Anasayfa Hikaye Kelika
Kelika PDF Yazdır E-posta
Yazar Mehmet Özdemir   
Pazartesi, 27 Mart 2017 21:20

 

Çekeceği çilesi varmış Kelika'nın.

 

 

 

 

Babaannem üveydi. Öz babaannemi hatırlamıyorum. Ben doğmadan vefat etmiş. Üvey babaannem dedemin abisi ile evliydi. Dedemin abisi öldükten sonra kimsesi kalmadığı için dedemle evlendi. Çocuğu da olmamıştı. Dedemle evlendikten sonra derenin karşısında Fotgene’de kendi baba evinde yaşamaya başladı. Adı Fatma’ydı. Kelika derlerdi ona. Keloğullarının kızı anlamında. Babamı evlatlık olarak kabul etti ve kedine ait olan bütün malı mülkünü babamın üzerine yaptı. Kışın Fotgene’de, yazın Sinaysa’daki mezirelikte yaşardı. Biz onunla beraber kışın Fotgene’de kalırdık ancak yazın iş yoksa Sinaysa’ya gitmezdik. Ot biçme zamanlarında, Ağustos’ta gider mezirelikte otları biçer, kurutur, güzün köye inerdik. O biçilip kurutulan otları işler bittikten sonra imece yapıp köye taşır, kışın hayvanlara verirdik.

Babaannem kısa boylu, güzel yüzlüydü. Aynı zamanda ibadetine çok düşkün her zaman kuran okur ve namaz kılardı. Ben dünyaya geldiğim zaman yaşlılıktan beli bükülmüştü. Rahmetli dedem de öyleydi. Rükû halinde gibi yürürlrdi yolda. Bir müddet öylece gider, sonra durur, aniden bir diklenirdi ki, sanki kambur gezen o değil sanırdınız. Dedem vefat ettiğinde ben hafızlıkta 18 sayfa üzerinden gidiyordum. Biz üç erkek kardeşiz. Hepimizi babaannem büyüttü. Ben doğduktan birkaç ay sonra babaannem beni tahta beşiğimle birlikte yanına almış. O zamanlar tahta beşiklerin üzerine yatak serilir, yatağın ortasına bir delik açılır dağar dediğimiz konik şeklinde altı kapalı vazo gibi bir konulur. Çocuk kundaklanır, çişini ve kakasını yapacağı yer boş bırakılırdı. Komar yaprakları alınır, ateşe karşı biraz dağlanır, sonra bu yapraklar çocuğun haya yerlerine kıvrılarak yerleştirilirdi. Bazıları bu dağar dediğimiz sistemi tenekeden de yapardı. Çocuk işediği veya kakasını yaptığı zaman üzerindeki beze ya da yatağa hiçbir şekilde sıçramaz, dağar dediğimiz boşluktan aşağıya akardı. Böylece çocuğun hayâ yerlerinde pişik olmazdı. Çocuk kaldırılınca bu dağarın içindeki pislik tuvalete dökülür, temizlenir, aynı yere konurdu. Çocuk iplerle veya bezlerle bağlandığı için beşikten düşmezdi. Eski usul kundaklama diyelim buna.

Anne ve babamla hatta dedemle paylaşamadığımı babaannemle çok rahatlıkla paylaşabiliyordum.  Her istediğimi, derdimi ona söyleyebiliyordum onunla çok rahat ve sıkılmadan sohbet ede biliyordum. ve elinden geldiği kadar derdime çare bulmaya çalışıyordu. Sürekli dışarıda okuduğumuz için yağmur yağdığı zaman kuru bir yere gidinceye kadar elimdeki Kur’ân ıslanırdı. Yapraklar birbirine yapışırdı. Çok zaman yaprakları açıp da sayfamızı bulamazdık. O şekilde, yağmur biraz durduktan sonra eve gelirdik. Babaannem Kur’ân’ı ateşin karşısında kurutmaya çalışırdı. Bazen yaprakları çevirirken yapraklar yırtılırdı. Bu şekilde benim Kur’ân’ımın birçok yaprağı yırtıldı. Babaannem bunu görünce dayanamadı. Biri ona 5 lira harçlık vermiş. Uzun bir müddet parayı sakladı. En son Dernekpazarı’na giden birisine elindeki parayı verip, “Oğluma bir Kur’ân-ı Kerim al da gel” dedi. Dedemin Kur’ân’ı yeniydi, istedim vermedi. Babannem buna çok içerlemiş. Hatta dedeme, “Bir tane hafızlık  yapan  torunumuz var, ondan da Kur’ân’ını esirgedin.”  demiş. Bu yüzden o parayı verip de bana Kur’ân aldırdı.

Ertesi gün okumaya gittim. Eve gelince yeni Kur’ân’ı evde gördüm. Fakat bana alındığından haberim yok henüz. Babaanneme sordum, “Bu Kur’ân kimindir?”

“Bu Kur’ân senindir oğlum” dedi. O gece hevesimden sabaha kadar uyumadım ve ders çalıştım. 18 sayfaya kadar o Kur’ân’dan okudum. Dedem öldükten sonra, bana vermediği Kur’ân’ını aldım ve hafızlığı onunla bitirdim.        

Babaannem hiç türkü söylemezdi. Belki de bilmiyordu. Ama ben ağzından duymadım. Gencecik kız iken babası ve abisiyle Seydiyakup’a giden yayla yolunda kar yağışına tutulmuşlar. Aylardan Nisan. Kar öyle çok yağmış ki donmamak için sığınacak yer aramışlar  ama bulamamışlar. Gece olunca yola devam edememişler. Dinlenmek için oturdukları yerde yorgunluktan uyuyakalmışlar. Sabah babasıyla abisini uyandırmak için seslenince cevap alamamış. Bir süre uğraşmış ama hiçbir tepki alamamış. Babasıyla abisi orada, uyudukları yerde donarak ölmüşler ama babaannem ölmemiş. Çekeceği çilesi varmış Kelika'nın…

İdare lambası altında geceleri Kur’ân ezbere çalışırken babaannem benimle birlikte bekler, yastığın üstüne koyduğum lamba devrilip de etrafı yakmasın diye nöbet tutardı. Sonraları 5 numara gaz lambası girdi evimize. Sonra 7, sonra 14 numara. Bir de dışarıda yaktığımız deveci fenerimiz vardı. Parası olup da gaz alabilen löküs yakardı.

 

Ben yastığın üzerine koyduğum Kur’ân’dan ezber çalışırken arada bir kafam düşer, Kur’ân’ın üstünde uyuklardım. Yarım saat bir saat, artık ne kadar sonra olursa uyanır, kaldığım yerden devam ederdim. Babaannem pekenin üstünde oturur beni gözlerdi. Akşam yemekten sonra herkes aşhanada otururken ben başka odaya geçer, çalışırdım. Ev halkı yatınca babaannemin odasına geçer, orada derse devam ederdim. Kelika ben uyumadan uyumazdı…

Herkesten sonra yatar, bazen sahur vaktine kadar hiç uyumazdı. Teheccüd namazını kılar, bekler, ben sabah namazıyla birlikte derse gittikten sonra yatar uyurdu.

Hemen hemen herkesle iyi geçinirdi, bir tek Mehmet hariç. Babamdan ve annemden büyük olan bu adam evimize geldiğinde lambur lumbur konuşur, asar keser, herkesin sinirini bozardı. Bekçiydi bu adam, köyün bekçisi, millet biraz da korkardı ondan. O da bundan cesaret alır, herkese karşı üst perdeden konuşurdu. Babaannem sevmemekte haklıydı bu adamı. O yıllarda değil ama babaannem öldükten sonra bir gün bu Mehmet denen adama, “Bana bak! Bu eve geldiğinde adam gibi oturacaksın, öyle efelik falan taslamak yok. Bir daha olmasın.” diye kızmıştım. Çok zoruna gitmiş, “sen bana karşı mı geliyorsun?” diye bağırmıştı. Sonra da gidip babama şikayet etmişti beni: “Oğlunu terbiye et, bana karşı çıkmasın.”

Babam, “Ben onu yeterince terbiye ettim. Mutlaka damarına bastın, o yüzden sana karşı gelmiştir.” dedi. Oydu, köyün bekçisi Mehmet, bir daha eskisi gibi konuşmadı evimizde.

Malı mülkü yerindeydi Kelika’nın. Abisiyle babası donarak ölünce mallar hep ona kalmıştı. Dedemle evlendikten sonra mallarının idaresini babama, yani üvey oğluna bıraktı. “Kocam benden önce ölürse bana kim bakacak?” düşüncesiyle babamın ona bakması için yerlerini ona vermiş olabilir. 6-7 dekar tarla, mezirelikte birkaç dönüm çayır, 5-6 dekar orman arazisi, köydeki ev bir de. Dünya malında gözü yoktu desem yeridir. Hoş, gözü olsa ne olur? Yaşlı kadın Kelika. Yiyemedikten sonra malın olsa ne olur!

Annemle zaman zaman tartışırdı Kelika. Annem ters bir kadındı. Öz babaannem ağzı var dili yok, mülayim bir kadın olduğundan annem onunla hiçbir sorun yaşamadı. Kelika öyle değildi, sözünü sakınmaz, lafı gediğine oturturdu. Annemin huyu da ondan aşağı kalmazdı. Bazen ciddi tartıştıkları da olurdu. Annem olay büyümesin diye bir iş çıkarır, çıkar giderdi. O zamanlar gelinler kaynanalarına ses çıkaramazdı. Sesi çok çıkana haddi bildirilirdi.

Kelika’nın ölümü çok bunaltıcı oldu. Son aylarında hastalıktan yatağa düşünce, evdeki herkese illallah dedirtti. Her odada bir yatak bulunurdu onun için. “Beni şu odaya götürün”, “Burda bunaldım, başka yere götürün”, “Siz beni burada boğacak mısınız?” , “Bana hiç bakmıyorsunuz, siz beni öldüreceksiniz.” gibi laflarıyla hem anneme hem babama gece gündüz nöbet tutturdu. Yarım saatte bir, bir odadan başka bir odaya taşıdıklarını hatırlıyorum babaannemi. Önceleri yatakla birlikte taşıdılar, baktılar sürekli oda değiştiriyor, her odaya bir yatak kurup taşımaya karar verdiler.

Neden bilmem, ölümünü hatırlamıyorum Kelika’nın. Kambur yürüyüşü kalmış hafızamda. Bir de ben hafızlığa çalışırken beni beklemesi geceleri…