Anasayfa Müzik Eleni Karaindrou: "Yaratıcılık Aşk Gbidir"
Eleni Karaindrou: "Yaratıcılık Aşk Gbidir" PDF Yazdır E-posta
Yazar Administrator   
Perşembe, 04 Şubat 2010 16:15

"Komşumuz için ağlamayı bilmiyoruz, işte bütün sorun bu"

"Euripides'in, Troyalı Kadınlar'daki bir dizesinden esinlenip bestelediğim "Köklerinden Kopartılan İçin Ağıt"ı geçen yıl Atina konserinde seslendirdim. Kulise bir doktor hanım geldi "Eleni, konser hayata bakışımı değiştirdi, komşum için de ağlayabileceğimi gördüm" dedi. 3 bin yıl sonra bugün de dünyanın her köşesinde yüzbinlerce kişi topraklarından koparılıyor. Ve bugün kimse komşusu için ağlamıyor."




Eleni Karaindrou ismi bazıları için Leyleğin Geciken Adımı, bazıları için Ağlayan Çayır, bazıları için Ulis'in Bakışı, bazıları için de Sonsuzluk ve Bir Gün demek. Bu filmlerin ortak teması Theo angelopulos'a ait olması. Angelopulos son filmi Zamanın Tozu'nda da Karaindrou ile çalıştı ve ortaya şahane bir eser daha çıktı. Yönetmen-müzisyen birlikteliği deyince benim aklıma öncelilkle Kieslowski-Presnier, daha sonra Tornatore-Morricone gelir. Sonsuzluk ve Bir Gün filmiyle aklıma kazınan Eleni Karaindrou ismi, hakkında bilgi sahibi olmak için araştırma yapacak kadar güçlüydü. Sanatçının içten dünyasından ipuçları sunan röportajlarını biraraya getirerek okuyucularımıza da sunmayı bir görev biliyorum. Röportajlar, tarih sırasına göre dizilmiş olup, metinlerin sonunda alıntı yapılan kaynaklar verilmiştir. Buyurunuz!  




'Beste yaparken her şeyi unuturum'

 Angelopoulos filmi 'Dust of Time'ın Eleni Karaindrou imzalı soundtrack albümü çıktı. Anadolu'nun sesini içinde hissettiğini söyleyen Karaindrou, 'Beste yaparken bildiğim her şeyi unuturum. Zihnim boş bir levha gibi olur. Müziğimde sınırlar yok' diyor

 

Yunanistan'ın büyük bestecilerinden Eleni Karaindrou, ünlü yönetmen Theo Angelopoulos'un filminin soundtrack albümü 'Dust of Time'ın tanıtımı için çok sevdiği İstanbul'daydı. Karaindrou-Angelopoulos ikilisinin 27 yıldır süren ortaklığının sekizinci çalışması 'Dust of Time' yayımlandığında dünyaca ünlü Time dergisi 'Eleni Karaindrou, Yunanistan'ın yaşayan en değerli bestecisi' ifadesini kullandı. Karaindrou, Angelopoulos'un filmlerinin yanı sıra tiyatro için de müzikler yapıyor. Çağdaş müzik kulvarında yer alan, ancak çalışmalarında geleneksel melodi  ve enstrümanlardan vazgeçmeyen Karaindrou ile besteleri üzerine konuştuk.

 

 - Geleneksel müzikler üzerine çalışan etnomüzikoloji alanında eğitiminiz var. Bu durum müziğe bakış açınızı değiştirdi mi?

- Müziğe yedi yaşımda, klasik Batı müziği eğitimi alarak başladım. 10 yaşıma geldğimde sürekli doğaçlamalar yapıyordum. Caz, klasik, çağdaş müzik üzerine çalıştım. Sonra Fransa'ya gittim ve Paris'te etnomüzikoloji bölümü ile karşılaştım, ilgimi çekti ve bu alanda çalıştım. Ancak müzikolog değilim. Etnomüzikolojinin bana en büyük katkısı geleneksel müziğe, sözlü geleneğe dair bakış açımı değiştirmiş olmasıdır, ilginçtir.

Müzikoloji müzik türlerini anlamaya yarayan bir alan, bir anahtar... Daha sonra kendi topraklarımdaki sözlü geleneği anlamama yardımcı oldu. Sonuçta müziğimde bu durumun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Daha donanımlı olmamı sağladı. Bu kültüre daha da yaklaşmamın nedeni oldu diyebilirim. Bir müzisyen için önemli ve farklı bir deneyimdir bu, bütün enstrmanları kullanmak, kanun, ney, santur..


.

- Müziğinizde geleneksel ezgiler ve enstrümanların etkisi yoğun hissediliyor.

- Beste yaparken çok şey biliyor olsam da o an her şeyi unutuyorum, unutmak zorundayım. Zihnim boş bir levha gibi. Ancak bu söylediğinizde haklısınız. Müziğimde ve orkestramda klasik müzik var ancak, bir taraftan da buzuki'den, ney'den, santur gibi enstrümanlardan vazgeçemiyorum. Müziğimi sınırlandıran bir şey yok. O orkestrayı neden öyle kurguladım, neden orada o geleneksel enstrümanı kullandın, detaya girmiyorum, her şey içgüdüsel gelişiyor. Bir ressamın paleti kullandığı gibi kullanıyorum enstrümanları, sanatta bir bilim adamı gibi davranırsanız sanat insanı olmaktan çıkarsınız. Ben geleneksel müzikçi değilim, çağdaş müzik sanatçısıyım. Taksimleri çok iyi biliyorum, yaptığım müzikte de doğaçlama çok kullanıyorum. Geleneksel müzikleri dinlemekten büyük keyif alıyorum. Dünyanın her yerinden farklı renkleri bulmaya çalışıyorum. Japonya, Çin, hatta Türkiye'nin her tarafından geleneksel müziğe ait çok fazla kayıt var elimde.

- Türkiye'deki müzikseverler, özellikle belirli bir kitle melodilerinizi, müziğinizi çok iyi biliyor ve seviyor. Burada tanınıyor ve seviliyor olmak nasıl bir duygu?  

- Çok hoşuma gidiyor. Anadolulu hissediyorum kendimi. Ailem Asyalı. Anadolu'nun birçok sesini içimde hissediyorum. Dolayısıyla damarlarımda da o kan var.

- Müziğinizde enstrümanlardan olmazsa olmaz dediğiniz var mı?

- Bütün enstrümanları seviyorum. Seçim yapmamı sağlayan his bana rehberlik yapıyor. Bu kimi zaman obua, kimi zaman lir olabiliriyor. Kesin bir şey yok. Ancak yaylı orkestra sanırım olmazsa olmazlarımdan... Yaylı sazları mutlaka kullanıyorum. Geleneksel müziklerden etkilendiğimi hissedebilirsiniz, bu bağlamda müziğimde keşfedilmeyi bekleyen çok şey var.

- Yeni projeleriniz neler olacak?

- Geçtiğimiz eylül ayında Jan Garbarek, Anuour Brahem'le Frankfurt senfoni orkestrası ile birlikte çaldık. Müthiş ilgi gördü, uzun süre ayakta alkışlandı. Bu projemizi albüm yapmak arzusundayız.

Arzu Haksun Güvenilir (Radikal - 20 Mayıs 2009)

 

 

"Ulis'in Bakışı nedir? İnsanlığın Kaybolmuş Masumiyeti"

Müzisyen Eleni Karaindrou geçtiğimiz günlerde bir konser için İstanbul'daydı. Daha çok Theo Angelopoulos'un filmleri için yaptığı müziklerle tanınan bestecinin çalışmaları genellikle göç ve göçe maruz bırakılanlar üzerine. Bu tema, çalıştığı filmlerin yanı sıra Troya'lı Kadınlar gibi Antik Yunan tragedyalarına kadar kendini gösteriyor. İşin ilginç yanı hikâye ya da görüntüyü müzikal bir dille ifade etmeyi kendinin seçmemiş olması.

Aslında insanlar benim için karar verdi. Benim planlarım arasında film için müzik yapmak yoktu. Başlarda piyanist olmayı düşünüyordum ve doğaçlamalar yapıyordum. Sonraları anladım ki doğaçlama çok ilginç bir şeymiş ve hatta bir tür kompozisyon olduğunu söyleyebilirim. Paris'teki eğitimimin bitmesi ve dikta rejiminin sona ermesiyle Yunanistan'a döndüm. Yunanistan'daki pek çok yönetmen arkadaşım film müziği yapmam gerektiğini çünkü bu yönde bir yeteneğim olduğunu söylediler. Piyanodaki doğaçlamalarımı dinliyorlardı. Sıklıkla söyledikleri şuydu: "Müziğin, doğaçlamaların görüntüler yaratıyor. Böyle bir yeteneğin var ve mutlaka bunu yapmalısın." İlk çalışmam gerçi sinema için değil tiyatro içindi. İyi bir sonuç elde ettim. İyi de eleştiriler yazıldı. Ardından genç bir arkadaşım (Christophoros Christophis) ilk filmi "Wandering"  için müzik yapmamı istedi. Film göç etmiş Yunanlar, diaspora hakkındaydı. Müziği besteledim fakat sonuçtan hiç emin değildim. İyi olmadı diye korkmuştum. Filmin montajı bittiğinde yönetmen sonuçtan oldukça etkilendi. Beni aradı ve muhteşem olduğunu söyledi. Ben de çok mutlu oldum tabii çünkü başladığımda yapabileceğimi hiç sanmıyordum.

Ardından başka bir film, derken başka bir film ve yeni aynı yönetmenin bir diğer filmi "Rosa". Bu film bana Angelopoulos'la tanışma fırsatını getirdi. "Rosa" dolayısıyla Selanik Film Festivali'ne katılmıştım. Angelopoulos da festival jürisi başkanıydı. Müziğimi dinledi ve çok beğendi. En İyi Film Müziği Ödülü'nü bana verdi ve bir sonraki yıl çekeceği film için birlikte çalışmayı teklif etti. Böylece "Kitara'ya Yolculuk" filmi için çalışmaya başladım. 

 

Film ve tiyatro için çalışmalarınız paralel olarak ilerlemekte. Benzerlikler olmasına rağmen farklı anlatım biçimleri söz konusu.

Mutlaka farklı tarihsel dönemleri düşünmek zorundasınız. Örneğin, Shakespeare, Çehov ya da Goldoni için müzik yazacaksanız duygularınızı ve oyunun fikrini ifade ederken, tarihten, o dönemden hareket etmek zorundasınız. Bu bazen çok zorlayıcı olabilir, çünkü kendinizi olup bitenin içinde bulmanız gerekir. Demek istediğim, stilim ve müzik yazışımda esneklik olmalı. Ama aynı zamanda karakterimi de içinde bulundurmalıyım. Sinemadan bir diğer farkı ise kolektif bir çalışma olması. Sadece oyun ve yazar değil, yönetmen ve oyuncuları da göz önünde bulundurmalısınız. Müziği yazarken çok hassas ve zekice davranmanız gerekir. Müzik her zaman aynıdır ama her gece performans değişir. Canlılar, hareket eden birileri söz konusu.

Burada tanınmanız daha çok Angelopoulos'un filmi "Ulis'in Bakışı" ile oldu diye düşünüyorum. Film için bestelediğiniz temaya sanıyorum artık hepimiz oldukça aşinayız.  Biraz bu çalışmanızdan bahseder misiniz? Senaryo üzerine mi çalıştınız yoksa görüntü üzerine mi?

Angelopulos'un sesinden bütün hikâyeyi dinledim. Bu benim için çok önemli çünkü ben bir müzisyenim. Duyduğum kelimelerin altında yatanın ne olduğunu hissedebiliyorum. Ayın zamanda sessizlikler, hareketler, filme dair pek çok şey yönetmenin iç dünyasıyla ilgili bilgiler veriyor. "Ulis'in Bakış"'ndaki tutumumu Angelopoulos'tan filmin hikâyesini dinlemem belirledi. Genellikle senaryodan sonra beste yapıyorum. Bazen de sadece onun hikâyesi üzerine müzik yazıyorum. "Ulis'in Bakış"nda çekimler başlamadan besteyi yapmıştım. Kafamda bir fikir oluşmuştu. Synthesizerımda doğaçlama yapıyordum ve tamamı - 17 dakika - o sırada ortaya çıktı. İlk dakikasından itibaren aklımda sadece Kim Kashkashian vardı. Kim Kashkashian, Ermeni asıllı bir Amerikalı. Muhteşem bir viyola sanatçısı. Bu iş için onu düşünmüştüm, çünkü Kim'le birkaç sene öncesinde, Münih'te  ECM'in kurucusu Manfred Eicher vasıtasıyla tanışmıştık. Manfred Eicher Kim'le aramızdaki benzerliği hissetmişti ve birlikte çalışmamız kafasında şekillenmişti. Tabii bu işbirliği benim "Ulis'in Bakışı"nın öyküsünü dinlememle ortaya çıktı. "Ulis'in Bakışı nedir?" diye düşündüm. Ana fiki,r masumiyetin kayboluşuydu; insanlığın kaybolmuş masumiyeti. Bu fikir doğrultusunda kendi iç dünyamda bir şeyler bulmaya çalıştım; ben de acı yaratan bir şeyler. Kim'i düşünüyordum, çünkü onun bakışında bütün o masumiyet vardı. Hatta hayatımda tanıştığım en iyi insan diyebilirim. O muhteşem bir müzisyen çünkü aynı muhteşemlikte bir ruha sahip.

Müziğinizde geleneksel Yunan sazlarını da kullanıyorsunuz. Çalışmalarınızda geleneksel Yunan müziğinin de etkisi olsa gerek.

Müziğimi oluşturan öğeler sadece geleneksel sazlar ya da çok iyi bildiğim sözlü müzik geleneği (oral tradition) değil. Klasik müzik konservatuarındaki 17 yıllık çalışmalarımın müziğim üzerindeki etkisi büyük. En büyük etkinin klasik ya da  Avrupa müziğiyle ilgili formasyonum olduğunu söyleyebilirim. Aynı zamanda cazdan da etkilendim. Fransa'da 7 yıl süren eğitimim sırasında tanıştığım cazcı arkadaşlarım sayesinde iyi deneyimlerim oldu. Konserleri takip ediyordum ve özellikle de oradaki otantik caz müziğinden oldukça etkilendim. Müziğimi oluşturan öğelerden söz edecek olursam, aslında her şeyin bir karışımı olduğunu söyleyebilirim. Bütün besteciler gibi pek çok şeyle ilgili anılarım, hatırladıklarım var. Çünkü şimdilerde müziğin bir sınırı yok. Hindistan müziği ile de bir bağlantı kurabilirsiniz ya da İskoçya, İrlanda müziğiyle ki İrlanda müziğini çok severim.

Düşünüyorum da ilk bestelerimde dahi çeşitli renkleri karıştırmaktan çok hoşlanmıştım. Klasik müzik orkestrası ve sazlarıyla paralel olarak kimi zaman santur, akordeon, kanun gibi renkleri de müziğime kattım. Bütün bu renkler zaten Akdeniz'in ortak değerleri. Kuşkusuz sizin de bu sazlara sahip olduğunuzu biliyorum. Hatta, santurun bir türü Balkanlar'da da mevcut. Tüm bu bahsettiklerim birer yansıma olarak değil de içgüdüsel olarak müziğimde yer alıyor. Bunlar üzerine düşünmüyorum sadece aklıma geliveriyorlar.

Dağların arasında bir köy olan  Teichio'da doğmuşsunuz. Oradaki seslerin ya da sözlü müzik geleneğinin önemi Paris'te etnomüzikoloji öğrenimi gördüğünüz yıllarda ortaya çıkmış olabilir mi?

Çok müstesna bir yaşamım olduğunu düşünüyorum; sürekli yer değiştiriyordum. Çocukluğumda 7 yılım, özgürlük ve barışın hakim olduğu harika bir köyde geçti. Elektrik, radyo, hiçbir şey yoktu. Doğanın sesini duyuyordum, bir de dedemin mandolinini. Ve köydeki kadınlardan çok sesli şarkılar dinliyordum. Harikaydı.

Daha sonra başka bir şehre taşındık ve hayatım tamamen değişti. Sadece sesler ve kokular değildi değişen. Bir açık hava sinemasının yanında yaşamaya başlamıştık. Ben de ilk akşamdan başlayarak filmleri takip eder oldum. Anna Karenina gösteriliyordu. Çok çılgınca bir şeydi. Çocuktum ve hiç böyle bir deneyimim olmamıştı. Geceleri yatağımda yatarken oldukça tuhaf müzikler duyuyordum ki bunlar beni çok etkiledi. Gördüğünüz gibi her şey değişiyordu. Annemi kaybettim. Babam başka birisiyle evlendi ki onun da çok güzel bir piyanosu vardı. Piyanoyu ilk kez okulda görmüştüm ve ilk görüşte aşık oldum. Çok feci bir şeydi. O anı hiç unutamıyorum. Durum böyle olunca babama yalvardım: "Lütfen, lütfen bana bir hoca bul." Ne yapmak istediğini bilen bir çocuktum. Başından beri müziğe aşıktım.

Paris'e gittiğimde yeni bir çevrenin içine girdim, pek çok yenilikler... Stilim yavaş yavaş bütün bu anılar ve etkilendiğim şeyler doğrultusunda oluştu. Çocukluğumdan beri bir besteci olduğumu söyleyebilirim. Küçük küçük tabii. 10 yaşındayken piyanoda doğaçlamalar yapıyordum. Etrafımda beni dinleyenler "bu çocukta bir şeyler var" diyorlardı. Sonraları bunu yapmayı çok sevdiğimin farkına vardım ve 18 yaşında ilk gerçek bestemi yaptım. Yazılı hale getirdim ve güzel bir akşam yemeğinin ardından arkadaşlarıma çaldım. İlk bestem bir şiirden aldığım ilhamla ortaya çıkmıştı. Şiiri de müzik kadar seviyordum. Ama şiiri bestelemedim, şiirden aldığım ilhamla bir beste yaptım. Elytis'in bir şiiriydi. Ama, tercümesi çok zor!

Bir ara Roman bir müzisyenle çalıştığınızı öğrendim. Bir flütçüydü galiba. İnanılmaz yetenekliler, fakat yazılı bir müziği çalmalarında ya da alışık olmadıkları şekilde 'yönetilmelerinde' sonuç ne olur, aklıma takılan sorulardan biri.

Evet, 1975'te. İlk albümlerimden biriydi. Onun için çok harika olabileceğini düşündüğüm bir melodi yazdım. Çok da kolay öğrenebilir diye düşündüm. Piyanomda çaldım ve kasete çekip ona verdim. Ertesi gün ya da birkaç gün sonra stüdyoda beraber çalacağımızı söyledim. Hatırladığım tek şey çok mutsuz olduğuydu! Beni sevmişti ama bunu öğrenmesi onun için imkânsızdı. Çünkü kendi stilinin tamamen dışındaydı. Stüdyoda artık ben de mutsuzdum!  Onu zorlamak istemiyordum; stilini sevdiğim için bu melodiyi yazmıştım ama ne yapacağımı da bilemez durumdaydım. Bir cümle ben çalıyordum o tekrar ediyordu, bir cümle ben çalıyordum o tekrar ediyordu, böyle böyle sonunda bitirdik. Bu da benim sözlü müzik geleneğinden gelen bir müzisyenle ilk ve son çalışmam oldu. Müziklerini çok seviyorum, ve saygı duyuyorum. Uzun yıllar radyoda Manos Hadjidakis'le bu müzisyenleri korumak ve müziklerini kayıt edip yok olmamasını sağlamak için çalıştık. Şimdi pek çoğu öldü, çünkü çok yaşlılardı. Bu geleneği bilen kalmış mıdır, bilemiyorum. Sosyal hayat oldukça değişti. Televizyon, teknoloji, artık bu geleneğin yaşamasına, tekrar üretilmesine izin vermiyor. Şimdi bir de etnik müzik fenomeni var. Büyük bir tartışma var bu konuda. Geçmiş, şimdilerde bu müziği seven gençlerle tekrar günümüze geliyor. Fakat ben sonuçlardan pek emin değilim. Her yerde aynı şeyler oluyor. Etnik öğeler taşıyan ya da etnik müzik olarak sunulan müziklerin hepsinin ilginç olduğuna inanmıyorum. İnandığım ve tutkuyla radyoda üzerine çalıştığım şey sözel müzik geleneğiydi. Paris'teki çalışmalarımdan biliyorum, gerçi hala var mıdır bilemiyorum ama sizin de harika bir sözel müzik geleneğiniz vardı. Ama eminim ki Türkiye'de de aynı şeyler oluyordur; yeni süreçler, sosyal koşulların değişmesi... Gerçek otantik müzik nedir ve gerçekten güzel müzik nedir? Çünkü otantik olan her müzik ilginç olmayabiliyor. Bu konuya dikkat edilmeli.

Son çalışmanız "Elegy Of The Uprooting". Albümde büyük bir orkestra ve koro eşliğinde neredeyse tüm çalışmalarınızdan örnekler görüyoruz.

"Elegy Of The Uprooting", kökleri kazınmış ya da yerinden edilmiş insanlar için bir ağıt. Bunlar mülteciler olabilir ya da yaşadığı ülke içinde buna maruz kalanlar olabilir. Örneğin kırsal bölgeden büyük şehre para kazanmak için gelen biri kendi küçük köyündeki renkleri, duyguları bulamaz ve gördüğü şiddet ya da hoş karşılanmamayla kendini köklerinden uzakta hisseder. Ben de konserimin başlığını Euripides'in trajedisi "Troya'lı Kadınlar"dan aldım. Çünkü, 2500 - 3000 yıl önce de tarih hep ayınıydı. Bu trajedide Yunanlar Troya'ya gelir ve her şeyi yok ederler. Erkekleri ve çocukları öldürürler. Kadınlar da yalnız başlarına başka bir ülkeye gitmek zorunda kalırlar. Bu kadınların durumu şiirsel bir dille harika bir şekilde anlatılmış.

Fark ettim ki bütün işlerim, kompozisyonlarım, seçtiğim yönetmenler hep bu konuyla ilgili. Örneğin sinemadaki ilk çalışmam: Wandering. Ya da Rosa: Rosa Luxemburg hakkındaydı. Daha sonra Angelopoulos'la olan filmler ki o her zaman mültecilerden bahseder. Sadece Angelopulos da değil, mesela çalıştığım başka bir film: "Happy Home Coming, Comrade". Film Macaristan'da, Yunanistan'da iç savaş varken Yunan mülteciler tarafından inşa edilmiş bir köyde geçiyor. O köye (Beloiannisz) gitmiştim. Orada 40 yıldır evlerinden, Yunanistan'dan uzakta yaşayan insanlar gördüm. Onların acılarını hissettim ve orkestra ve trompet için bir tema besteledim. Bugün televizyona baktığımda da gördüğüm şey aynı. Dünyada neler oluyor? Anneler ve çocukları hep bir yerden başka bir yere gitmek zorunda kalıyor. Burada bize acı veren bir şeyler var. (Kaynak: Volkan balkan Açık Radyo - 18/01/2007



ELENI KARAINDROU: "Komşumuz için ağlamayı bilmiyoruz, işte bütün sorun bu"

1972'de, Albaylar Cuntası döneminde Manos Hacıdakis'in yayımladığı "Acımasız 1945 Nisanı" albümü, müzik eleştirmenlerince Yunan müziğinde bir manifesto ve dönüm noktası kabul ediliyor. Hacıdakis, "Geçmişi silelim, Anadolu göçmenlerinin rebetiko'suyla çağdaş Yunan müziğini yeniden yaratalım" dediğinde siz 30 yaşında genç
bir piyanisttiniz. Müzik yaklaşımınız nasıldı, zaman içinde nasıl bir dönüşüm geçirdi?

- Tercihimi bu tarihten çok önce yapmıştım. Çocukluğumda, köyde babaannemin şarkılarıyla halk müziğini tanıdım. Konservatuvarda bir yandan emprovizasyonlar yapıyor, diğer yandan halk müziğini inceliyordum. Rebetikonun iki önemli ismi Markos Vamvakaris ve şarkıcı Satiria Bellau'yla tanıştım, plaklarını dinledim. Bu birikimle gittiğim Paris'te cazla tanıştım. Dünyadaki etnik müzikleri öğrendim. Müzikal yaklaşımım biçimlendi. Teodorakis ve Hacıdakis yepyeni bir müzik için harekete geçtiğinde, gönülden destekledim. Hacıdakis, Paris'e geldi, bizde kaldı, müzik birikimini benimle paylaştı, şevklendirdi. Atina'ya döndüğümde, beni Radyo 3'e aldı. Hacıdakis'e minnetrarım. Yerel müziği dönüştürme dehasını hep takdir ettim. Ben, klasikten, sözel gelenekten, cazdan ve etnik öğelerden beslenip, hep kendi müziğimi ürettim. Bestelerimde etnik müziği ya da geleneksel yaklaşımla yerel enstrümanları hiç kullanmadım. Sadece yerel renkler kullanırım. Çünkü bu DNA'ma işlenmiş. Sadece bir kez çok yetenekli bir Çingene kavalcı yazdığım ezgiyi seslendirdi. Bunu da parçalayarak kullandım. Orkestra eşliğinde buzuki kullandığımda, yerel temalar değil, benim müziğimdir çalınan. Hayat sürekli değişim içinde. Geleneği, anılarımızı dirilmeye çalışmak sonuçsuz bir çaba. Gençlerin rebetikoyu keşfetmesine, yerel müzikler dinlemesine itirazım yok. Ama geçmişin müziğini bugün yeniden üretmeye çalışmak anlamsız. Bu nedenle World Music akımı bir çıkmaz sokak. Yetmezmiş gibi yerel müziklere, global pazarlama için üniforma giydiriliyor.



Enstrüman seçimi, orkestrasyon yaklaşımınızda ne gibi değişim oldu?

- Tercihlerimde büyük değişiklik yok. Üslup, form ve enstrümanları hep duygularımla seçtim. Plan yapmadım. 1979'da diasporadaki Yunanları anlatan Wandering'e yazdığım ilk film müziğimde bugünkü gibi, klarnet, trompet, klavsen hatta santur var. 9/8'lik Zeybek ritmi kullandım. Nedeni sözcükle anlatılamaz, bu bir duygu. Jan Garbarek'i ilk dinlediğimde ağlamıştım. Acı çeken ruhu seziyorsunuz. Arıcı filmine müzik yazarken, bir sahnesindeki duyguyla saksofonun örtüşeceğini düşündüm. Angelopulos, caz, hatta deneysel caz çağrışımının filmin ana fikrine çok uzak olduğunu söyleyip, reddetti. "Mastreoni, bir Yunan öğretmeni oynuyorsa neden Garbarek göçmen ruhunun sesi olmasın. Babası Polonya'dan Norveç'e göçmüştü. Damarlarında, köklerinden koparılmış bir göçmenin DNA'sı dolaşıyor, ruhunda bu acı, hüzün var" dedim. Kabul etti. Harold Pinter'ın oyunları için yazdığım müziklerde özel bir atmosfer gerekiyordu. Soğuk, ürkünç. Bunun için synthesizer kullandım. Çello, obua tonlarını, günümüzün dünyasını yansıtacak soğuk, cam kırılmasına benzeyen sesleriyle harmanlamak istiyordum.

Mesajlı müziği sevmem ama müziğim muhaliftir

Hacıdakis'le Radyo 3'te derlediğiniz rebetikolar yayımlandı mı? Enstrüman kullanımı, vokal tekniği açısından sizi şaşırtan özellikler gördünüz mü?

- Biliyor musunuz, Hacıdakis'le beraber Radyo 3'te oluşturduğumuz bu arşivin neredeyse tümü yok oldu. Boş banda ihtiyaç oldukça sildiler. Bazılarını kurtarıp, Paris Ulusal Müzik Arşivi'ne teslim ettim. Rebetiko ruhu belki müziğimdeki soyutlamalara da yansımıştır. Belki diyorum, çünkü beste yaparken herşeyi unutup, iç sesime, sezgilerime kulak veririm.

İsminiz, müziğiniz adeta hüzün evrensel simgesi. "İnsan olmak başlıbaşına bir trajedidir, bunu kabul ettikçe insanlaşırsınız" diyenlerden misiniz, yoksa yoksa herşeye karşın
iyimserliğini koruyanlardan mı?

- İyimserim, hem de çok. Espri yapmayı, güldürmeyi severim. Felsefi, etik açıdan insanlığın neredeyse tükendiği bir dünyada yaşamak beni mutsuz ediyor. Yine de iyimserliğimi koruyup, insanlara yardım etmenin yollarını arıyorum. Dünyaya sırt çevirip neşeli olmak mümkün değil. Gelişmeleri izleyip köşemde kendimi yiyeceğime tepki veriyorum. Bestelerim yeryüzündeki acılara birer aynadır. Pankartla sokağa çıkamam. "Direniş" pankartı altında sanat yapamam. "Mesaj" veren müziği hiç sevmem. Müziğimle hayata muhalefet ediyorum. Dilerim, dinleyen, etkilenenler kanalıyla sorunların çözümüne küçük de olsa bir katkım oluyordur. Angelopoulos'un filmleri, müziğim bir tür günah çıkarma. Belki bana yaşam gücü veren bu. Belki müzikle kendimi keşfetme çabam, dinleyicilere de yardımcı oluyordur. Çin'den İskoçya'ya, konserde karşılaştığım gençler, müziğinizle hayatımı değiştirdiniz, diyor. Tabii ki abartıyorlar, yine de etkilenmişler. Euripides'in, Troyalı Kadınlar'daki bir dizesinden esinlenip bestelediğim "Köklerinden Kopartılan İçin Ağıt"ı geçen yıl Atina konserinde seslendirdim. Kulise bir doktor hanım geldi "Eleni, konser hayata bakışımı değiştirdi, komşum için de ağlayabileceğimi gördüm" dedi. 3 bin yıl sonra bugün de dünyanın her köşesinde yüzbinlerce kişi topraklarından koparılıyor. Ve bugün kimse komşusu için ağlamıyor.

1982'de yollarınız Angelopoulos'la kesişmese, müzik serüveniniz çok farklı gelişebilir miydi, neydi gelecekle ilgili planlarınız?

- Çoğu kez hayatı yönlendiren karşılaşmalardır. Angelopoulos'la karşılaşmam belirleyici rolü oldu. Doğaçlama yapıyor, klasik müzik ve oyun müziği yazıyordum, mutluydum. Film müziği alanında yeniydim, sadece bu alanda kalmayı hiç istemiyordum. Angelopoulos'la tanışmamızı sağlayan ikinci film müziğimdi. İlk filmlerinde hiç özgün müzik kullanmamıştı. Elinde kronometreyle stüdyoda çalışacak bir besteci istemiyordu. Üretim sürecini birlikte yaşayacağım koşullarda çalışmayı teklif etti. Tuhaftı, çünkü film çekilmeden yazıyordum müziği. Öyküyü anlatmasını istiyordum, sesini kaydediyordum. Bazen ses tonu, vurgu, duraklamalar sözcüklerden çok anlam taşır. Bu duygu doğrultusunda bestelerim. Senaryo okuyup, sinematografik beste yapmadım hiç. Görüntülerden esinlendim, özgürce besteledim. Angelopulos bir şair, filozof. Ondan çok etkilendim. Hayatımdaki ikinci belirleyici olay ECM'in kurucusu Manfred Eicher'le tanışmam. Prodüktör değil, fikir alışverişi yaptığım bir dost oldu.

Sevdiğime beste yapar, Güvenirsem konser veririm

Eicher'in keşfettiği Jan Garbarek, John Surman, Eberhard Weber seslerle dev tablolar boyar, bestelerine bu yönde isimler verir. Filmler, oyunlar bir yana, bestelerken görsel imgelerden esinlenir misiniz?

- Kesinlikle hayır. Angelopoulos'la tanışmadan önce de, sonra da böyleydi. Radyo 3'teki programlarımda Schubert, Şostakoviç çaldığımda görüntüler hayal ederdim. Beste yapmaya başlayınca görsel imgelerle ilişkim koptu. Esin kaynağım görsellik değil, fikirler, duygular oldu.

Oyun, film, TV için siparişler olmasa bu kadar verimli bir besteci olur muydunuz, gününüz nasıl geçer?

- Yaşamak her şeyden önemli. Dostlarım, ailem, oğlum (üniversitede siyaset felsefesi dersleri veriyor) ve iki torunum... Vazgeçemeyeceklerimi şöyle sıralayabilirim: Piyano, çünkü o sesim. Denize yakın olmak, piyanodan görmek isterim. Doğduğum köydeki evimizdeysek, hergün mutlaka eşimle dağda yürüyüşe çıkarız. Telefonu, gereksiz konuşmaları sevmem. Menajerle çalışmam. Konser, beste tekliflerini insani temasların ışığında değerlendiririm. Mesela, Türkiye'den birçok konser teklifi aldım. Reddettim. Bu konseri Vecdi Sayar'ı tanıdığım, sevdiğim, güvendiğim için kabul ettim. Konserlerim az ve öz olmalı. Yılda bir, iki konser veririm. Çoğunlukla orkestrayla çalarım. İlham kaynağım siparişler değil, müzikçiler. Kişiyi, projeyi seversem teklifi kabul eder, müziği kendim için yazarım. Mesela 1988'de Münih'te tanıştığım viyolacı Kim Kashkashian, Puslu Manzaralar'ı dinlemişti, dost olduk. İnsanoğlunun yitirdiği saflığı anlatan Ulis'in Bakışı'nı müziklemem gerekince ilk aklıma gelen ses onun viyolasıydı. 17 dakikalık bestemi yorumladı. Üç yıl sonra konser için bir eser daha yazdım ona.

Angelopoulos'la ilişkinizi karşılıklı bağımlılık ve özgürlük yaşadığınız, sevdiğinin dünyası içinde kaybolan bir aşk öyküsüne benzetiyorsunuz. Aragon ünlü şiirinde "mutlu aşk yoktur" der. Günün birinde tüm aşkları, yani film, oyun, TV gibi programatik müzikleri bir kenara bırakıp, tek başınıza keşif serüvenine çıkma ihtimali var mı?

- Müziğime programatik denemez. Özgürlüğümden asla vazgeçmem. Goldoni, Çehov ya da Sheakspeare oyunu için bestemde bile benim iç sesimi duyarsınız. Müzik soyutlamadır. Metni sesle tarif etmem, kontrpuan yaparım.

Türk dinleyicileriniz internette sizin için "Felakette Yunanistan'dan ilk kurtarmamız gereken kişi" yazmış. Uzun yıllar plakçılarda durmaksızın müzikleriniz çaldı. Türk dinleyicilerden ilginç mesajlar alıyor musunuz?

- Çok duygulandım. (Susuyor, gözleri yaşarıyor) Teşekkür ederim. Yıllar önce geldiğimde Taksim'den Tünel'e cadde boyunca Arıcı'nın müzikleri çalıyordu. Aradan birkaç yıl geçti, Sonsuzluk ve Bir Gün'ün müziğini seslendiren Camerata'nın üyeleri İstanbul'a konsere geldi. Heyecanla arayıp "Biliyor musun Eleni, burada her yerde müziklerin çalıyor" dediler. Geçen gelişimde eşimle sokaklarda uzun uzun yürüdük. Tanıştığım Türk aydınlardan çok etkilendim. Aramızda ne kadar çok ortak nokta var...

Sahne korkusunu henüz yenemedi

Birlikte çalışmak istediğiniz Türk yönetmen ya da size ilham veren bir müzikçi, edebiyatçı oldu mu?

- Birkaç teklif aldım, yoğunluk nedeniyle gerçekleşemedi. Nazım Hikmet'in şiirlerini seviyorum ve ilham verici buluyorum.

Çok yakındığınız sahne korkusunu yenmenin bir yolunu buldunuz mu?

- Tek yardımcım izleyiciyle kurduğum sıcak iletişim. Geçen yıl antik Epidaurus Tiyatrosu'nda 13 bin kişinin önüne çıktığımda, piyanonun başına oturdum, ilk iki notadan sonra izliyecilerden çok güçlü bir "Biz buradayız, seninleyiz" mesajı geldiğini hissettim. Besteci için en heyecan verici an müziğiyle izleyici karşısına çıkmasıdır. Gerçekle yüzleşir. Ayrıca, sahnedeki diğer müzikçilerin katılımıyla özel bir ana dönüşür. Her konser ayrı bir tasarımdır, kesinlikle tekrarlamam. Gittiğim ülkelerin orkestralarıyla provalarda kültürü keşfederim. Müziğimle önce orkestrayı ikna edebilmem gerekir. Başardıysam, sorun yok demektir.

Türkiye'deki konserlerinizin repertuvarı hangi eserlerden oluşacak, solistleri belli mi?

- 35 yıldır birlikte çalıştığım, esin kaynağım obuacı Vangelis Christopoulos'la birlikte, kemençeci Socratis Sinopoulos, mandolinci Aristotelis Dimitriadis, genç akordeoncu Konstantinos Raptis ve İstanbul doğumlu piyanist Natalia Michailidou konser için Türkiye'ye gelecek. Türk orkestrası ve şefiyle çalacağım için mutluyum. Sahnede iki piyano olacak. Türkiye'deki ilk konserim olduğu için geçmişten bugüne tüm çalışmalarımdan örnekler sunacağız.
Konserlerin kaydedilmesi düşünülüyor mu?

- Her şeyi kaydedip dondurmaya, konserveleştirmeye o kadar alıştık ki hatıralarımız önemini kaybetti. Bu konserler de hatıralarımızda yaşasın.

ANGELOPOULOS'UN FİLMİNDE OYNAYACAK: Babası matematik öğretmeni. Dedesi gibi o da mandolin çalarmış. Kariandrou, 1942'de küçük bir köyde doğdu. 7 yaşında annesi öldü. Babası onu da alıp Atina'ya yerleşti. Karşılarında bir yazlık sinema vardı. Filmler gecede iki kez gösteriliyordu. Yasaklandığı halde, odasının perdesini aralayıp izlemeye başladı küçük kız. "Elektriğin, radyonun bulunmadığı bir köyden gelmiştik. Büyülenmiştim. İlk film Anna Karanina'ydı. Müziğinden çok etkilenmiştim." Evin bodrumunda keşfettiği piyanoyla müziğe başladı, 11 yaşında Atina Konservatuvarı'na girdi. Babası müzisyen olmasını istemiyordu. Bir yandan piyano eğitimi aldı, diğer yandan Atina Üniversitesi'nde arkeoloji ve felsefe okudu. Bestelediği bazı şarkılar popüler oldu. 1967'de Albaylar Cuntası darbe yapınca, oğlunu alıp Paris'e gitti. Sorbonne'da etnomüzikoloji, Scuola Cantorum'da orkestrasyon öğrenimi gördü. Yurduna demokrasi gelince geri döndü, Manos Hacıdakis'in yönettiği Radyo-3'te klasik müzik ve etnik müzik programları hazırlamaya başladı. Rebetiko arşivi oluşturdu. 1982'de ikinci film müziği Rosa ile Selanik Film Festivali'nde ödül aldı. Jüri başkanı Theo Angelopoulos'un teklifiyle bu tarihten sonra tüm filmlerinin müziğini yaptı. Yönetmenin yeni filminde ise kendini oynayacak. Bu arada tiyatro yönetmeni eşinin talebiyle başta Harold Pinter'ınkiler olmak üzere 35 oyun müziği yazdı. 20 civarında filmin müziklerini yaptı. Gerçek uluslararası şöhrete, 1990'da ECM tarafından keşfedilmesiyle kavuştu. Film ve oyun müziklerinden oluşan 6 albüm Amerika'dan Çin'e tüm dünyaya ulaştırdı. Albümleri yüksek satış rakamlarına ulaştı. Bu arada Fellini Ödülü dahil birçok ödül kazandı. 1996'da, İstanbul Film Festivali'nde jüri üyeliği yapmıştı. Geçen yılki Atina konseri "Elegy of the Uprooting" adıyla bu hafta piyasaya çıktı. (Kaynak: serhan Yedig - 12 Kasım 2006 / Hürriyet)

 



ELENI KARAINDROU: "Bütün müzisyenler biraz medyumdur"

Film biter, salondan çıkarsınız, ama müzikleri ruhunuza, bedeninize, aklınıza sinmiştir. Zaman geçer, belki filmin adını unutursunuz, ama üzerinize sinen müzik sizinledir. Yıllarca sokaklarda kulağınıza çarpar, "Eve gidip şu filmi bir kez daha izleyeyim," yerine "Gidip şu müziği dinleyeyim,'' dersiniz. Ben dedim. Eleni Karaindrou adı karlı bir kış günü, Theo Angelopoulos'un Leyleğin Geciken Adımı filminin çıkışında aklıma yazıldı. Yıllardır albümlerini dinlediğim halde onu hiç görmedim için de gerçek olduğundan şüphe duymaya başlamıştım ki... Ankara ve İstanbul'da vereceği iki konseri anlatmak için İstanbul'a geldiğini duydum. Buluştuk. Baştan söyleyeyim gerçekmiş. Etiyle kanıyla 64 yaşında, cin gibi, esprili, oradan oraya koştururken 20 yaşında gibi enerjik, "Merhaba,'' der demez iki torununun fotoğrafını gösterecek kadar tatlı bir babaanne. Müziğini anlatırken de coşkulu bir maestro. Ayrılırken mutlaka sarılıp fotoğraf çektirmek isteyecek kadar cana yakın... Müziğin sihirli bestecisi, Ege'den Uzakdoğu'ya kadar hayranlarını ağlattığı eserlerini anlattı.


Eleni Karaindrou, sizi görmesem gerçek olduğunuza inanamayacaktım. Yıllardır müziğinizi dinliyoruz, ama gerçek mi hayal mi olduğunuzu düşünmeye başlamıştık. Popüler olmak gibi bir merakınız yok galiba...

- Popüler olmayı zaten hiç sevmiyorum. Daha önce Türkiye'de bir konser organizasyonu olmadığı için de gelmem gerekmedi. Dolayısıyla tanışamadık. Bugüne kadar sadece Yunanistan'da değil Almanya, İngiltere, hatta Tayvan'da bile konser verdim. Ama yılda sadece tek konser veriyorum. Çok özel konserler yaptım. Hiç ajansım olmadı. Büyük orkestralar için besteler yaptığım için gittiğim ülkelerin devlet senfoni orkestralarıyla çalıyorum.

Angelopoulos'tan yeni film: Zamanın Tozu

Türkiye'den de çok konser teklif aldığınızı ama kabul etmediğinizi duyuyorduk. Bu kez hayır demediniz. Barış İçin Kuzey-Güney Müzisyenleri projesinin sizin için etkileyiciliği ne oldu?

- Bu konsere kadar Türkiye'den çeşitli ajanslardan 10'dan fazla teklif aldım. Acaba hangisi daha iyidir, diye düşünüyordum. İki yıl önce Vecdi Sayar beni aradı. Kendisini 12 yıl önce İstanbul Film Festivali jürisinde tanımıştım. Bu kez konser teklifi ondan gelince ben de kabul ettim. İki
yıldır bu organizasyon için çalışıyorlar. Böyle bir proje için para bulmak kolay değil. Sonuç için umutluyum.

Türkiye'de konser vermenin önemi var mı sizin için?

- Bu konserin aslında bütün konserlerden daha önce olması gerekiyordu. Onun için tabii ki benim için önemi büyük. İstanbul Film Festivali'ne katıldığım dönemde Türkleri tanıdım. Boğaz'da davet edildiğim bir evde elit kesimden bazı isimlerle tanışma fırsatım olmuştu. Onları çok sevdim. Sokaklarda albümlerimin çalındığını duymak da beni çok mutlu etmişti. Bütün bu duygularla bir gün mutlaka Türkiye'de konser vereceğimi hissediyordum.

Hiç Türkiye'den film müzikleri teklifi aldınız mı?

- Festivalden sonra yönetmen Yeşim Ustaoğlu ile görüşmek için bir kez daha İstanbul'a geldim. Daha sonar Berlin Film Festivalinde ödül alan filminin müziklerini besteleyecektim, ama biraz geç başlayınca birlikte çalışamadık. Çünkü o arada Angelopoulos yeni bir filmin çekimlerine başlamıştı ve bana teklif etti. İki işi birden yapamazdım. Ya Ustaoğlu'nun filmini yapacaktım ya da Angelopoulos'un... Onun bir filmi bana iki yıla mal oluyor. Bu süre içinde başka hiçbir işe kanalize olamıyorum. Çekimler değişik mevsimlerde oluyor, araya yağmur kar giriyor ve uzayabiliyor. Ben de bu süre içinde bunu bırakıp başka bir işe bakayım, diyemiyorum. Böylece tam Ustaoğlu ile yakınlaşma aşamasındaydık ama olmadı. Şimdi de Kanada'dan çok güzel bir senaryo için teklif aldım, Angelopoulos yine yetişti ve bir film için onunla anlaştım.

Angelopoulos ile yeni bir filme mi başladınız? Adı ne? Biraz anlatır mısınız?

- Adı Zamanın Tozu. Yine Angelopoulos'un kendi hayatından hareketle çektiği bir film. Onun sekizinci filmi. Filmin kahramanı İtalyan bir yönetmen. Yeni filminin müziklerini besteletecek. Angelopoulos ona, Eleni Karaindrou ile konuş, der. Bunu bu kadar yıl sonra bir onur olarak kabul ettim. Böylece bütün işlerimi bıraktım.

Sizinle yapılan bir söyleşide, Angelopoulos'la aramızda çok özel ve derin bir ilişki var. Onun dünyasına girip kendimi buldum, diyorsunuz. Nasıl bir dünya bu?

- Angelopoulos'la işbirliğimle kendi derinliklerime ve kendi özüme ulaştım. Çekimlerde müziği hiç yazmam sadece fikirler vardır. Ulis'in Bakışı'nda olduğu gibi müziği kaybolmuş bir saflıkla ele aldığım zaman önce kendi derinliklerime ulaşmam gerekiyordu ki sanatımın içinden bu sesleri
çıkarabileyim.

Angelopoulos'la dostluğum anlatılamaz, buna aşk da diyebilirsiniz


Biraz aşk gibi mi bu işbirliği? Eşiniz duymasın ama Angelopoulos'a aşık olduğunuzu düşündünüz mü hiç?

- Bir yönetmenle bir müzisyen arasındaki ilişki zaten sihirli bir özellik taşır. Bunu anlatmak kolay değil. Angelopoulos'un benim müziğimde uzun yıllar aradığı bir şeyi keşfettiğine inanıyorum. Kronometre ile stüdyoya giden müzik yapımcılarıyla ilgim yok benim. Onun da böyle bir arayışı vardı ve onu bende buldu. Aramızda ideolojik, estetik ve ruhsal bir ilişki var. Aşk nasıl anlatılamıyorsa müzikle-sinema arasındaki kimya da anlatılamaz. Böyle olunca Angelopoulos ile aramızdaki dostluğa da aşk diyebilirsiniz.

Angelopoulos, sizin müziklerinize "işte aradığım bu" diyor, peki siz film bittiğinde ben çekseydim ancak bu kadar iyi yapabilirdim, diyor musunuz?

- Hiçbir zaman. Kendi işimle ilgili düşünmem gereken o kadar çok şey var, böyle bir çabaya girmiyorum. Bir yaratıcıya olan sonsuz saygımdan dolayı ürettiği her şeye saygı duyuyorum. Tarkovski'nin filmleri için de aynı şeyi düşünüyorum.

Nasıl bir çalışma sisteminiz var? Senaryoyu Angelopoulos'la birlikte mi okuyorsunuz?

- Angelopoulos bana önce yavaş yavaş olayı anlatıyor. İkinci gün birkaç şey aha ilave ediyor. Bu sürede benim içimde de birtakım duygular oluşuyor ve bu anlatım içinden filmin ana konusunu çıkarmaya çalışıyorum. Bütün hikayeyi anlattıktan sonra da çoğunlukla hemen müziğe başlıyorum. Onun senaryoya neleri ekleyeceğine emin olmadan birçok uzun eser yazıyorum. İkimiz de bu müziğin içine nelerin dahil edilip edilmeyeceğini bilmiyoruz. Bütün müzisyenlerin biraz medyum olduğuna inanıyorum. Bu bende de var. Angelopoulos bazen temalarımı hemen anlıyor, hissediyor ve uyguluyor. Bazen de üstünde düşünüyor. Düşüncelerin bende yarattığı duyguları müzikle dışarıya veriyorum. Stüdyoya girip kronometre ile plan yapmıyorum. Bazı temaları dinledikten sonra o tema üzerine de bazı sahneler çekiyor. Arıcı filminde vals sahnesi böyle oluştu. Aramızda karşılıklı bir etkileşim sözkonusu. Bundan yola çıkarsak bir aşk sözkonusu olabilir ama bu sadece işimizle ilgili... İkimiz de işimizi aşkla yapıyoruz. Bu duyguyu başkalarıyla da yaşıyorum.

Kimlerle mesela?

- Kendimden o kadar çok veriyorum ki yaşamla ilgili başka duygular da gelişiyor. Bunlardan biri 20 yıl önce eşimle yaşadığım ilişkiydi, bunun üzerine de evlendik. Ayrıca ECM Plak Şirketi'nin sahibi Maffred Eicher ile de aramızda çok özel bir ilişki var. Benim müziğimi keşfetti ve bütün dünyaya tanıttı, ona borçluyum. Benim için her şeyden en önce ailem gelir. Ondan sonra da Angelopoulos ve Eicher...

Eşiniz tiyatro yönetmeni Antonis Antypas'a onun için bir beste yaparken mi aşık oldunuz?

- Evet. Eşim bir oyun için beste yapmamı istedi. Bu şekilde yakınlaştık. Şimdi de yine onun için Euripides'in yazdığı Troyalı Kadınlar oyununun müziklerini besteledim. Fantastik bir eser oldu. Eşimle birlikte de 23 oyunda birlikte çalıştık.

Antonis Antypas ikinci eşiniz sanırım, 20 yıl önce evlendiğinize göre...

- Evet, oğlumun babası olan ilk eşimle 19 yaşında evlendim. Ama şimdiki eşim hepsinden iyi çıktı (Kahkahalar...)

Çıplak ayakla yürüdüm, genç kaldım!


Yaşınızı hiç göstermiyorsunuz. Sizi gören Eleni Karaindrou'nun kızkardeşi zannedebilir. Gençlik sırrınız köy hayatı ve müzik mi?

- Sanırım bunun sırrı iyi kalpli olmak ve sevgi... Sevgi, çocuk olarak saf ve bozulmadan kalmanızın en önemli kaynağı. Anne ve babama da borçluyum herhalde. Bir de çocukken doğduğum köy Teichio'da çıplak ayakla dolaşırdım. Çıplak ayakla gezmenin insanın genç kalmasında önemli bir etkisi olduğuna inanıyorum. Şimdi bile evde hiç ayakkabı giymem. Ve hala dağlarda yürüyüşlere çıkıyorum, ama ayakkabıyla... Annem ben yedi yaşında öldü. Babam ona çok aşıktı ve evle birlikte bütün eşyaları satarak Atina'ya taşındık. Ben yıllar sonra o evi ve komşumuzun evini tekrar satın aldım, orada da piyanom var, sık sık gidiyorum. Babamın da 90 yaşına kadar yaşamasını evin bahçesinde çeşitli ağaçlar yetiştirme heyecanıyla sağladım.

Bir ağaç olsaydınız, hangi ağaç olurdunuz ?
- Kiraz ağacı...

Angelopoulos sizin bu hayat hikayenizden etkilenip bir film yapmayı düşünmedi mi hiç?

- Hayır, Angelopoulos benim köyümü hiç görmedi, ama filmlerinde konu olan köyler aynı benim köyüme benziyor. Taş evler, orman ve sis var.

Müziğinizi birçok kişi gözyaşlarıyla dinliyor. Dinlerken sizi ağlatan eserler var mı?

- Yaşanan olaylar beni duygulandırıyor ve onlar için ağlıyorum. Belki de müziğim bu olayların sonucu ortaya çıkıyor. Gençken pek çok eser için çok ağlardım. Özellikle klasik müzik dinlerken. Chopin'in prelüdleri, Çaykovski'nin eserleri, Beethoven'in 7. Senfonisi... Tam tam tammmm... Müzik içimizi temizleme aracıdır. Bir müzik aracılığıyla ağladığımızda özgürlüğe ulaşmak için bir nedenimiz olur ve müzik bizi oraya götürür. (Kaynak: Figen Yanık / 12 Kasım 2006 / Sabah)

 

Karaindrou: "Yaratıcılık aşk gibidir"



1942 doğumlu. Atina ve Paris'te klasik eğitim almış bir piyanist ve besteci. Şiir ve tiyatro tutkunu, etno - müzikoloji uzmanı. Yunanlı yönetmen Angelopoulos'un filmlerini onun müziği olmadan düşünmek imkansız. Ama onun besteleri "film müziği" janrını fazlasıyla aşıyor. İstanbul Film Festivali'nde Altın Lale jüri üyesi olan Eleni Karaindrou ile, hayranları her geçen gün artan müziğinin sırlarını konuştuk.

Eleni Karaindrou'nun ECM şirketinden çıkan üç film müziği albümünü, Leyleğin Adımı, Film Müzikleri ve Ülis'in Bakışı'nı dinleyen bütün Avrupalı müzik eleştirmenleri aynı fikirde: Bu besteler sadece film müziği sınırlarını aşmakla kalmıyor, hepsi de kendi başına yapıtlar olarak ayakta durabilir.
Bu eserlerin üçü de, Yunanistan'ın en ünlü yönetmeni Theo Angelopoulos'un filmleri için bestelenmiş. Ama bugün en az bu filmler kadar hatta daha da çok tanınıyorlar; üstelik sadece Avrupa'da değil. Leyleğin Adımı Çin'de en çok aranan ve satılan plaklar arasında. Türkiye'de bir çok sinemaseverin CD kolleksiyonunda, onun plaklarını bulabilirsiniz.

Ama o ısrarla, film projelerine hizmet etmekten başka şey düşünmediğini, kendini başka bir yaratıcının dünyasına tamamen bırakmaktan hoşlandığını, kendi kimliğini de böyle bulduğunu söylüyor.

Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde Altın Lale jüri üyesi olarak bulunduğu günlerde yaptığımız sohbette, alışılmış tanımların dışına taşan güçlü müziğini niçin sinemayla sınırladığını sordum.
"Bu bir sınır değil ki" diye cevap verdi; "Hem bağlısınız, hem özgür. Tıpkı aşk gibi. Üstelik bu bir teori değil, benim yaşadığım bir gerçek. Başka bir yaratıcının dünyaya bakışı size dokunmalı, ama kendinizden yola çıkmalısınız. Aşk da başka birisinin aleminde kendinizi kaybederek kendinizi bulmak değil midir?"

Eleni Karaindrou bütün özgürlüklerde bir sınır olduğuna inanıyor; hiç bir zaman müziğinin bağımsızlığını düşünmediğini, çalıştığı projeye kendini tam olarak verdiğini söylüyor. Ona göre "Sanatçı hiç bir zaman kendini kaybetmekten korkmamalı."

Belki de bu nedenle Angelopoulos'un filmlerini müzikle süslemek yerine, adeta müzikle yeniden yaratmış. Alman müzik eleştirmeni Frank Heckert'in şu sözleri bu açıdan anlamlı: "Bu melodiler öyle güçlü ki, Angelopoulos'un hiç bir filmini görmediğim halde, gözlerimi kapatarak, görmüş kadar oluyorum."

Görsellikle müziğin bu mükemmel buluşması ECM plak şirketinin kurucusu ve prodüktör Manfred Eicher'i de etkilemiş olmalı ki, o da kendisini bu müziğin dünyaya en iyi şekilde tanıtılmasına adamış. Karaindrou'nun uluslararası şöhretini başlatan 1991 tarihli Film Müzikleri albümü tamamen onun düzenlediği bir seçme.





Eleni Karaindrou kendisi için sanatın ve hayatın tamamen böyle karşılaşmalara dayalı olduğunu söylüyor. Angelopoulos ile tanışması da, belki hayatının en önemli karşılaşması olmuş.

"Genç bir Yunanlı yönetmenin, Christoforis'in Rosa adlı filminin müziğini yapmıştım ve 1982'de Selanik Film Festivali'ne katıldık. Angelopoulos jüri başkanıydı. Bana büyük ödülü verdi ve birlikte çalışmayı teklif etti."

Angelopoulos'la ilişkisini "Beraber bir yolculuğua çıktık" diye tanımlıyor; müzik bestelediği ilk Angelopulos filminin adı da Kitera'ya Yolculuk.

"Onunla bu yolculuğu yapmasam, müziğimde bu sonuçları alamazdım. Aramızda çok özel ve derin bir ilişki var. O daha senaryolarını yazmaya bile başlamadan önce, uzun uzun konuşuruz, yaratıcı süreci paylaşırız. Onun dünyasına giriyorum, böylece kendimi buluyorum."

Angelopoulos için "O bir şair ve düşünür" diyor; "Önemli bir yönetmen çünkü yarattığı dil sadece Yunanistan'a değil, bütün dünyaya hitap ediyor. Ama o hep Yunanistan'ta kalmak istedi. Dışarıdan aldığı film tekliflerini reddetti. Kendi gerçeğine ve tarihine sadık kalarak evrensel oldu. Böyle insanlara ihtiyacımız var, çünkü bizi düşünmeye ve hayal kurmaya itiyorlar."

Eleni Karaindrou için, yaratıcılığını besleyen mutlu karşılaşmalar daha çocukluktan başlamış. Matematik profesörü babasının aileyi oturdukları küçük köyden Atina'ya taşıması mesela.

"Yerleştiğimiz evin karşısında bir açık hava sineması vardı. Benim için müthiş bir keşifti. Elektriğin ve radyonun bile olmadığı bir köyden gelmiştim. İlk gördüğüm film de Anna Karenina'ydı. Üstelik filmler her gece iki defa gösteriliyordu. Filmlerdeki müzikten çok etkilenmiştim. Her gece yatağımda, o yaşta izlememe izin verilmeyecek filmleri izliyordum."

Sinemayla bu tanışma ve gittiği okuldaki piyano, Eleni Karaindrou'nun hayat yolculuğunu belirlemiş. Babasının itirazlarına rağmen devlet konservatuarında piyano, teori ve armoni okumuş. Helenikon Odeon'da geçen 17 yıl ardından, askeri diktatörlükle birlikte, göç yolları ve Paris görünmüş sanatçıya.

"Paris'e gittiğimde film müziği yapacağımı bilmiyordum. Şiir en büyük tutkumdu. İlk bestelerim de Ritsos ve Elitis şiirlerinden esinlenerek yazdığım şarkılardı. 1975'te Yunanistan'a dönünce hem sinema hem de tiyatro müziğine başladım. Ben uzun metraj olarak 19 film müziği yaptım; ama 35 tane tiyatro müziğim var. Tiyatro benim asıl tutkum."

Nana Mouskouri ve Maria Farantouri gibi şarkıcıların yorumladığı şarkılar, Jules Dassin'in oyunlarına bestelediği müzikler, Melina Mercouri'yle dostluğu, Margarethe von Trotta ile çalışması, Eleni Karaindrou'nun kariyerini belirleyen diğer karşılaşmalar.

"Ben yeniliğe hep açığım, durmadan yeni karşılaşmalar arıyorum" diyor. Bu yüzden Türkiye'ye daha önce iki kez gelmiş; Erden Kıral ve Yeşim Ustaoğlu ile film çalışmaları için temas kurmuş. Şimdi de Türkiye'de bir konser vermeyi düşlüyor.

"Türkiye'de insanların müziğimi tanıması ve sevmesi beni hem çok şaşırttı, hem de çok sevindirdi. Film Festivali'nin davetini de sırf İstanbul'da olmak için kabul ettim. Burada yaşayabilirim. İnsanların sıcaklığı çok etkileyici. Böyle bir açıklık ve samimiyet Yunanistan'da eskiden vardı, bugün sadece ufak, ücra köylerde rastlayabilirsiniz bu sıcaklığa."

Belki de bu yüzden, Eleni Karaindrou zamanının büyük bölümünü doğduğu köyde, Teichio'da geçiriyor. Politik ve entellektüel tartışmalardan uzak durmaya çalışıyor:

"Politika insanlara ihanet eden, düş kırıklığı yaratan bir alan. Ben kendimi koruyorum. Sadece sanata inanıyorum. Köydeki evim, yakınlarım, ormanlar ve köy ekmeği, bunlar bana yetiyor."
Peki ya yunanistan'daki kültürel ortam? "Devlet hiç bir zaman yeterli destek vermiyor sanata. Özel sektörün desteği de çok yeni. Ne başarıyorsak, bireysel olarak başarıyoruz."

Yunanistan'la Türkiye arasındaki politik gerginlik? "Bana çok acı veriyor. Halkların dost olduğunu ve birbirini sevdiğini gayet iyi biliyorum. Bunlar hep başka yerlerde alınan politik kararlar. Ama bence anlaşmazlıklar olsa bile, halklar arasında gerçek düşmanlık yok."

İstanbul Film Festivali'ni de kendi ifadesiyle "insancıl" bulduğu için çok sevmiş. Yaşamın ve yaratıcılığın bütün enerjisinin insan ilişkisinde gizli olduğuna inanıyor. Ve bir de doğayla ilişki tabii.
Issız bir adada kalsanız, kendi müziğiniz dışında hangi besteciyi dinlemek isterdiniz diye sorduğumda, esmer yüzü muzip bir tebessümle aydınlanıyor:

"Bu ıssız adada kuşlar da olacak mı? Bence en güzel müzik kuşlarınkidir. Esas müzik, doğadaki seslerdir. Rüzgardır. Ormanlardır. Sadece bununla yaşayabilirim. Bence elimizde olanlar için şükretmeliyiz. Bir tek kuş için bile."

Garbarek benden daha Balkanlı!

Eleni Karaindrou, yıllar önce Angelopoulos'un Arıcı filmi için bestelediği "Veda Teması"nı kimin seslendireceğini düşünürken, aklına Jan Garbarek gelmiş. "Herkes bana çıldırmışsın diyordu, ama bu bir histi, onun saksafonunu ilk dinlediğimde ağlamıştım. Bu adam benden daha Balkanlı dediğimi hatırlıyorum."

Sanatçı sezisinin ne kadar doğru olduğunu artık biliyoruz. Karaindrou - Garbarek işbirliği gerçekten de yepyeni bir açılım yarattı dünya müziğinde. Üstelik Garbarek de tıpkı Karaindrou gibi farklı müzikler arasında ilinti arayan, "Norveç müziğiyle Hint müziği arasındaki ilişkiyi Balkanlar'dan ve Anadolu'dan geçerek buldum" diyen ve tıpkı Karaindrou gibi etno - müzikolojiye ilgi duyan bir sanatçı.

Eleni Karaindrou Paris'te keşfettiği bu disiplin için "Bütün dünyanın geleneksel müziklerini ele alır, yazılmamış müzikleri inceler" diyor. 1976'da Yunanistan'da "Geleneksel Çalgılar Laboratuarı"nı kurmuş; Manos Hacidakis'in kurduğu Radyo 3'te yıllarca etno - müzikoloji bölümünü yönetmiş.
"Muazzam bir müzik hazinesini kayıtlara geçirdik. Aralarında Anadolu'dan göç etmiş sanatçılar da vardı. Besteci için dünyadaki müzik zenginliği inanılmaz bir şey. Japonya, Çin, Türkiye, Arap dünyası. Yüzyıllardır süren büyük sanat gelenekleri bunlar. Popüler klarineti, santur'u böyle keşfettim. Düşünün ki, dünyada bugün yapılan müziği yüzde 85'i hiç bir zaman notaya geçirilmemiş müziktir."

Geleneksel müziğe duyduğu bütün ilgiye rağmen, Eleni Karaindrou'nun müziğini dinleyip "bu bir Yunanlı sanatçı" demeniz imkansız. Kendisi de bunu kabul ederek "ben dünya vatandaşıyım, müziğim de öyle, sınırları olmayan bir sanat seçtim" diyor.

Ona Leyleğin Adımı albümünü Londra'da bir plakçıda, klasik müzik bölümünde bulduğumu söylüyorum. "Benim tarzımı belirlemek zor, eleştirmenler de karar veremiyor. Klasik diyenler var, caz diyenler var. Ben etiketleri sevmiyorum. Tabii ki klasik eğitim aldım. Tabii ki müziğim ülkemin de renklerini taşıyor. Ama çok daha geniş, Balkanlar'ın geneli ve Akdeniz'den de izler taşıyor. bu açıdan ayrıcalıklıyım: herkes hissedebilir, herkes anlayabilir müziğimi."

Çocukluğunda büyükannesinden dinlediği halk şarkıları ruhuna sinmiş Eleni Karaindrou'nun; belki de hala o yanık ezgilere duyduğu özlem nedeniyle bir "nefesli sazlar tutkunu" diye tanımlıyor kendisini.

Leyleğin Adımı'ndaki orkestra varyasyonlarını dinleyenler için, o tartışılmaz bir klasik/çağdaş besteci; kimilerine göre oda müziği geleneklerini sürdürüyor. Ben de, doğu - batı sentezine önem verip vermediğini merak ediyorum.

"Ben tamamen sezilerle çalışan bir sanatçıyım" diyor Eleni Karaindrou; "Bir ressam gibi çalışıyorum. Sazlar benim için renklerdir. İçimden geldiği gibi yazıyorum."

20. yüzyılda çağdaş müzik hem çok zor, hem de çok özgür bir alan değil mi zaten?

"Özgür olmak için önce müziği çok iyi öğrenmek gerekiyor. Özgür olmakla cahil olmak çok farklı. Cahilseniz, özgür olamazsınız. Besteci, bilgisi derinleştikçe özgürleşir." (Kaynak: Nilüfer Kuyaş – 23 nisan 1997- milliyet