Anasayfa Hikaye Ah benim çocukluğum!
Ah benim çocukluğum! PDF Yazdır E-posta
Yazar Mehmet Özdemir   
Pazartesi, 06 Mart 2017 21:24

O zamanlar talebeler hocalarına efendi diye hitap ederlerdi.

 

 

 

 

Ah benim çocukluğum!

 

Yazan: Mehmet Özdemir 

 

30-40 dakikalık yoldan güğümlerle su taşımak... çünkü o  zamanlar herkesin evinde su yoktu. İnek ve koyun çobanlığı yapmak, yazın köyde kalan inekleri yedirmek için taze ot yapmak,  hayvanların altlarını temizlemek, gücüm yettiği kadar annem ve babamla tarlada çalışmak, bir taraftan da ilim tahsiline devam etmek. Bir defasında inekleri beklerken ineğin biri kayboldu, korkumdan eve gelemedim. Ta ki kayıp olan ineği bulana kadar. Koyun beklerken koyun kaybolurdu, kaybolan koyunu bulana kadar eve gelemezdim. İstersen gel, dayak hazır. Bir keresinde 9 yaşlarında falan sabahtan kalktım, okumaya gitmek için evden çıktım fakat kafaya koydum, o gün okumağa gitmeyeceğim fakat işin garip tarafı akşamı hesaba katmadım. Tamam, okumaya gitmiyorum, iyi güzel de akşam oldu mu nereye gideceğim hiç aklıma gelmedi. Akşam oldu karanlık çöktü, beni dert aldı, geldim eve yaklaştım fakat eve girmem mümkün değil, annem beni dayaktan öldürür. Hele biraz bekleyeyim dedim, bakalım ne olur? Artık beklemeye başladım, ta ki evde lamba sönünceye kadar. Lamba dediğim idare lambası, mum kadar ışık veren lamba. Lamba söndü, eve yaklaştım. Baktım ses yok, biraz daha bekledim, anladım ki herkes derin uykuya daldı. Ben de evin balkonundan tırmanarak üst balkona çıktım, orda yattım fakat bir türlü derin uykuya dalamıyorum, sabah erken yakalanmadan evden ayrılmam lazım, yoksa yakalanırım, işte o zaman yandığım an demektir. Sabah erkenden ezanlar okunurken balkondan indim, yakalanmadan evin etrafından ayrıldım. Evdeki dayaktan kurtuldum sıra geldi hocaya, ondan nasıl kurtulacağım? Tevekkeltü tealallah dedim, hocaya gitmek için yola çıktım. Doğru hocanın evine. Gittiğim yol nerden baksan 40-45 dakika, hocanın evine gittim, hoca da sabah namazını kılmak için yeni kalkmış, kapıyı çaldım, hoca kapıyı açtı. İlk sorduğu “Bu saatte nerden geliyorsun?” sorusu oldu. Tabi ki ben bir şey diyemedim, “gel bakalım” dedi. İçeri girdim, hayatta  oturdum, hemen ders çalışmağa başladım. Hoca abdeste gitti, abdestini aldı, namazını kıldı, daha seccadeden kalkmadan “Efendi ben okuyayım.” dedim. O zamanlar talebeler hocalarına efendi diye hitap ederlerdi. Hocam “Oku” dedi, bir gün önceki dersi okumaya başladım ve yanlışsız okudum. Hoca hiçbir şey demedi, ben kenara çekildim, o günkü dersi hazırlamaya başladım, kısa zamanda dersi hazırladım, “Okuyayım” dedim, “Oku” dedi. O dersi de yanlışsız okudum. Sabah yemeği hazırlandı, yemek yiyecekler. İçimden bana da gel sende ye deseler diye geçiyor. “Kalk ellerini yıka, yemek yiyeceğiz” dedi. Ben “yok” dedim, “karnım tok.”

“Kalk çabuk sofraya gel” dedi. Aslında benim de istediğim o, zaten 24 saat oldu nerdeyse, ağzıma bir lokma koymadım. Kalktım ellerimi yıkadım, sofraya oturdum, güzelce karnımı doyurdum. “Elhamdülillah” deyip sofradan kalktım, ellerimi yıkadım, hemen yarınki dersi yapmaya başladım. Öğleye kadar yarın okuyacak olduğum dersi de hazırladım ve bitirdim. Hoca dedi ki “Şimdi gidebilirsin” Dedim ki “Efendi ben eve gidemem.”

“Niçin?” dedi.

“Hani dün okumaya gelmedim ya” 

“He gelmedin.”

“Korkumdan eve de gidemedim, onun için gidemem.”

“Öyle mi? O zaman şöyle yapalım, şimdi sen eve git, evden bir şey derseler, de ki bu akşam hoca beni göndermedi, orda kaldım, o zaman bir şey demezler.”

Vakit öğlen vakti, eve geldim, annem beni bir gördü, “Sen nerdeydin, niye kaçtın, niye okumaya gitmedin?” diye dövmeye kalktı.

“Anne bak” dedim, “bu gece hoca beni eve göndermedi, orda kaldım, derslerimi okudum geldim, inanmazsan hocaya sor.”

Dersimi yanlışsız okuduğum için hoca bana bir şey demedi. Eğer yanlışım çıksaydı iyi bir dayak yerdim. Fındık dalları kalın olduğu için eğilmezdi, birinin dala çıkıp eğmesi lazım, büyükler çıkmazdı, genelde küçükler yani çocuklar çıkardı. Ben de dala çıkar, dalı eğerdim, oradakiler toplardı, bazen daldan kayar, düşer, yuvarlanırdım. Bizim oralar bayır olduğu için nerde duracağın belli değil. Yerler bayır olduğu için ot biçerken bazen kayar tırpanın üzerine gider, ayağımız kesilirdi. Yük taşırken ayağımız kayar, sırtımızdaki yükle beraber yuvarlanırdık. Bazen bir şey olmazdı, bazen bir tarafımız incinir veya kanardı O vazıyette yine o yükü eve götürürdük. Böylece hayat devam ederdi.

Ot biçme zamanı geldi mi gündüz çayır biçmeye giderdik, geceleri sabaha kadar domuzlardan ve ayılardan tarlaları beklerdik. Gelip yemesinler diye. Çünkü herkesin senelik yiyecek mahsulü o tarlada, gelip yemesinler diye mecburen beklerdik. Akşamdan sabaha kadar tarla beklerdik, sabah uyumadan tekrar ot biçmeye giderdik. Bu durum tarlaları biçinceye kadar devam ederdi. Ot bicimi bitti mi bu sefer tarla işi başlardı, tarla işi bitti mi, kışın yakmak için odun işi başlardı, derken kış gelirdi. Bu işler yapılırken evde çalışabilecek kim varsa hepsi beraber yapar, yazın kurtlar koyunlara saldırır, güzün ise domuz ve ayılar tarlalara saldırır, bunların yedikleri mısır. Mısır da şimdi değil, o zamanlarda köylülerin geçim kaynağı idi,  mısır gitti mi köylü aç kaldı demektir.

Köylerde arkadaşlık vardı, komşuluk vardı, birlik beraberlik vardı, yardımlaşma vardı, birbirinin derdi ile dertlenme vardı. Duyduğum kadarıyla bu son zamanlarda artık o eski adetler de kalmadı. Artık köyler de şehirleşti çünkü o zamanlar her iş insan ve hayvan gücü ile yapılırdı, onun için herkesin birbirine ihtiyacı vardı. Benim çocukluk ve delikanlılık zamanlarımda köylerde bırakın arabayı, araba yolu bile yoktu. Şimdi ise her köyde hatta hemen hemen her mahallede araba yolu var. Şimdi insanlar yaylaya araba ile gidiyorlar, bizim zamanımızda yaya gidilirdi, o zamanlar kazaya ve nahiyeye yaya gidilirdi, şimdi araba ile gidiliyor.

E hayat bu, zaman geçtikçe yaşam değişiyor, şartlar değişiyor. Gündüz çalışır, gece değirmene gider, mısır öğütürdük. Bazen sabaha kadar, bazen gece yarısına kadar değirmende beklerdik mısırı öğütelim diye.  Mısırı öğüttükten sonra unu eve getirip ekmek yapardık. Gündüz yine herkes işine. Uyku, istirahat artık şansa kalmış, işlerden zaman bulabilirsen o kadar istirahat edersin. Bir keresinde babamla ağaç yontarken balta ağaçtan kaydı, sol ayağımın başparmağına saplandı, baltanın burnu bir santim kadar parmağımı kesti, hemen tütün koyduk kanı durdursun diye, bir bezle bağladık, babam beni eve gönderdi. Eve geldim, annem “Ne oldu?” dedi, “Ayağımı kestim.” dedim.  Hemen tereyağı ile mısırı kavurdu, dayana bildiğim kadar sıcak vaziyette parmağımı sardı, ilaç; tereyağı ve mısır unu, başka ilaç nerde bulacaksın! Birkaç gün sonra parmak iyileşmeye başladı yavaş yavaş, üzerine bastım tekrar daha tam iyileşmeden, babamla işe başladım. Hasta olmadıktan, belli başlı mazereti olmadıktan sora öyle yatmak, boşa gezmek yok. Çalışacaksın, eve katkın olacak.