmiyorum. “Otuz yıldır tansiyon ilacı içiyorum ben.” dedi. “Bir gün içmesem akşama belli eder.”

Hava kararmaya yüz tutunca, “Ey gidi fani dünya! Kalk Fatma kalk, akşam yemeğini hazırla” diye içlenip yavaş yavaş mutfağa geçer. “Anne, bugün yemek yapma, lahmacun getireyim” dedim, kabul etmedi. “Ne gerek var oğlum” diye itiraz etti, “Bir sürü masraf. Yemeğimiz var çok şükür. Babana sor bakalım, fasulye yapsam yer mi?”

Yemeği bitirip namazını kılar. “Kenestağin, kenestağin…”

Şimdi nazlanma vakti. “Ben yemeği yaptım, sen de masayı kur” derken yüzünde mahcup bir gülümseme belirir. Kaşığını doldurarak yer. Tıkanır, başlar öksürmeğe. “Anne, şu kaşığı yarım doldur. Bak tıkanıyorsun. Biraz yavaş ye.” Umursamaz. “Biz öyle alışmadık oğlum. Hızlı yemeliydik. Yoksa aç kalırdık.“

Tabağın dibini temizlemezsen kızar. “Günah oğlum, tuvaletin aktığı yere gidiyor bunlar.”

“Anne, hem zayıflamam lazım diyorsun, hem bütün tabakları süpürüyorsun. Nasıl olacak?”

“Vebali var oğlum. Nimet!” Kızar sonra, “Ey gidi oğlum! Yokluk görmediniz ki! Bir kilo şekerle bir yıl idare ederdik biz.”

Her şeyi yavaş yapar. Hiçbir şeye yetişme kaygısı yok. Hiç de boş vakti olmaz. Üstüne bir de “Bugün pek iyi değildim, sarma saracaktım ama dizlerim ağrıdı.” ya da “Ablan için biberiye ayıklayacaktım, unuttum.” demelerine şahit olurum. Biberiye ayıklanırken memleketin bütün havadisini öğrenir televizyondan. Üç günlük hava durumunu söyler. “Yarın kar geliyor oğlum, yollarda dikkat et!” 

Bugünün işleri bitmiştir. Yatsı namazı kılınır, dualar edilir, iki bardak çay içilir, varsa yanında bir dilim tatlı alınır, yatmadan önce abdest tazelenir, yataklar hazırlanır, “Bugün de doyduk çok şükür, yarına Allah kerim.” denir, ağrılar, ağrı kesiciler, birikmiş acılar, hayal kırıklıkları ve tevekkül eşliğinde yatağa girilir.

“Oğlum bugün ayın kaçı” dedi annem yattığı yerden. . “7’si” dedim.

“Ey gidi, bu sene hastalık işlerinden takvim alamadık.”

“Ne yapacaksın anne takvimi?”

“Öyle deme oğlum, baban her akşam bir yaprak koparır, okurdu. Güzel olurdu.”

Annem “ışığı kapat” talimatını verdi mi odasını terk edeceksin. Bel ve omuz ağrıları var annemin. Ortopedik baza aldı babam. Yıllardır onda yatar. Benim yüzümden uyku saati gecikiyor bu ara. “11-12 dedi mi uyurum ben, şimdi 12’den aşağı giremiyorum yatağa… Yatmadan önce babana sor bakalım, bir şey yemek ister mi? Haviz! Karnın acıktı mı? Yemek getirelim mi?”

Babamın ayran içme saati. “Oğlum accık da yumuşak ekmek getir yanında.”

Annem araya girer: “Oğlum, yatmadan şu tesbişi versene.”

Bazen annemin bizden çok yaşayacağını düşünürüm. İçine atmaz, söyler. Yemeğine, uykusuna, ilacına dikkat eder. Meyve buldu mu kaçırmaz. “Anne, sen hepimizi gönderirsin öbür tarafa. İyisi mi şu Yasin’i ezberle de arkamızdan okursun. Bir dua edenimiz olsun arkamızdan.”

“Sizi niye okuttum ben? Siz okuyacaksınız bana. Bizim göçme vaktimiz yaklaşıyor. Sıra bana geldi.”

“Hangi sıra anne?”

“Büyükler öldü hep. En yaşlı benim. Şimdi sıra bende.”  

Öyle dediğine bakmayın. Can taşımanın, yaşama isteğinin ne demek olduğunu annem öğretti bana. Yedi sekiz yıl önceydi. Çarşıda gezerken düşüp bacağını kırmıştı. Alçıya aldılar. Yatakta geçirdi bir yirmi gününü. Ben yardım ediyordum tuvalete kalkarken. Elini boynuma atıp tutunuyordu. Bazen boynumu öyle sıkıyordu ki boğulacak gibi oluyordum. Canı acıyordu, bilirdim. Acı arttıkça boynumu daha çok sıkardı farkında olmadan. O an onun hayata tutunduğu dal olurdum ve annem bu dala sımsıkı sarılırdı. O zaman, yaşamanın, can taşımanın nasıl bir istek olduğunu anlardım.

Bu kış zor geçti. Annem bir ay gribi atamadı üstünden. Öksürüp haplarıyla geçti karlı geceler. Ateşi yükseldi, halsizliği arttı, sesi çatallaştı. Bir gece uyandı aniden. Tuvalete gitti, abdest aldı. Baktım, namaza duruyor.

“Anne, ne yapıyorsun?”

“Sabah namazını kılacağım.”

“Anne, sabah namazına daha beş saat var. Ne yapıyorsun?”

“Saat kaç?”

“Saat daha iki.”

Hastalıktan şuurunu mu yitirdi diye düşündüm. Öleceğini mi zannetti acaba? Son kez namaz kılayım da öyle öleyim diye mi düşündü? Bize ne saat sordu, ne de başka bir şey. Biz vakit daha var deyince hiçbir şey demedi. Gitti, yatağına girdi kaderin takdirini bekler gibi.

Sonradan öğrendiğim acıları vardır annemin. Geçen kış banyo yaparken düşüp kafasını yarmış. Babam kaldırıp yatağa yatırmış, sarıp sarmalamış kafasını. Bugün yara izini gösterdi anlatırken.

“Niye söylemedin anne?”   

“Üzülürsün diye söylemedim oğlum.” Ablama anlatmış, “kardeşine söyleme” diye de tembihlemiş. 

Annem ve babam yatınca benim köşeme çekilme vaktim gelir. Ne zamandır izlemek istediğim filmleri izliyorum. Sabah annem kaldırırken epey zorlanıyor. “Gece yatmazsın, sabah kalkmazsın, haydeee.” diye bağırıyor.

Bugün merak edip sordu, “Ne yapıyorsun sen gece o vakte kadar?”

“Film izliyorum anne.”

“Film için insan uykusundan olur mu? O ne saçma şey!”

 “Ama anne?”

“Anne manne yok, gece uyumak içindir. Sonra öğleye kadar uyuyorsun. Günün bereketi gitti. Ne anladım o işten? Sabah namazına da kaldıramıyorum seni.”

“Ama anne kalkınca kılıyorum ya!”

“Oğlum o olmaz. Keyfiye geç kalkıyorsun. Hastalık olur, işin olur, anlarım. Ama film izlemek için geç yatıyorsun, sonra namaza kalkmıyorsun. O keyfiyedir. Olmaz.”

“Allah kabul etmez mi anne?”

“Orasını bilmem. Ben bildiğimi söylerim. Her işin vakti var. Vaktinde yapacaksın.”

Bugün Neşet Ertaş’ın “Yalan dünya” türküsünü dinlettim anneme.

“Nasıl, güzel mi anne?”

“Adam çok çekmiş baksana. Dünyadan dert yanıyor. Ey gidi oğlum! Güzel günler çabuk geçer. Şimdi gençsiniz, anlamazsınız.”

“Neyi anlamayız anne?”

“Zamanın kıymetini. Bir bakarsın saçlarına ak düşmüş. Herkes gidiyor öbür tarafa. Senin de sıran gelmiş. Ben de zannederdim bu gençliğim hep kalacak. Nasıl geçti, anlamadım. Bak şimdi halime!..”

Film izlerken arada bir gidip anne babamı kontrol ediyorum. Biraz da uykuya daldıklarından emin olmak için geç yatıyorum. Bazen annem ağrılarından uykuya dalamamış olur ve karanlığın içinden seslenir:

“Ne oldu? Niye geldin?”

“Hiiç, bir şeye bakmıştım.”

“Hadi git yat hadi, uykusuz kalma.”

“Anne?”

“Söyle.”

“Bugün gezmeye gidelim mi?”

“Valla oğlum, baban bu haldeyken ben hiçbir yere gitmem! Sen ne istiyorsan yap.”

“Peki. Hadi iyi geceler anne.”

“İyi geceler oğlum.”