Anasayfa Portreler Geç kalmış bir babanın sonradan görme izlenimleri - tam metin
Geç kalmış bir babanın sonradan görme izlenimleri - tam metin PDF Yazdır E-posta
Yazar Ekrem Özdemir   
Salı, 07 Mart 2017 13:49

 

Babayız biz babacık değil

 

 

 

 

Geç kalmış bir babanın sonradan görme izlenimleri

 

Yazar Ekrem Özdemir   

11 Aralık 2014

 

 

Babayız biz Babacık değil

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme Izlenimleri - 1 (Şubat 2014)

 

- şuna bir kez daha inandım. Insanın çok istediği ve sabırla beklediği şeyi Allah veriyor.

 

- evlenmeden önce bir oğlum olursa adını yusuf koyalım diye konuşmuştuk. Biz bunu konuştuktan 14 yıl sonra Yusuf geldi.

 

- Ve o Yusuf 6 aylık oldu. Yavaş yavaş burnuma nanik yapmaya başladı bile:)))

 

- Gördüğü her şeye el atıyor artık. Çanlar Yusuf için çalıyor:)))

 

- Isteklerini belli ediyor, eliyle tutup kavrıyor, seni istiyorsa sana bakarak ağlıyor ve kendini uzatıyor...

 

- tuttuğu her şeyi parçalama, fırlatıp atma isteğinin nedenini merak ediyorum. Freud'a muhtaç kalmamak için alternatifler bulmalıyım. Oğlumun tuttuğu her şeyi ağzına götürüp sonra da fırlatıp atmasını Freud'la açıklamak zoruma gidiyor:)))

 

- kendi kendine uyumaya başladı ama şımarmayalım diye nadiren yapıyor:)))

 

- yavaş yavaş anne babasını uyandırmaya başladı. Sadece ağlayarak değil artık uyandırmak için ellerini de kullanıyor. Sonra da kalk der gibi yüzüne bakıyor:)))

 

- zavallı apartman çocuğu. Güneşe çıkınca gözleri kamaşıyor, kendisine saldırı varmış gibi ağlamaya başlıyor:)))

 

- çok garip bir duygu yaşıyorum. Kucağıma alıyorum ağlıyor, ters çevirip göğsümde tutuyorum. Önce susuyor, sonra bakıyor aşağıdayız, ağlıyor. Ayağa kalkıyoruz, yine susuyor, bakıyor ayaktayız ama hareket yok, yine ağlıyor... Hareket ediyorum, yürüyorum, bu kez "hah şimdi oldu" der gibi susup etrafı seyrederek geziyor. Bir süre sonra bundan da sıkılıyor, son çare kütüphaneye götürüyorum. Oyuncak semazeni döndürüyorum, ilgiyle izliyor ve Uzanıp yakalamak istiyor. hey gidi mevlana, yine sensin dermanımız:)))

 

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme Izlenimleri - 2 (02 Mart 2014)

 

-Yusuf'un masalı neden Yusuf'la başlamıyor? Ismet özelin bu sorusu hayli manidar. Düşündüm, Yusuf Peygamberin masalı da Yakup Peygamberle başlıyor. Yahudi tarihini bilmek gerekiyor Yusufu anlamak için. Öncesini bilmeyen Yusufu anlayamıyor gibi. Yusuf olmanın kaderi belki de...

 

-Yusuf deyince aklıma Rasim Özdenören'in Kuyu hikayesi geliyor. Üniversite yıllarında okuduğum bu hikaye beni çok etkilemişti. "Senden günah kokusu geliyor" cümlesini hiç unutamıyorum. Yusuf olmak büyük bir günahla muhatap olmak anlamına geliyor sanki.

 

-Insan bir bebeğin bakışlarından çok şey çıkarabiliyor. Ağlaması, esnemesi, gülen ya da ağlayan gözlerle sana bakması, bunlar bir yana bazen çok derin bir bakışla gözlerimin içine bakıyor Yusuf. İçimi bir korku kaplıyor o bakışlar karşısında. Bana ne demek istiyor olabilir diye düşünüyorum. Gözlerinin içine bakmaya utanıyorum. Korkuyorum da. Sanki Allah Yusuf'un gözlerinin içinden bana bakıyor gibi hissediyorum.  " Böyle mi yapacaktın, beni bu ucuz dünyanın geçici nimetleri uğruna mı unutacaktın? Yapma bunu. Verdiğin sözlere sadık kal." Diyor sanki. "Bekliyorum seni, nasıl olsa dönüşün bana olacak." Korkup kaçıyorum Yusuftan...

 

- Yusufu kucağıma alıp gözlerine baktığımda, her baba gibi ben de soruyorum: "Sana iyi bir hayat sunabilecek miyim?" Sonra vazgeçiyorum, bu düşünceye oldum olası karşı çıkmışımdır. Ben neysem, nasılsam beni kabul etsin istiyorum. "Beni sevecek misin acaba?" Diye soruyorum Yusuf'a. Burnuma bir nanik yapıyor, saçlarımı çekiyor... Gülüyorum. "Tanıdıkça seversin beni" diyorum, "Bazı insanlar tanıdıkça sevilir, ben onlardanım:)))" Beni olduğum gibi kabul etmesi için çalışacağım. Ben onu olduğu gibi kabul ediyorum çünkü... Hatta ne zeki, ne çok çalışkan, ne çok başarılı, ne okul birincisi, sıradan bir insan olması için çalışacağım... Sahici bir hayat yaşasın Yusuf, olduğu gibi görünmenin tadını çıkarsın...

 

- Geçen gün Orhan Babadan şarkılar dinletim Yusuf'a. "Bak" dedim, "bu adamı iyi tanı. O bu ülkenin Orhan Babası. Her tarafta karşına çıkacak. Sevdiğin kız sana yüz vermediğinde "bir teselli ver" şarkısını birlikte söyleyeceğiz:)))

 

- oğlumuzun adını öğrenenlerin yarısı "Adı gibi yaşasın" diye dua etti. Öyle çok güzel olup da kadınlara parmak kestirtmesin, her akşam kapıda bir kızın babası görmek istemiyorum ben:)))

 

- Yusuf'la birkaç film izledik. Onu İran ve Italyan sinemasıyla tanıştırdım. Aklıma tarkovskinin kurban filmi geliyor. 4-5 yaşındaki oğluyla ormanda oturmuş konuşan bir baba vardı. Iki yetişkinin yaptığı felsefi bir sohbetti. Hayret ettim, adam oğlunu kucağına almış, onunla yaşıtı gibi sohbet ediyordu. Çok hoşuma gitmişti, ömrüm yeterse bunu yapmak istiyorum.

 

- tam bir Trabzon erkeği gibi olacak Yusuf. Kimin kucağına gitse dönüp başkasıyla ilgileniyor. Diyorum tam bizim oranın insanı gibi, yanındakine yüz vermez, yabancıya halı serer. Annesi bütün çocuklar böyledir diyor, bense Yusuf'tan bir Trabzon erkeği çıkacağına eminim:)))

 

- garip bir duygu. Yusuf ağladığında alkış tutarak "hoplayıver çekirge, zıplayıver çekirde, bıdı bıdı çekirge" diye şarkı söylediydim, gülmeye başlamıştı. Anlık bir şeydi.  Oğuz Yılmaz'ı hiç sevmem normalde. Ama Yusuf bu şarkıyı duyunca birden gülmeye başlıyor. Ankaralı mı olacak ne:)))

 

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme Izlenimleri - 3 (28 Mart 2014)

Siz hiç bir Türk erkeğini bebek arabası sürerken gördünüz mü?

 

- Yusuf 7. Ayında beni tanıma tanımaya başladı. Beni görünce gösterdiği sevinçten bunu anlayabiliyorum. "Beni kollarına al" hareketi yapmıyor henüz. Sadece ağlıyor ve olduğu yerde kalkmaya çalışır gibi kıpırdanıyor. Akşamları eve girip de Yusuf'u gördüğümde "ben ne zaman gelirken oğluma tadelle alacağım?" Duygusu yaşıyorum. Onun kapı açılır açılmaz ellerime bakıp tadellesini almak isteyeceği günleri sabırsızlıkla bekliyorum.

 

- Yusuf'u kızdırmayı seviyorum. Dişleri çıkacağı için damakları kaşınıyor. Patates burnumu uzatıp ısırmasını sağlıyorum. Ağzı küçük olduğu için burnumu kavrayamıyor. Bir süre uğrayıp da ısıramazsa sinirlenip saçlarımı çekmeye başlıyor. Onun o haline bayılıyorum. Kızınca çok güzel oluyor:)))

 

- Eline geçirdiği her şeyi ağzına alma dönemindeyiz oğlumuzun. Poşetler favorimiz. Perdeler ikinci sırada. Çay kaşığı da zirveyi zorluyor. Bazen ağzına alıp ısırmaya çalışıyor, bazen de hışmla masaya vuruyor. O an yüzünü seyrediyorum. Sanki kırmak, parçalamak istiyor eline geçeni. Hangi duygudur onu parçalama isteğiyle yakıp duran? Bir de bilgisayarın klavyesini seviyor. Klavyenin tuşlarına vurmaya bayılıyor hazret.

 

- Kucakta durma isteği her geçen gün artıyor. Oyun oynarken bile sen kucağında tut ben oynayayım modunda. Kral havasında etrafı seyrederek gezmekten hiç bıkmıyor. Yeter ki hareket ve kucak olsun. Anne karnını hatırlatan her türlü seyir haline bayılıyor.

 

- Cemil Meriç, "baba daima yabancıdır çocuk için. Dışarıdadır, soğuktur." Diyor. Bir annenin çocuğuyla kurabildiği sıcaklığı baba asla kuramıyor. Ben bundan hiç şikayetçi değilim. Annelik zahmeti bütün makamları hak ediyor. Sezai Karakoç'un "çocuk ve anne" şiirinin boşuna yazılmadığını biliyorum en azından. Bazen annesini görünce terkedercesine kaçıyor benden. Aferin Yusuf'a, cennetin nerde olduğunu biliyor:)))

 

- Yusuf dışarıda gezsin diye küçük arabasını aldık bu ay. Üç tekerli, ortalama bir şey. Almanya'da "siz hiç bir Türk erkeğini bebek arabası sürerken gördünüz mü?" Diye bir laf varmış. Bizim kuşakla birlikte bu soruya cevap verilecek:)))

 

- Yuvarlanmayı iyice öğrendi Yusuf. Geçen aya kadar yarım yuvarlanabiliyordu. Şimdiyse tam dönebiliyor. Çanlar Yusuf için çalıyor yani. On saniyelik bir ihmalle bebeğinizi yataktan yere düşmüş bulabilirsiniz.

 

- Gazzali, Ihya'sında evlenmenin fayda ve zararlarını anlatırken, çocuk insanı daha çok kazanma isteğine iter diye söylüyor. Insanın çocuğuna en iyisini alma isteğinin bir tuzak olduğunu düşünüyorum. Mallarımız ve çocuklarımız, dünyayı sevdiren ve dünya nimetlerine aldanmamızı sağlayan birer tehlike aynı zamanda. O dünya güzeli Yusufu severken bunu aklımdan çıkarmamaya çalışıyorum. O bana sunulmuş bir emanet. Onun Tanrısı değil babası olmaya çalışacağım!

 

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme Izlenimleri-4 (5 Mayıs 2014)

 

- Yusuf bir aydır emekliyor. Doğa onu hayata yavaş yavaş hazırlıyor. Artık bir şey gördüğünde emekleyerek ona gidiyor ve alıyor. Ben de bu özelliğini geliştirsin diye sevdiği bir şeyi (bir tahta kaşığımız var, bu ara popüler)  yatağın bir köşesine Yusuf'u da diğer köşesine koyuyor, sonra da hedefine gayret ederek ulaşmasını seyrediyorum. Yaklaştıkça hedefi uzağa koyuyorum, bir daha başlıyor emeklemeye. Bazen kızıyor bana, homurdanıyor. Bir gün o tahta kaşığı kafama indirecek biliyorum. Ama her baba gibi oğlunun iyiliği için yapıyorum bunu. Türkiye'de hayat zor, herkesin durduğu yerde sen devam etmezsen asla başarılı olamazsın!...

 

- Yusuf'a akşamları gelirken Tadelle alacağım günleri sabırsızlıkla bekliyorum. Daha erkenmiş. Şimdilik çikolata niyetine babasının burnunu ısırıyor. Tabi kaşınan damaklarını rahat ettirmek için:)))

 

- İlk dişini çıkardı Yusuf. Yoldaydık bunu gördüğümüzde. Diş çıkardığını ilk gören bebek adına diş hediği dağıtırmış. Öyle dedi Malatyalı bir aile dostu. Baba olarak gözlerim bozuk olduğu için küçük dişi göremedim ama su bardağından içerken dişin çıkardığı sesten anlıyorum diş çıkardığını. Bize de böylesi nasipmiş. Siz siz olun gözlerinize sahip çıkın. Yavrunuzun çıkan dişini bile göremiyorsunuz...

 

- Yemek koltuğu, bebek arabası tamam. Annem "Oğlum siz hiç zorluk görmediniz ki! Bolluk içinde yetiştiniz" derdi. Zorluk babadan oğula değişiyor. Benim yemek koltuğum, bebek arabam olmadı. Yusuf'un var. Zorluk kavramı zamanla anlam değiştiriyor demek ki. El kadar bebek saatlerce mağaza mağaza dolaştırıyor anne babayı. Valla kendim için bu kadar gezmedim desem yalan olmaz. Sen AVM kültürünün insan ruhuna zarar verdiğinden bahsededur, Yusuf o AVM lerde ömrünü tüketiyor senin. Al sana modernleşme sendromu!...

 

- Yusuf'u dedesine götürdüm. Bizim Trabzon'da dedenin yanındayken baba çocuğuna müdahale edemez. Dede bir bebeğin saltanatında zirveye çıktığı yerdir. Her şey serbest. Sıkıysa "yavrum yapma" diye seslen, bu yaştan sonra baba azarı duymak istiyorsan tabi. Ben dede sevgisi nedir bilmem hatta dedemin en sevmediği torunu olduğumu biliyorum. Ben bir İstanbul beyefendisi olarak dünyaya geldiğimde babam Trabzon'a mektup yazmış. "Oğlumuz oldu adını ne koyalım?" diye sormuş. Cevap gecikince adımı babam koymuş. O günden sonra dedemin kanı bir türlü ısınmadı bana. Kucağında oynayıp sakallarını çektiğimi hatırlamıyorum mesela. İnsanın kaderi ne kadar elinde, bu soruya bir de bu açıdan bakarak cevap arayabiliriz.

 

- Annenin iktidarı giderek artıyor. Aylar geçtikçe Yusuf annesine daha çok bağlanıyor.  Bir baba olarak bunu peşinen kabul etmeme rağmen oğlum bu gerçeği suratıma her çarptığında doğrusu kıskanmıyor değilim. Örneğin benimle gülerek oynuyor, annesini gördüğünde hemen ona gitmek için ağlamaya başlıyor. Senin varlığın bir anda anlamını, değerini yitiriyor. Sevdiği erkeği görünce masadan aniden kalkıp giden kızın ardından ben ben bakan delikanlı gibi oluyorum. Bir boşluk. Yahu ne güzel oynuyorduk. Sen eğlenesin diye bir saattir girmediğim kılık kalmadı. Şempanzeye döndüm senin için. Hepsi bunun için miydi:)))

 

- Yusuf'u Beşiktaşlı yapmayı düşünüyorum. Ben tuttuğum için değil. Beşiktaş taraftarı olan kişilerde gördüğüm tutku ve idealizm için. "Tanrıyı anlamak için en az bir tutkusu olmalı insanın" diyor Dostoyevski. Hayatını tutkuyla, zevkle yaşasın Yusuf.

 

 

Geç Kalmış  Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri - 5 (10 Haziran 2014)

 

- Yusuf ilk imzasını attı yüzüme. Necip Fazıl'ın "Aynalar Yolumu Kesti" şiirindeki

"Suratımda her suç bir ayrı imza / Benmişim kendime en büyük ceza" dizelerini anımsatan bu çizik yüsümde belirdiğinde Haziran ayının ilk haftasıydı ve yağan yağmurlar yüzünden bir türlü yaz gelmek bilmiyordu.

 

- Dokuz aylık oldu Yusuf. İlk kez yaptığı şeylere devam ediyor. Mesela dün evde ilk kez kendi kendine sızıp kalmış yemek koltuğunda. İnsan ne tuhaf, yemek koltuğu nedir bilmeyen bizim kuşak ve öncesi için şimdiki çocuklar saltanat içinde büyüyor. Anneme göre de ben, hiç yokluk ve zorluk nedir bilmeden büyümüşüm! Kuşak çatışması dediğin böyle bir şey sanırım!

 

- Halıda yuvarlanıp oynama evresini aşıyoruz yavaş yavaş. Artık kanepeye tırmanma dönemine girdik. Yetmiyor, bizim de üstümüze basıp yukarıya çıkmak istiyor kerata:)))

 

- 8 aydan sonra anneye bağımlılık artıyormuş. Annesini gördüğü yerde "seni istiyorum" diyen bir ağlama seansı başlıyor. "Beni kucağına al yoksa apartmanı ayağa kaldırırım" diyen bir ses yankılanıyor kulaklarımızda.

 

- Yusuf iki aylıkken ağlaması dursun diye alkışla tempo tutup (nerden aklmıa estiyse) Sincanlı Oğuz Yılmaz'ın  "hoplayıver çekirge zıplayıver çekirge, bıdı bıdı bıdı bıdı çekirge" şarkısını söylediydim de birden susuvermişti. Yusuf sevdi bu şarkıyı. Ağlaması durmayınca en büyük kozum olarak bu şarkıyı söylüyorum. Şimdilerde bu şarkı şu işe yarıyor: Yusuf yemek istemeyince ben bu şarkıyı söylemeye başlıyorum, hazret assolist kendisi için şarkı söyleyen yakışıklı Türk erkeği gibi keyfe geliyor ve ağzını açıp yuvarlayıveriyor lokmasını. Hangi duyguyla yapıyor bunu çok merak ediyorum. Dostum Erdal Poyrazlı'ya sormalıyım.  Yetmedi, şarkıyı söyleyip kayda aldım, ben yokken annesi kullansın diye. Sordum, işe de yarıyormuş:)))

 

- En sevdiğim özelliklerinden biri Yusuf'un karpuzu çok sevmesi. Ben de çok severim. Hatta karpuzun cennet meyvalarından biri olduğunu düşünüyorum. (Ben mi cenneti bilmiyorum yoksa ufkum mu çok dar çıkaramadım!) Biraz büyüsün, kokoreç ve çiğ köfte de yedirecem ona. Büyüdüğünde aklımıza esince gecenin birinde kaçıp kokoreç yemeğe gideriz:)))

 

- Günlük 15 kez havaya kaldırıyorum Yusuf'u. Ortalama 8.5 kiloluk bir ağırlığı her gün kaldırdığınızı düşünün. Sayesinde bedava spor yapıyorum:))) Bu arada gün boyu o bebeği kucaklayan annenin hislerini de daha iyi anlıyorum tabi... Cennet kolay değil cehennem de lüzumsuz değil!...

 

- Sürünerek evin koridorunda dolaşmaya başladı Yusuf. Neden bilmem elektrik prizleri, kablolar ve terlikler bu ara favorisi bizimkinin. Telefon ve ipadi saymıyorum. Çözemediğim bir konu bu. Sanki doğmadan önce gördüğün her elektirkli cihaza uzanacaksın diye talimat alıyor bu bebekler. Radyasyon mu yoksa?

 

- Bazen çığlık atıyor oynarken. Sinirleniyor. Konuşmaya çalışır gibi homurdanıyor ve kendini zorluyor. "Oğlum konuşmak için bu ne acele? Yaşının tadını çıkarsana!" Bana mı çekti ne? Eğer böyleyse onu zor bir hayat bekliyor demektir. Olsun. Söyleyecek şeyleri olan biri olmasını ben de isterim. Ne de olsa Nakşi ekolden geliyoruz. Sohbet muhabbettir yolumuz!...

 

- Bu ay iki dedesini de gördü Yusuf. Artık beni sormuyor kimse. Telefonu açıyorum, "Yusuf nasıl?" sorusuna cevap veriyorum. Babam bazen telefonda beni bırakıp Yusuf duysun diye bağırıyor. Annemi söylemeye gerek yok. "Çekil aradan lüzumsuz" der gibi direk Yusuf'a bağırıyor. Babama "İstersen ben çekileyim aradan" deyiverdim geçen gün.  "Sen nasılsın bu arada, ne var ne yok?" dedi. Pabucumun dama atılmasına müsaade etmedim. Diren Ekrem:)))

 

- Yusuf'un uyumasını seyrettim bir gece. Karnı doydu, oynamaktan yoruldu, kendinden geçercesine yatağın içinde sağa sola yalpalamaya başladı. Kendi kendine bir şeyler söylenerek yatağın bir o tarafına bir bu tarafına, denizde alabora olmuş gemi gibi vurarak epey bir süre homurdandı. Sonunda takati kalmayınca serildi kaldı yatağa. Sesi giderek kısıldı, kısıldı ve kesildi. Uyudu Yusuf. Şişşşşşşşt!....

 

 

Geç Kalmış  Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri - 6 (21 Haziran 2014)

 

Yusuf büyüyor. O büyüdükçe ben yaşlanıyorum. Benim yaşıma geldiğinde ölmüş olacağım. 37 yaşına geldiğinde yazdıklarımı okuyup tebessüm edecek. "Ne manyak adammış bu babam! 37 yaşınds hala hayatı sorgulayan, kafası karışık bir adammış!..."

 

Özler mi ki beni? "Yanımda olsaydın" deyip gizli gizli ağlar mı ki! Neden böyle korkuyorum unutulmaktan? Az önce Suç ve Ceza'da "Raskolnikov uzaklaşıyorken düşünüyordu..." Diye başlayan bölümü dinledim. Sanırım ondan.

 

İdam sehpasına gitmeden önce, bir kayanın üstünde, etrafı uçurumlarla çevrili olsa da sonsuza kadar yaşamak isteyen bir adamı düşünüyordu.

 

Ben de düşündüm. "Allah'ım!" Dedim, "Yaşamak nasıl da hayret verici! Nasıl da heyecanlı, nasıl tutkulu bir şey yaşamak! Şu karşımda oynayıp duran Yusuf, alt iki dişi çıktıktan sonra şimdi de üst iki dişi çıkmaya başlayan oğlum, nasıl da hayretle etrafı seyrediyor? Ondan 37 yaş büyük babası da aynı hayretle hayatı izliyor."

 

 

Geç Kalmış  Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri - 7  (10 Eylül 2014)

 

 Kötü baba, iyi evlat

 

Annem kahvaltıya çağırayım diye babamın yanına gönderirdi beni. Sabah namazı dönüşü tekrar uyuyan babamı kaldırmak için bugün bile uyumaya bayıldığım o koca divana öyle bir atlardım ki, babam "layn" diyerek aniden uyanırdı. Üstünde zıplar, "baba kalk, baba kalk" diye tepinirdim. Babam o güçlü elleriyle beni alır, yatağa yatırır, öper koklar, oynardı benimle. O an babamı koklardım. Sigarayla karışık bir baba kokusu gelirdi burnuma. Ben o kokuya bayılırdım. Benim için çocukluğumun en güzel hatıralarından biridir bu sahne.

 

Yusuf'un ilk taklit ettiği şey benim sigara içişimmiş. Modern eğitim almış günümüz şehir insanı gözünde ben kötü baba oluyorum.

Neden bilmem, karşısında sigara içtiğimde büyük bir istekle izliyor Yusuf. Zevkle sigara içtiğimi söyleyenler oldu ama Yusuf'unki çocuk merakı. Eminim çünkü psikolog arkadaşıma sordum:))

 

Peki kötü baba kimdir? Ben miyim? Çocuğunun yanında sigara içen? Bunu düşündüm. Malum bu okuyan yazan tayfanın en iyi yaptığı şey düşünmektir:))

 

Çocuğunun yanında yoldan geçen kadınların kalçalarını seyreden babaya kötü baba demiyor toplum. Çocuğunun yanında küfreden babayı da kötüleyen azdır. Çocuğunun yanında yalan söyleyen, eşine hakaret eden, bağırıp çağıran, yere tüküren, kırmızı ışıkta geçen, geyirip böğüren, milletin ortasında orasını burasını karıştıran babaların hepsi iyi de bir tek sigara içen baba mı kötü?

 

Bütün bunlar beni iyi baba yapmaya yetmiyor tabi, biliyorum. Babam benim yanımda sigara içerdi. Belki ben ondan alıştım bu muhteşem zevke. Ben hiç ona kötü gözle bakmadım. Bugün yapılan bu yorumları da saçma sapan buluyorum. O benim babamdı, onu her şeyiyle sevdim. İyi kötü demedim, her şeyiyle kabul ettim. Örnek olmasını da istemedim, onu bütün kaderiyle, kimliğiyle sahiplendim. Onunla gurur duyuyorum, çünkü o benim babam: "Kendi semasında tek yıldız."

 

Şimdi ben oğlumun yanında sigara içiyorum. Bakalım oğlum benim hakkımda ne diyecek?

 İyi bir baba olamayacağımı biliyorum. İyinin ve kötünün ötesinde bir baba olacağım çünkü:))

Ve Yusuf'la Nietzsche'nin "İyinin ve Kötünün Ötesinde" adlı eserini birlikte okuyacağız.

 

- Babalar annelere nazaran hep kötüdür. Yabancıdır. Dışarıdadır. Çocukla iletişimi asla anne gibi olamaz. Bir bakıma kader mahkumudur. Tabiatı gereği çocuklarının dünyasına girmekte hep zorlanır. Bu yüzden çocuğunu karnında taşıyan anneyi sevmek kolaydır da babayı sevmek zordur. Çünkü baba sevgisini ispatlaması gereken kişidir. Ben bu konuda şanslıyım. Babamla iletişimim hep annemden iyi  olmuştur. İnşallah oğlum da böyle şanslı olur.

 

- Yusuf on ikinci ayına girdi. Dün elime aldığım bebek, şimdi Tolga ve Oğuzhan abisinin doğum günü hediyesini bekliyor, iyi mi:)) Berber koltuğuna oturacak hale geldi kerata:))

Önce emekleme, ardından kanepelere tırmanma derken pati pati adımlarını atmaya başladı. Tutunarak istediği yere gidiyor artık. Dolaplar, çekmeceler, ne bulursa karıştırma dönemi. Hele tutuna tutuna sana kadar gelip dizlerine kafasını koyması yok mu? "Beni kucağına al" bakışları... Artık yürümeyi öğrenmeye, ayakta durmaya başladı ya, onu yere koymak istediğimde ayaklarını sürüyüp direnmesini seyretmek çok hoşuma gidiyor. Sarhoşlar gibi yalpalıyor ileri geri direnirken:))

 

- Garip bir his. İnsan hiçbir zaman bir duyguyu sonuna kadar yaşayamayacağını bile bile bunu istiyor. Sonuçta Yusuf bize emanet. Sahibi Allah. Fakat insan çocuğunun her şeyi olma isteğinden kurtulamıyor. Yani sahibi. Allah'ın zoruna gittiğine emin  olduğum bu duyguyu kontrollü yaşamak öyle zor ki! Hele bizim erkeklerimiz bu konuda ayrı bir dert. Ezik bir toplumun erkekleri olduğumuz için çocuğumuzu yanımızda gezdirirken adeta onun Tanrısı gibi kasılmaya bayılıyoruz. Yolda yanında çocuğuyla, hele erkek çocuğuyla yürüyen bir baba gördüm mü, şunu hissederim: "Bak, bunu ben yaptım. Benim eserim o. Bu dünyaya çaktığım çivi o benim. Bir gün gitsem bile adım kalacak. İşte bu çocuk benim ölümsüz halim."

Bu duyguyu yenmek zor. İnsan ölümlü olduğunu, bir gün çürüyüp gideceğini kabullenemiyor. Bir miras bırakmak istiyor dünyaya. Ama bu bizi çocuğumuzun Tanrısı yapmıyor. 37 yıllık hayatımda öğrendiğim şeylerden biri de şudur; çocuğunun kaderine hükmetmek, onu bir heykel gibi kendi istediği şekilde yontmak isteyen herkes, hele ne olursa olsun hep yanımda olsun diye direten herkes, bununla sınanmıştır.

Allah hakkını çiğnetmiyor. "Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır."

 

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri -8 ( 10 Aralık 2014)

 

Babalık hakkı

 

- Yusufum bir yaşını doldurdu. Bu yaş meselesini bu yaşıma geleim, çözebilmiş değilim. Anamın hesabıyla takvimlerin hesabı tutmuyor ki:))

Annemin hesabıyla Yusuf bir yaşını doldurdu, iki yaşından gün alıyor. Takvimlere göre bir dahaki Eylül ayına göre Yusuf 1 yaşında. Gerçi halkımız bu sorunu çözmüş. Çocuk 2 yaşına girene kadar ay olarak söyleniyor. Buna göre Yusuf 13 aylık. Kaç yaşında oluyor, onu bilmem. 13 aylık işte:)))

 

- Geldi, geliyor derken büyüdü de yürümeye başladı kerata. Allah var, 13 aylık değil, 10 yıl artı 13 ay. Picasso'nun 40 yıl artı 10 dakika demesi gibi:))

 

- Bir şey dikkatimi çekti. Yusuf düşerken düşmeyi biliyor gibi düşüyor. Futbolcuların eğitim alarak öğrendiği düşme pozisyonu bebeklerde kendiliğinden var. Kafasını kaç defa vurdu bilmiyorum. Ben o kadar vursam herhalde yamuk yumuk bir kafam olurdu. Bir iki kez gezdirirken çocuk arabasından düşürdüm onu. Kemerini bağlamıyorum her zaman. Heke AVM lerde Sezar gibi ayakta etrafı seyreden Yusuf'u görünce beni uyaranlar bile oluyor. Ben de yaramazdın sanırım o dönemde:)))

 

- Yusuf'u her gördüğümde babalık hakkı diyerek önce öpüyorum. Bir kerecik. Bu benim baba olarak hakkım. O benim Yusufum ben de onun Ekremiyim. Emanetiz birbirimize. Bir ayrılık yurdu olan dünya nasıl olsa bizi ayıracak. Güzel bir ayrılık olsun hiç olmazsa. Zamanın kıymetini bilmek lazım. Gel bakiyim buraya, babalık hakkı, mucuk:))))

 

- Bir yeğenim var; adı Zeynep. Bayramda yanındaydım. Bir yere tırmanırken ufisss diye tatlı bir ses çıkarıyor. Bizim Yusuf ise zorlanınca hööööö gibi bir ses çıkarıyor. Diyorum erkek her yaşta erkek. Kaba:)))

 

- Zaman dolapları, çekmeceleri, ocağı, açılıp kapanabilen her şeyi karıştırma zamanı. Ocağı açıp kapamayı bile öğrenmiş. Bazen çay demlemek bir saati bulabiliyor:))) aç kapa  Yusuf:)))

 

- Çocuk konusunda annenin babadan, babanın da anneden gizlediği şeyler oluyor. Ben bir baba olarak bunun tadını çıkarıyorum. Mesela Yusuf'u gezmeye götürdüğümde annesinden gizli Eti Puf yiyoruz. Tadelle favorimiz. Çekirdek çitliyoruz, çimlerde ayakkabısız geziyoruz. Bir yerde fıskiye gördük mü gidip mutlaka suyla oynuyoruz. Islanırsak "eee şey... su içerken üstüne döktü" diyorum:)))

 

- Anne hassasiyeti ile baba duyarsızlığı birleşince dengeleniyor bebeğin hayatı. Kadın aman üşümesin diye kat kat giydirmek istiyor. Sakın dışarıda uyumasın diye tembihliyor.  Üzerine battaniye, ayağına ayakkabı. Yürüyüş yolunda 20 dakika gittik mi tamamdır, alın size uyuyan Yusuf. Koyuyorum yakmayacak şekilde güneşin altına, arabasında uyuyor. Ben de işime bakıyorum. Çocuk rüzgarın serinliğini hissedecek, güneşin sıcaklığını, yoldan geçen araba sesine rağmen uyumaya devam etmeyi bilecek. Tavuk nedir bilecek, inek görünce sevecek, kedi görünce kovalayacak, keskin altı dişiyle yerde bulduğu çalı çırpıyı kırıp yemeye çalışacak, köpek görünce okşayacak. Pisi pisi pisi demeyi öğrettim şimdilik. Burası Türkiye, yok öyle:)))

 

- Bir tek baba demeyi öğretemedim. Bende de Trabzon erkeği gururu var. Zorla baba dedirtmem. Anne dedi, Ayşe dedi, abba dedi. Bekliyourz bakalım, ne zaman baba diyecek:))) ya hiç baba demezse? Ne yani, boşuna mı bunca zahmet! Babalıkhakıım bu benim:))

 

- Başkalarının yanına gidince yapılan yorumlar ve benzetmeleri dopru bulmuyorum. İzne gittik, çocuk gezecek mekan buldu. Her gün biraz gezdirdim. Bazen arabasında gezdik, bazen beraber yürümeyi, koşmayı, kedi kovalamayı, komşunun çiçeklerini koparmayı öğrendik. Tabi kerata sürekli bacağımda. Babacı bu babacı diye yorumlar başladı. Bilmiyorlar ki bebek babasını kullanıyor. Ne babacısı:))) Uykusu gelince, karnı acıkınca, pişik olunca ne baba kalıyor ne dede. Doğru anneye. Sen de yalansın be Yusuf, kendini iyi hissetmek için benim sevgimi kullanıyorsun:))) ah yalan dünya:)))

 

- Bu aile ziyaretlerinde bebek üzerine yapılan yorumları gerçekten yanlış buluyorum. Bir eve gidiyorsun, babasına çekiyor, bir yere gidiyorsun teyzesine çekiyor, bir diğeri annesinden almış yüzünü diyor. Hem anne hem de baba için duygusal açıdan zor bir durum. Düşünsene dostlarla birliktesin, biri çıkıp "babasına hiç benzememiş" deyiveriyor. Dudaklarını değilse de ruhunu büzüyor insan. "Yazık, senden hiçbir şey almamış çocuk. Ne varsa annesi vermiş. Ne kadar zavallısın. Beceriksiz!" der gibi. Bir Kalimero vaziyeti peydahlanıyor. "Ama bu haksızlık! ühü ühü ühü. Allah'ım neden:))))"

 

- Çocuğu uğruna kocasına katlanan kadın sendromu.

Genelde baba ile oğul arasında yaş ilerledikçe anneyi paylaşamama dürtüsü başgösterir. Zaten çocuk doğar doğmaz anne ile babanın yatağını ayırıyor büyük çoğunlukla. Bir süre sonra alışkanlığa dönüşüyor ve ihmal edildiğini, umursanmadığını, varlığının anlamsızlaştığını düşünen erkek, yalnızlaşıyor, duyarsızlaşıyor ve kendine ayrı bir dünya kurmaya başlıyor. Oldukça problemli bir süreç. Yanlış yollara başvurmak tehlikesi kapıdadır bu dönemde erkek için. Kocası gittikçe kendinden uzaklaşan kadın ise, çocuğu uğruna, odunlaşan kocasına sabreden evli kadın vaziyetini alıyor. Bireysel olarak yok oluyor. Varlığını çocuğuna adamakla teselli buluyor. Bu kadına da yanlışlar yaptırabilecek ortamlar hazırlıyor. İki ayrı odada, aynı evde birlikte ama yalnız iki yabancı gibi yaşayan, evliliklerini çocukları hatırına sürdüren çiftlerin sayısı oldukça fazladır ülkemizde.

Peki biz bu çocuğu kim için yapıyoruz? Bu bir ödev mi? Bu eşsiz çocuk sevgisi anne ile babayı birbirinden ayırmak zorunda mı? Bir zamanlar bir oda arkadaşım, "Türkiye'de kadın kocasıyla çok az ilişki yaşar. Hele çocuk olduktan sonra cinsel hayat hemen hemen yok denecek kadar azalır" diye bir yorum yapmıştı. Öyle olduğunu düşünmüyorum ama umursamayacak kadar  hafif bir problem olduğunu da zannetmiyorum.

Bireysel olarak görüşüm şu: evliliğin ilk yıllarında yoğun olarak yapılan kılıbıklık esprileri bana da yapıldı. "Geliyor musun, yoksa izin mi alıcaksın?" , "Gidiyor musun, yoksa verilen süre oldu mu?" vb. dalga geçmelere her Türk erkeği gibi ben de maruz kaldım. Onlara derdim ki, "Kusura bakma, o hep var, hep yanımda, ömürlük, sen bugün varsın yarın yoksun. Tabi ki senden daha değerli olacak. Hadi bana müsaade."

Kadın (eş) çocuktan daha değerlidir. İnançlarımızı, ahlaki yargılarımızı bir yana bıraksak, düz mantık bile yapsak, pragmatist bile düşünsek, fabrika varken ürün daha kıymetli olmaz. Baba için anne, anne için baba, ürün elde ettiği fabrikadır. Hangisi daha önemlidir? Ürün mü, fabrika mı?

 

- Nihayet sabırla beklediğim günler geldi. Yusuf iki kez kucağımda uyudu. Bu yazıyı o sayede yazdım. Evin içinde koşturdum koşturdum onu, sonra yemeğini verirken kucağımda gitti gözler. He he he:))) Uyusun da büyüsün ninnnni, tıpış tıpış yürüsün ninnnni:)))))

 

 

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri-9 (Ocak 2015)

Ey gidi yokluk!

 

- Anam, çocuk aklımızla bir şeyin değerini bilmediğimiz zaman "Ey gidi bolluk!" derdi, "hiç yokluk görmediniz ki!" Şimdi ben aynısını kendi çocuğum için diyecek miyim? Yusuf'un bir otibüsü, bir traktörü, bir kamyonu, en büyük boy dev gibi beyaz bir Pandası, ayıları, oyun havuzu, bir küçük nota seti, şıngır mıngır ses çıkaran iki el bisikleti var. Hatırlıyorum, köyde geçirdiğim çocukluğumun en güzel anılarından birisi babamın bana aldığı bir çift ESEM Sport ayakkabı, bir de sağlam bir traktördü. Bir gün çocuklardan biri köyde hiç kimsede olmayan oyuncak trakötürümü çaldıydı da haftalarca nasıl üzüldüydüm!... Gözüm gibi bakardım ona. Çalındığında kırılmış, çatlamış bir tek yeri yoktu. Yusuf şimdiden otibüsü darmdağın etti. El bisikletinin biri haşat olmuş vaziyette, heke ayrılacağı günü bekliyor. Traktörün kasası ikide bir ayrılıyor. Artık nasıl yere vuruyorsa:))) baktım olmuyor, bir japon yapıştırıcı aldım, Yusuf'un kırdığı yeri tutturuyorum. Sen mi inatsın Japonlar mı, göreceğiz:))) bense hala o kaybolan traktörüme üzülmekle meşgulüm!...

 

- "okumasını bilirsen her insan bir kitaptır" diyen yazar ne kadar da haklı. 15 aylık oğlumdan çok şey öğreniyorum. Mesela kumandayı eline aldığında hiç bilmediğim ayarlarla oynuyor. Düşünüyorum, ben uğraşsam bu ayarı bulabilir miyim diye, bulamıyorum. Yusuf'u izleyince çözer gibi oldum meseleyi. Çocuğun kafası boş, bir işle uğraşırken kafasında 40 tilki gezmiyor. Sadece elindekiyle uğraşıyor. Ve bıkmadan oynuyor. Dedim ki ancak bir keşif peşindeki meraklı bir bilim insanı böyle konsantre olabilir elindeki işe. Ne kadar ihtimal varsa dener. Bebekler de öyle. Bütün tuşlara basıp, aklınıza gelebilecek bütün ihtimalleri ortaya çıkarıyor. Keşke şu İngilizce öğrenme işine ben de böyle eğilebilsem. Doktoramı yapar, uzak bir taşra kentindeki üniversitede hocalığa başlar, Anadolunun masum gençlerine Cemil Meriç ve Dostoyevski zehri şırınga ederdim:))) İbrahim'in ısrarla söylediği "Üniversite seni bekliyor" hayali hep mi bir köşede kös kös oturacak arkadaş:)))

 

- dedim ya, Yusuf'tan çok şey öğreniyorum. Sevdiği bir şeyi alınca ondan almayalım diye kaçması o kadar tatlı ve öğretici ki! Sanki onu yakalayamayacağız. Sanki görmedik yaltığını. Koşuyor koşuyor, sen yetişip elinden alınca da başkıyor ağlamaya. İnsan da böyle değil mi? Kötü bir şey yaparken, gizlice yapıp kimse görmesin diye hemen kaçmaz mı? Torpil yaptırırken, kuyrukta aradan kaynarken, ışıkta geçerken, kamerayı geçince gaza basarken, vergi kaçırırken, ihale sana verilirken, devletin imkanlarını kendin için kullanırken, internette sörf yaparken, sahte hesaplarla her türlü ayıbı işlerken!... Sanki Allah görmüyor! Sanki o yaptığın hiç bilinmeyecek! Yaptıkların yarına kalıyor doğru ama yanına kalmıyor bu da doğru. Oğlum hatırlat, "Ömer görmese de Allah görüyor anne!" diyen bir kız görürsek hemen isteyelim sana!... Ne isterlerse verelim. Sen büyüdüğünde öyle bir kız bulunmaz hint kumaşı olacak:)))

 

- Yusufla annesinden gizli yaptığımız kaçamakları düşününce, insan hayatını katlanılabilir bir şey haline getiren şeylerden birinin kaçamaklar olduğuna kanaat getiriyorum. Annesinin izin vermediği yerleri karıştırmasına o yokken ben izin veriyorum. Doğru mu yapıyorum? Bilmem, psikologlar düşünsün. İstediğin gibi dağıt oğlum diyorum annen yokken. Nasıl olsa toplamam 5 dakika sürmüyor. Bir keresinde mutfak lavabosunun altındaki boruyu çıkarmış haberim yokken. Tabi su olduğu gibi akmış her yere. Tek tek kavanozların hepsini çıkardım, ıslak gazeteleri kurularıyla değiştirdim. Kavanozları yerleştirirken pencereden annesinin yaklaştığını gördüm. Son kavanozu koydum, kapı çaldı. "Yusuf sorun çıkardı mı? Yooo, hiçbir sorun yok. Gayet iyiydik:)))" Bazen yakalanmıyor da değiliz. Yusufla ben bir köşeye çekilip dudaklarımızı büzerek kös kös oturuyoruz o zaman:))) Anneler her zaman haklıdır!...

 

- Ne de olsa zavallı modern insanlarız! Bazen düşünüyorum, oğlumun davranışlarını izleyip neye kabiliyeti olduğunu öğrenmeye çalışsam mı? Mühendis kafası mı var çocukta, yoksa araştırmaya mı meraklı? Çalıştığım bilgisayarın klavyesine vurup vurup durmasına bakarak yazar olması için daha çok kütüphanede mi vakit geçirsem onunla? Sık sık elime bir kitap mı alsam onun yanında? Öyle ya, zihne  kazınacak bu görüntü. Kitap kokusu, kütüphane görüntüsü, klavye sesleri. Hooop, kitap kurdu yazar adayı bir Yusuf. Al sana bilinçli anne baba. Heh heh he:))) Ama yabana atmamak lazım. Soğuk kış geceleri, gaz lambası eşliğinde ablamla sırayla Hayatüs Sahabe okumalarımız, annemin el işi yaparken, babamın bulmaca çözerken bizi dinlemesi, o loş oda görüntüsü hala zihnimde bir yerlerde kazılı durur!... Ey gidi yokluk! Sen nelere kadirsin!...

 

- Her bebek gibi Yusuf da bazı geceler hiç uyutmuyor. Meğer ishal olmuş bizimki! Yemiyor, içmiyor, sürekli kucakta gezmek istiyor. Sabah kahvaltı bile yapmadan aile hekimine giderken yine bir şey yemedi. Ben de sigara altı olsun diye tadelle yerken uzattım, baktım hiçbir şey yemeyen Yusuf, tadelle yiyor. Aldık götürdük doktora. Doktor başladı saymaya, bal, pekmez, çikolata gibi şeyler sakın yedirmeyin. Yoğurt, yoğurt çorbası, muz verin özellikle. Dediğim gibi tatlı şeyler, çikolata falan kesinlikle yasak.

Sesimi çıkarmadan usul usul çıktım odadan:)))

 

- Tepkiler artmaya başladı. Su içmeyi öğrendi sayılır Yusuf. Yemek yerken kaşığı alıp kendi yemek istiyor. Hatta bazen yemeğe daldırıp senin ağzına uzatıyor. Kızdığı bir şey olunca ısırıyor bulduğu yerden. Bazen küsüyor sana. Kucak bile versen istemiyor. Bazen güç göstermek ister gibi, bulduğu her şeyi kırıp dökmeye çalışıyor. Kaçıp saklanıyor onu giydirmek isteyen annesinden. Sarılmayı öğrendi. Boynuna elini atıp sırtına da hafifçe vuruyor. Bazen de dövüyor. Gözlük kullanıyorsanız ve bebek düşünüyorsanız kırılmayan cam almanız tavsiye olunur. Benim en sevdiğim hali şu: Kucağıma alıp gezdirirken keyiften ayağını sallıyor. Bayılıyorum bunu yapınca. Dikkat ettim, keyif aldığım bir yerde otururken ben de arada bir ayaklarımı sallıyorum. Belki de bu yüzden bir baba olarak varlığımı tam anlamıyla hissettiğim nadir anlardan biri. Ne de olsa Türk erkeğiyim. Kendimi özel hissetmek benim de ihtiyacım:)))

 

- Bir bebeğin anne babasının elinde gördüğü şeylere özel ilgi göstermesi kaçınılmaz. Telefon, bilgisayar, kumanda ve ipad Yusuf'un favorileri. Bunu düşündüm. Bebek telefona, kumandaya değil, büyüme isteği gereği, bir büyük olarak senin hayatında varolan şeye ilgi gösteriyor. Bebek yanındayken telefon yerine kitap, kumanda yerine dergi, tablet yerine gazete görse onunla ilgilenecek. Bunu deneyeceğim!...

 

- Şunu fark ettim. Hep de savunmuşumdur. Çocuk sürekli ilgi isteyen bir varlık değil. Bazen senin varlığın bile yetebiliyor. Sen odanın bir köşesinde kendi işinle meşgulken, o bir şeyler bulup kendi halinde eğlenebiliyor. Zaten çocuk deyince aklıma hep şöyle bir görüntü gelir: Büyükler konuşur ya da iş yaparken etrafta gezinen ve neşeli sesler çıkaran, canı sıkılınca yanaşıp kucağına alman için dizlerine vuran, bir süre kucakta durunca sıkılıp tekrar inmek isteyen, bulduğu her şeyi karıştıran, oynayacak arkadaş bulunca seni fazlalık gibi gören, sebepli sebepsiz "ınne" diyen, arada bir yanından geçerken saçlarını okşadığın, tekrar yoluna devam eden, Sen etrafta, elimin altında ol, ben keyfime bakayım diyen, az önce kaldığı yerden oynamaya devam eden sevimli bir şey işte!

 

Nerden mi biliyorum? Ben bu yazıyı böyle yazdım da ordan:)))

 

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri -10 (4 Şubat 2015)

 Yusuf Faktörü

 

Bazen bir sahne geliyor gözümün önüne. Kucağında oğluyla koşarak kurşunlardan kaçan bir baba. Soluk soluğa koşarken iyice sarılıyor oğluna.

 

Derken bir kurşun adamın omzuna isabet ediyor. Adam yere yığılıyor. Kafası yere çarpmasın diye oğlunu sıkıca sarıyor düşerken. Sırt üstü uzanmış yaralı adamın yanından kan akıyor yere. Son saniyeler. Oğlunun gözlerine bakıyor acıyla. Onu bu acımasız dünyada yalnız bıraktığı için kahrediyor. Başını zorla çevirip göklere bakıyor. "Ne olacak şimdi?" der gibi bakışları. Acı içinde gözlerini kapatıyor.

 

Bebek oyun zannedip babasının gözlerini açmaya çalışıyor. Yüzüne vuruyor minik elleriyle. Saçını çekiyor babasının. Tepki gelmeyince ağlamaya başlıyor.

 

Babasının göğsünde oturmuş ağlıyor bir bebek. Gömleğinin yakasını çekiyor babasının ağlarken. Bir umut gözlerini açıp ona sarılmasını bekliyor... Hayat devam ediyor.

 

Bir gün Yusuf'u kucağıma aldığımda Filistinli bir baba oğlunu kucağına alırken neler hissediyor acaba diye düşündüm. Onu ve oğlunu öldürmek isteyen İsrail askerlerinden ne kadar koruyabilecektir oğlunu? Biliyordur, ölümün sıcak nefesi her yandadır. Şimdi kucağında olan çocuğunu ondan korumak için her an tetikte yaşaması gerekmektedir.

 

Ya ben? Ya Yusuf? Mogadişu'da gördüğüm bir deri bir kemik bebekler, Gazze'de kurşun delikleriyle harap olmuş evler arasında oynayan çocuklar. Hayat onlar için ne kadar zor! Bizim için ne kadar kolay! Kıymetini bilmek zorundayım.

 

- 6 gün sonra, 10 Şubatta Yusuf 17 aylık olacak. Geldi geliyor derken bıdı bıdı koşmaya başladı kerata. Geçen ay baba demeye başladı. Yarım yamalak. Hala akşam eve girerken anne diye diye geliyor yanıma. Her anı ayrı bir zevk olan insan yaşamında bir erkeğin yaşayabileceği en güzel duygulardan biri bu olsa gerek. Daha kapının ziline basar basmaz koridordan sevinç çığlıklarını duyduğun çocuğunun koşarak sana geldiğini, seni özlediğini bilmek!... Kapı açıldığında kucağına atlamak için sevinçle bekleyen bir afacanın yüzündeki o ifade!

 

- Top oynamaya başladım Yusufla. İki küçük topu var. Bir de minik kalemiz. Koridorun bir ucuna kaleyi diğer ucuna topları koyuyorum. Vura vura gol atıyoruz. Tabi Yusuf kaleye gol atacağına kaleyi kucaklayıp bana getiriyor. Bazen Yusuf'u dikiyorum koridorun bir ucuna, diğer ucuna da topu. Tam kafasına nişan alıyorum. Topa bir vuruyorum...

İnandınız değil mi:))) şaka yapıyor olmalısınız:)))

 

- 15 aylıkken yavaş yavaş isteklerini belli etmeye başladı. Su "tu", yemek "mamma", Telefon "tu tu". Çiçekleri okşarken "bıcım bıcım bıcım" diye seviyor. Senin bir şey yapmanı istediğinde gelip elinden tutup götürüyor.

 

- Günahkar tespiti. Çocuklar masum ve temiz oldukları için kalbimizin kirini pasını görüyor diye bir rivayet vardır. Yusuf daha önce tanıştığı biri, onu kucağına aldığında avaz avaz ağlamaya başlıyorsa hemen espriyi yapıştırıyorum: "çok günah işliyorsun, kalbini kirletmişsin, çocuk o yüzden durmuyor kucağında." Hiç acımam, kendinize dikkat edin, hemen yapıştırırım günahkar tesptini:)))

 

- Birkaç gece yorulsun da uyusun diye gece yarısı saklambaç oynadım Yusuf'la. Kanepenin önüne ve arkasına saklanıp aniden "cee" yapıyoruz birbirimize. Sen misin bunu yapan? Gecenin bir vakti gidiyor kanepenin oraya, çağırıyor beni. Hadi kanepenin arkasına geç de oynayalım diyor beden diliyle. Sonra uyut uyutabilirsen!

 

- Uykularımız da törensel bir havaya büründü. Uyumadığı geceler kucağıma alıp koridorda gezdiriyorum. Önce babamın lazım olur diye lisedeyken ezberlettiği Al-i İmran suresinin sondan birinci sayfasındaki aşr-ı şerifi okuyorum. Ardından Yunus ilahileri. Favorimiz "Yusuf'u kaybettim Kenan ilinde." Sonra "Bir garipsin bu dünyada", son olarak "bülbül" ilahisi. Baktım inat ediyor, "Şol cennetin ırmakları" ile işi tatlıya bağlıyorum:))) Zamanında Yusuf Suresini ezberlemediğim için kendime çok kızgınım. Şimdi çok lazım oluyor...

 

- Televizyon düşkünlüğü yok Yusuf'un ama reklam düşkünlüğü var. Çok garip, diğer odadan reklamların başladığını anlayıp geliyor ve dikiliyor ekranın karşısına. Subliminal mesaj işini ciddiye almak lazımmış meğer. Bebeğimizin zihnine hangi gizli mesajları gönderiyorlar bilmiyoruz. Ne büyük çaresizlik!...

 

- Nazar diye bir şey var. Ne zaman misafirliğe ya da alışverişe gitsek, annesi her gün okuduğu halde dönüşte huysuz oluyor Yusuf. Yemiyor, uyumuyor, durmuyor. Başlıyoruz nazar duasından, ihlas, felak, nas, fatiha, ayetel kürsi sırayla gidiyoruz. İşe yarıyor mu? Hem de ne biçim! Ayet ne güzel söylüyor: "Dualarınız da olmasa..."

 

- Isırıyor kızınca. Hem de keskin 12 dişiyle birden. Tavır koymayı öğreniyor. Ağlamanın dışında tepkiler gösteriyor. Bazen sarılıyor istediğini yaptırmak için, tabi içinizin tüm yağları eriyor. Bazen bir köşeye çekilip horoz gibi dikleniyor. Öfkeyle bağırıyor. Kızarak eline geçen her şeyi fırlatmak az da olsa kullandığımız bir yöntem. Kendimce bir strateji izliyorum. İstediği şeyi hemen vermiyorum. Biraz zorluyorum, mücadele ediyor, direniyor, tam ağlayıp pes etmeye başladığı anda istediğini sunuyorum. "Hayat zor oğlum bu ülkede" diyorum, "İstediğin şeyi tırnaklarınla kazıyarak elde ediyorsun."

 

- Aklımdayken söyleyim, Yusuf telefonla arama yapmayı öğrendi. Kafasına göre tuşlara basıp son yapılan aramalardan birini tekrarlıyor. Sizi arayıp da ses çıkarmazsam Yusuf faktörünü unutmayınız:)))

 

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri-11 (19 Nisan 2015)

 Babayız biz Babacık değil

 - Bebekler çabuk değişiyor. Bu yüzden "Babasına benziyor, anasına benziyor" yorumlarını hiç ciddiye almam. "Yusuf tıpkı sen" diyen beni sevindirmediği gibi "Yusuf sana çekmemiş" diyen de üzmüyor. 19 aylık Yusuf bu süre içinde bir bana benzedi, bir annesine. Bazen teyze, bazen dayı oturdu makama. Ben de bazen yürüyüşünü anneme benzetiyorum. Katıldığımız bir düğünde bir dostum, "Nerdeyse kendi kopyanı yapmışsın, ben üçüncüde ancak kendime benzetebildim" dedi. Aradan iki hafta geçti, başka biri "Yusuf giderek değişiyor, şimdi kime daha çok benziyor?" diye sordu. Uğraş dur işin yoksa. Bu ülkede insan niye kendi olamıyor bir türlü, anlamaya başladım sanırım:)))

 

- Çocukla çocuk olmayı becerenlere oldum olası imrenirim. Ben yapamam bir türlü. Yusuf'la da pek başarılı olduğumu söyleyemem. Tek özelliğim var; iyi top oynuyoruz. Oğlum için baba demek top demek:)) Bir de sokak:))) Ben evden çıkarken Yusuf da ayakkabılıktan ayakkabılarını alıp kapının önüne koyuyor artık. Apartmanın önünde top oynamaya başladık. Komşu çocuğunun kumandalı arabasını kıskanmaya... Gelip giden arabalara doğru koşmaya... Binaya gelen yabancılara sırnaşmaya... Arabanın direksiyonunda oynamaya... Mutfaktaki ocağın düğmelerini çevirmeye... Kapıları açıp kapamaya... Sandalyeye, ordan masaya çıkıp oynamaya... Kızdığı zaman oyuncağı kafaya fırlatmaya... Bir de küsüp saklanmaya:)))

 

- Bütün bebekler gibi Yusuf da zararlı her şeyi seviyor. Çikolataya asla hayır demiyor. Hele Tadelle olursa:))) İpad, telefon, reklamlar, elektrik süpürgesi, şarj aletleri favorilerimiz... İpadle, telefonla selfiler çekmeye başladık. Selfie çubuğumuz eksik olduğundan suratımız yarım çıkıyor şimdilik:)))

 

- Geçen gün şunu farkettim: Toprakla oynamayı seviyor. Ben çocukken kum yediğimi hatırlıyorum. Yusuf da toprağı eşelemeye bayılıyor. Zavallı apartman çocuğu. Çayır çimen gezemiyor. Toprağı arada bir görebiliyor! Her yer beton, her yer makina. TOKİ 5 apartmana bir çocuk parkı yapıyor. Her binanın önünde otopark var ama çocuk parkı 5 binaya bir tane. Gelecek nesillerimizin ruh sağlığı arabalarımız kadar değerli değil! Bir de çocuk parkı hangi binanın önündeyse o apartmadakiler sanki park kendileri için yapılmış gibi sahipleniyorlar. Yan apartmandan gelen çocuk ister istemez sığıntı gibi duruyor. İnsanımız da bu çiğlikten kurtulamıyor bir türlü. Eğitim şart azizim:)))

 

- Birkaç kişiden "Yusufla dün sohbet ettik epey" mesajını aldım. Yusuf faktörü artarak sürüyor. Tekrar edeyim; ben arayıp sizi rahatsız edebilirim. Hemen sapık muamelesi yapmayın. Bebek olabilir:)))

 

- 6 yaşımdayken annemle gittiğimiz bir pazar alışverişini hiç unutmuyorum. "Bana top al, bana top al" diye zırlayıp durmuştum. Annem pazarını bitirinceye kadar beni ikna etmeye çalıştı. Bir tezgahta darbuka gördü aynı fiyata. "Oğlum gel sana darbuka alalım, kırılmaz, patlamaz. Top bugün var yarın yok. Ama bu çok sağlam." Mümkün mü? Beni darbukatör Ekrem yapmasına müsaade eder miyim:))) Ağladım durdum bir saat. İlle de top. Annem pes etti, aldı topu. ("E canım topu da al darbukayı da. Senin dediğin de olsun, çocuk da sevinsin" diyen varsa yazının devamını okumasın, zira yokluk nedir bilmiyor demektir.) Ben topumu aldım, eve döndük. Topu kaptığım gibi sokağa. 5 dakika ya oynadık ya oynamadık, mahallenin delisi Sadık topu aldı, teli batırdı; Fossss. Ben de havamı aldım. Acaba darbukayı tercih etsem nasıl bir hayatım olurdu:)))

 

- Mustafa Hacıömeroğlu'nun ifadesiyle; Çocuk arabanın ön tekeridir. Acaba doğru mu? Yusuf doğmadan önce "çocuğun olunca görürsün" lafını çok duyardım. Şimdi de "Çocuğun büyüyünce görürsün" lafını çok duyuyorum. Geçen gün işyerinde sohbet ettiğimiz abiler, çocuklarının hayatlarını nasıl belirlediğini anlattılar. Adam TRT İstanbul'a tayin çıkarmak istemiş, çocukların okul düzeni bozulmasın diye vazgeçmişler. Bir diğeri İzmir'i çok seviyor ama çocuklar yüzünden burada yaşamaya devam ediyormuş. Dedim ki, "Bunu çocuk yapmıyor, kadın yapıyor. Kadın demek düzen demektir. Kadın dişi kuş gibi gittiği yerde yuvasını yapar, sonra onu korumak için mücadele eder." Aslında "çocukların düzeni bozulmasın" diye başlayan cümleleri ben şöyle anlıyorum: Karıma laf geçiremiyorum:))) bunu ona söyledim mi? Evet. İçimden değil, böle dümdük yüzüne:)))

 

- Benim görüşüm; Ben çocuğumun beni olduğum gibi yaşamasını istiyorum. Ne kadarsam o kadar yaşasın. Sen ne yaparsan yap asla tatmin olmayacak bir varlıkla muhatapsın. Neden hayatı kendine zindan edesin ki! Yusuf pahalı bir akülü arabayı kıskanıp uzun uzun ona baktığında zoruma gitmiyor mesela. Bunu oğluma almalıyım diye düşünmüyorum. Her istediği verilen şımarık bir çocuk yerine içinde uhdeleri olan bir çocuk olsun daha iyi. Bir de anne baba çocuğa itaat etmemeli, çocuk anne babanın yolundan gitmeli. Aynısını babam da yaptıydı bana. Eskişehire tayini çıktıydı, oradaki okula benim kaydımı yapamadığı için tayinini iptal ettiydi. O zaman da git baba ben yurtta kalırım demiştim. Şimdi de aynısını düşünüyorum. O adamın dümdük yüzüne şunu da dedim: Yaşlı insanlarla konuşun. Kendi istediği hayatı yaşayamayan, başkalarına da yaranamayıp, eşi ve çocukları tarafından yalnız bırakılan, bir kenara itilen, yüreği pişmanlıklarla dolu insanların ülkesidir Türkiye. Sen hayatını ortaya koyacaksın onun için, o ise elin hayırsız kızı, berduş erkeği için seni bırakıp gidecek. Değer mi?

 

- Yeni moda bir tabir var babayla ilgili; Babacık. Çokça duyuyorum bu sözü. Babacık geldi, babacık ayakkabılarını bağlasın, babacık seni götürsün vb... Ben karşıyım. Babayı saygın bir konumdan alıp sevimli bir yaratığa dönüştüren bu kavramın baba-oğul ilişkisine zarar verdiğini düşünüyorum. Çocuk babaya her şeyden önce saygı duyacak. İçinde saygıyı barındırmayan sevgi, "aşkım'la başlayıp aşkım'la biten" cümlelerle dolu flört bir ilişkidir ve kalıcı sonuçlar doğurmaz. Evliliği de böyle düşünüyorum. Sevgin sürebilir ama eşinin saygısını kaybedersen onu kaybettin demektir. Sevgi bir evin sütunları ise saygı onu koruyan duvardır. Cem Yılmaz'ın orgeneral görünce hissettiği kadar olmasa da ona yakın bir korku da olacak çocukta.

Babayız biz babacık değil:)))

  

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri -12

(15 Eylül 2015)

 - Yusuf 2 yaşına girdi. O hayatımıza girdiğinden bu yana zamanın ne kadar çabuk ilerlediğini daha net görebiliyorum. Geç kalmış bir baba olarak bazen bu hız başımı döndürüyor, yetişemiyor, yoruluyorum. Emekledi, heceledi, salıncağa bindi, bisiklet sürdü derken, sabahları uyanmadığımda kütüphaneden rastgele bir kitap çekip, onu kafama fırlatarak "Baba! Kalk!" diye bağıran bir erkeğe dönüştü. "Zaman ne de çabuk geçiyor Mona"

 

 

 

- Yusuf bazen öfkeyle "Baba!" diye bağırıyor. Sanki arkasından "Sen ne işe yaramaz bir adamsın, çabuk gel buraya" der gibi söylüyor bunu. Garip erkeksi bir mahcubiyet sarıyor benliğimi. "Efendim oğlum" diyorum hizmetçisi gibi:))) Bu arada "baba" dediğinde "Efendim" demezsem diyeceğini demiyor. "Hı?", "Evet", "Söyle" gibi ifadeler yetmiyor. Efendim diyeceksin:)))

- Tek tük kelimeler çıkmaya başladı artık. Televizyonun adı "çü sü" (TRT Çocuk favori kanalımız, İbikli ve rafadan tayfa adını söyleyebildiklerimiz), anahtarın adı "atar" (birkaç kez arabayı vitesteyken çalıştırıp bizi korkuttu kerata), karpuzun adı "kapuujjj", bisikletin adı "bisi", pek sevgili dostu Burcu'nun adı "Buycu", telefonun adı "anane". İlk söylediği kelimeler alkış, gel, top, kuççak, haydee, come on (bunu ben öğrettim:))), açıydıı, açımmıyooo, kapandı, başaydıım, çabuk, temaam. En son al bakalıım demeyi öğrendi. Tabi bunun için benim yarım kilo üzüm yemem gerekti:)))

 - Yusuf "Su" diyemiyor. "Şumu" diyor su istediğinde. "Su mu istiyorsun?" diye sora sora su kelimesini "sumu" yapmışız bilmeden:))) Şimdi "Su ister misin oğlum?" demek ne kadar işe yarayacak bilmiyorum.

 - Maşallah demeden çocuk sevmeyin. Ablamın turuncu kızı Zeynep'i gezdiriyorduk. İki genç kız uzaktan "ay ne sevimli, ay ne sevimli" diye diye geldiler. Sevmek için izin istediler. "Öyle bedava yok, insan bir şeker alır, verir çocuğa" diyerek espri yaptım. Kızlar ciddiye aldılar, gidip lolipop alıp geldiler. Zeynep'le biraz oynadılar. "Ay ne tatlı, ay ne şirin, şu saçlara bak ne güzeeel" deyip durdular. Sonra gittiler. Eve gittik. Markete çıktık ablamla. Çıkmadan önce ablam "Zeynep'i okusak mı, bugün çok sevdiler" dedi. Arada kaynadı, okumadan çıktık. Arabada giderken nasıl olduysa Zeynep arka koltukta ters dönerek düştü ve kafasının arkasının küllüğün köşesine çarptı ve kan akmaya başladı. Doğru acile! Siz siz olun, maşallah demeden çocuk sevmeyin ve çocuğunuzu mutlaka her gün okuyun!

- Bebeklerin ele avuca sığmamaya başladığı dönemde Yusuf. Ocağı açıp kapatıyor (çaydanlık ve tencereler duvar tarafına alındı), tezgahın üstüne uzanıp bardağı düşürüyor (sürahi ve bardaklar tezgahın ortasına itildi), sinirlendiğinde kamyonunu kafana fırlatıyor (oyuncak alırken çok sert olmamasına dikkat), gözyaşını koz olarak kullanıyor (her ağladığında acı çekmediğini anlıyoruz artık), masaların üstünde dolaşıyor (bilgisayar, cep telefonu ve laptoplarınızı korumaya almalısınız), kapıları açıyor (evin kapısının anahtarını artık üstten kapatıyorum), kanepeden aşağı atlıyor (yumuşak bir halı şart oluyor), pencereyi uzanıp açıyor (pencere kenarına yatak ya da kanepe koymayın), kıskanıyor (doğruyu yanlışı öğretmek için iyi bir yöntem, ben çok kullanıyorum:)))), inat yapıyor (istediğini yapma kafanda kepçeyi bulman işten bile değl), peşinden koşturuyor (her an yola kaçabilir, telefonla konuşmaya dalmayın)... Yaptığına kızdığını anladığında   "Gel" diye çağırıyor, elini omzuna atıyor, oğluna sarılıp teselli eden bir baba gibi omzuna vuruyor, yanağını yanağıma değdirerek sevgisini gösteriyor. Uzatmıyor ama. Şöyle bir kucaklayıp bırakıyor. Ne de olsa erkek, fazla duygusallığa yer yok:)))

 - Kendi düşen ağlamıyor. Yusuf çok istediği bir şeyi yapmak isterken düştüğünde ağlamayıp gülüyor. Kendi hatası olduğunu anlıyor herhalde. Diyelim ki koşup topa vurmak isterken düşüyor, eğer çok acımamışsa gülüyor ve kalkıp devam ediyor. "İnsan" diyorum "aslında neyin ne olduğunun her zaman farkında."

 - Bu dünyada ne kadar birlikte olabileceğiz bilmiyorum. Hele her gün şehit haberleriyle yıkıldığımız  bugünleri düşünürsek!.. Birlikte olduğumuz vakitleri değerlendirmeye çalışıyorum. Yusuf üzerinden apartmandaki çocuklarla yeni bir yakınlık kurdum. Top oynuyoruz, yarışıyoruz, parka gidiyoruz, kaçamak yapıyoruz:))) Öyle ki akşamları ben Yusuf'u eve sokmasam diğerleri de girmiyor bazen. Yusuf'ın babası diye tanıyorlar beni. Şu anda işten gelip de oğluyla apatmanın önünde oynayan iki babadan biriyim. Çocuklara çelik çomak oynatıcam, bakalım sevecekler mi? İsim şehir bitki, ardından saklambaç.

 - Yusuf'u gittiğim her yere götürüyorum. Bakkala, markete, pazara, komşuya, camiye, düğüne, göle, denize, parka, AVMye. Birkaç kez Cuma namazına götürdüm. Hiç çekinmiyorum. Biraz oturduktan sonra Yusuf başlıyor cemaatin içinde dolanmaya. Tespihleri alıp boynuna doluyor. Biz secdeye yatınca basıyor kahkahayı. Hoşuna gidiyor herhalde:))) Bazen imam hutbe okurken "Babaa!" diye bağırıyor tam ortasında. Şu ana dek Yusuf'a kızan olmadı. Tetikte bekliyorum. Bir tanesi bir şey desin, kavga etmeye hazırım adamla. Yıllardır cami cemaatine biriken bütün hıncımı adamdan çıkarabilirim...

 - Toprak ve suyla oynamayı çok seviyor Yusuf. Arabayı yıkamaya köy çeşmesine gittiğimde onu da götürüyorum. Ben temizliyorum, o pisletiyor, oynayıp geliyoruz işte:))) İki yaşındaki oğluyla araba yıkamaya giden tek babayım apartmanda:)))

 - Erkek çocuğu geç açılır derler. Yeğenim Zeynep'e göre Yusuf'un konuşması daha yavaş ilerliyor. "Ağzı dolu, bir açılırsa seri konuşacak" diyenler var. Artık kime çektiyse:)))

 - Arada bir babamla çocukluğumu konuşuyorum. Yusuf'la kendimi karşılaştırmak için. Çok çekmiş babam benden. İki haftada bir hastaneye götürürmüş beni. Geçenlerde çocukluğumun dört yılını geçirdiğim Konya'nın Yunak ilçesinin Ortakışla köyüne gittim. Birkaç yaşlı kadın küçükken çok yaramaz olduğumu, hiç laf dinlemediğimi anlattı. Hatta bir tanesi "Ekrem seni küçükken bir kere dövmüştüm, hakkını helal et" dedi. Ben de kendimi akıllı uslu bir çocuk sanırdım. Meğer ağaç tepelerinden inmiyormuşum. Bunu öğrenince Yusuf'a tanıdığım hoşgörünün miktarını artırma kararı aldım:)))

  - Şimdilik Yusuf'a layık bir baba olmaya niyetim yok. Ben neysem, ne kadarsam bu halimle beni yaşasın istiyorum. Kimse kusura bakmasın ne kendimi ne oğlumu yarış atı yapmaya niyetim yok:))) Hatta çalışkan, zeki, başarılı, ortalaması yüksek olsun diye özellikle uğraşmayı düşünmüyorum. Ortalama bir insan olsun istiyorum. Birisi Yusuf'u övdüğünde "Herkes gibi işte" diyorum, "Her çocuk gibi". Hayat buna ne kadar müsaade edecek, göreceğiz!... "Bizimki şimdiden harfleri söktü", "Namaz surelerini okula gitmeden öğrendi", "ilkokul birde ama çarpım tablosunu ezbere okuyor" vb. laflar hiç ilgimi çekmiyor bilesiniz. Ben ilk, orta, liseyi birincilikle bitirdim, hiç de matah bir şey değil:)))

 - Hayatımıza giren her insan bizim için birer ayna. Çocuk bu aynaların belki de en safı, en temizi. Bana nasıl bir insan, nasıl bir baba olduğumu Yusuf söyleyecek. Merakla bekliyorum..

 - Yusuf şimdi iki yaşına mı girdi, iki bitti üçten gün mü alıyor anlamadım gitti. Anamın hesabıyla takvimin hesabı arasında gidip geleceğiz anlaşılan...

 - "Öpeyim" diyorum yanağını uzatıyor, "Öp" diyorum yüz vermiyor. Henüz bilmiyor öpmeyi. Bekliyorum. Bakalım ilk kimi öpecek? Ben dururken komşunun kızını öperse yakıcam çırasını:)))

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri-13

(31 Ocak 2016)

 

- 1 Ekim 2015. Yusuf ilk kez beni yanağımdan öptü. Pazara gidiyorduk. "Öp" dedim, öpüverdi oracıkta.

 

- 15 Kasım 2015. Yusuf "Öpücem baba" diyerek öptü beni. Sonra da "öptüm baba" dedi:)))

 

- Geçen gün bir ankete katıldım. "Nasıl bir babasınız?" sorusuna cevap arıyordu. Baba-oğul ilişkisini anlatan filmler daha çok ilgimi çekiyor. Inarritu'nun son filmi "The Evenant" bu konuya eğildiği için özenle izleyeceğim. Yavaş yavaş hayatıma ağırlığını koymaya başladı kerata:)))

 

- İşim gereği bir gece eve 12 den sonra geldim. Ben eve geldiğimde Yusuf uyumuş olursa kul hakkına girmiş gibi kendimi suçlu hissediyorum. Ona ayırmam gereken zamanları başka işlere ayırdığım için. Modern bir babayım ne de olsa. Baba değil Babacık. Yusuf bazen "Baba" dediğinde soruyorum; "Ne babası oğlum? Şam babası mı?"

 

- Yusuf her "baba" dediğinde "efendim?" diyorum fakat içimden bir ses "ne var lan?" diyor. Türk modernleşmesi böyle bir şey olsa gerek:)))

 

- Yusuf'a mı acımalıyım kendime mi? Özellikle kış aylarında dört duvar arasına hapsolan çocuk gece 1'de bile uyumamak için direniyor. Modern tıp "öğlen uykusu şart, akşam erken uyutun" diyor. İyi de gününü evde geçiren çocuk nasıl yorulacak da uyuyacak? Gece 12'de topu getirip "Top oynayalım" dediğinde Yusuf'a acıyorum, her babanın göstereceği ilgiyi benden göremediği için kendime acıyorum. Anketler iyi bir baba olacağımı söylüyor ancak ben biliyorum; Hızlı şehir hayatında karnımı doyurmak için Yusuf'a ayırmadığım vakitlerin bedelini ödeyeceğim.

 

- Son birkaç aya kadar Yusuf sayesinde sabah uyanma sorunum olmuyordu. Şimdi 9-10 demiyor kerata. Bazen ona güvendiğim için işe geç kaldığım oluyor. Ben de işe giderken oğlunu öpen baba moduna giriveriyorum hemen. Yazar babanın oğluna da gece geç yatıp öğleye doğru uyanmak yakışır:)))

 

- Ocak ayındaki karlı günlerden birinde Yusuf'u alıp sokağa fırladım. Soğuğu, karın inceliğini, kardan adamın yalnızlığını, çöp poşetiyle kaymanın zevkini birlikte yaşadık. Yusuf kardan adamın kolunu kırdı ve güldü. Çok hoşuna gitti. Erkek olduğu için mi bu kadar kaba, yoksa benim oğlum olduğun için mi anlamakta zorlanıyorum bazen:)))

 

- Bazen hiç alakası olmayan bir vakitte "Baba namajı kılalım mı?" diye soruveriyor hayta. Gariptir bunu söylediğinde ben namazı birkaç gündür ihmal ediyor oluyorum...

 

- Her erkek çocuk gibi babasını kıskanıyor Yusuf. Bunu bazen kullanmıyor da değilim. Bir şeyi yapmamak için inat ediyorsa bencillik duygusunu harekete geçirip yapmasını sağlıyorum. Mesela önündeki yarım sütlacı yemiyor da dolu tabağı istiyor ağlayarak. Hemen kaşığı alıp yarım sütlacı yemeğe başlıyorum "Ben yiycem" diyerek. Bencilce saldırıyor kaşığa "Ben yiycem" diyerek bitiriyor tabağı:)))

 

- Çocuklar üzerine bir kongrede dinlemiştim. Çocukların 4 temel korkusu varmış: yalnız bırakılmak, yenilmek (senin yanağını yerim ben), bilinmezliğe gitmek, kıtlık. Pepee'den öğrendiği şekilde suratını asıp haylazlık yaptığında onu yalnız bırakacağımı ima ediyorum, peşimden koşarak geliyor. Bilimsel babayım yani:)))

 

- Kişisel gelişim uzmanı bir psikolog "Anne babalarımız bizi yasaklarla daha çocukken eziyorlar, başarı ve özgüven duygusundan mahrum büyüyoruz" demişti. Yusuf'la beraber yaptığımız her işte "yaptın mı, başardın mı, kazandın mı?" sorularıyla ona "yaptım, başardım, kazandım" dedirtiyorum. Umarım bu özgüven önce beni ezmeye kalkmaz:)))

 

- Ne olursa olsun, nasıl olursa olsun Yusuf'un Türk kimliği ve kültürüyle yetişmesi için her şeyi yapacağım. Ertuğrul Özkök gibi olacağına Recep İvedik olsun daha iyi!...

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri -14

 (22 Mayıs 2016)

- Bu günlükleri tutarken amacım Yusuf'un ilklerini kayda geçirmekti. İlk yürüdüğü gün, koştuğu gün, öptüğü gün, ilk cümlesini kurduğu gün, tuvaletini öğrendiği gün. Günlük yazmak ülkemizin olduğu gibi benim de başaramadığım bir şey. Bu yüzden ilklerin tarihi yerine bir babanın anılarına dönüştü. Artık bunlarla idare edecek büyüdüğünde!...

 

- "Geldi geçti ömrüm benim" misali, Yusuf 32 aylık oldu. Soranlara 2.5 yaşında diyorum. Belki de hep bu yaşta kalmasını istiyorum. İki oğlan babası bir arkadaşım şöyle demişti: "Erkek çocuğu 3 yaşından sonra sevilmelik olur. 5-6 yaşına kadar tatlıdır. Sonra bildiğin kereste oluyorlar." Etkilendim mi bu yorumdan? Korkuyor muyum Yusuf'un büyümesinden? Sanırım hayır. Benimkisi tembellikten. Her seferinde kaç aylık olduğunu hesaplamaya üşendiğim için tam ve buçuk sayıları kullanıyorum:)))

 

- Artık cümle kuruyor Yusuf. Emrediyor (Baba git burdan), rica ediyor (baba kalkar mısın?), sevgisini gösteriyor (benim küçük babam), memnun oluyor (Teşekkür ederim babcığım) , öfkeleniyor (ama sen yaptın), küsüyor (ben sana küstüm, konuşmuucam işte), seviniyor (yaşasııın, şut ve goool), inciniyor (baba bak parmağım acıdııı) ve nazlanıyor (hadi baba hadiii).

 

- Balkonda kilitli kaldım. Bu satırları yazarken çay ve sigara içmek için balkona çıktım. Yusuf açmasın diye de iyice çektim kapı kolunu. Geldi, yanıma girmek için kapıyı açmaya çalıştı, açamayınca anahtarı çevirdi ve beni balkona kilitledi. Öylece kalakaldım soğukta iyi mi:)))

 

- Pepee etkisi. Yusuf'un Pepee'den en iyi öğrendiği şey sırtını dönüp küsmek. Bir de hop tek oynamak. Yani kolbastı:)))

 

- Yusuf'un en çok hoşuma giden davranışı namaz esnasında secdeye vardığımda Yusuf'un sırtıma çıkmaya çalışması, yapamayınca da gelip boynuma sarılması. Peygamber Efendimizden bu yana varolan bin beş yüz yıllık bir medeniyetin, bir kültürün, bir geleneğin bir temsilcisi olduğumu hissettiriyor bana.

 

- Futbolda ilerleme kaydettik. Artık benimle omuz omuza mücadele ederek top sürüyor. Ellerini beline koyarak ayağı topun üstünde bana bakışı çok hoş. Bir de her akşam kafasını bir yere çarpmasa:))) En sevdiği şey topu tavana atıp ışığa çaprtırmak ve seyretmek. Tabi bunların hepsini benden gördü:))) Bazı komşular "Futbolcu olacak bu" diyor.  Ben de "Biz bu kafayla Boğazda bir ev sahibi olamayacağız nasıl olsa. Yusuf hiçbir şey olamazsa futbolcu olsun, belki Boğazda evi o alır bize" diyorum:)))

 

- Yusuf sayesinde apartmandaki çcouklarla aramdaki yakınlık artıyor. Bazen kapıyı çalıp "Ekrem amca dışarı çıkacak mısın?" diye soruyorlar. Akşam işten gelince oğlunu dışarı çıkarıp oynatan iki babadan biri olduğum içim çocuklar Yusuf'u seviyorlar ve Yusuf apartmanın önüne çıkınca peşinden koşmaya başlıyorlar. Bir komşumuz bını görünce "Çocukların hepsi Yakup olmuş, Yusuf deyip duruyorlar" dedi. İşte çocuklardan kızlarla yakar top, erkeklerle maç oynuyoruz. Sonra kızları maça alıyoruz. Hi hi hi:)))

 

- Her apartmanda olduğu gibi bizim apartmanda da çocuğunu dışarı gönderip saldım çayıra mevlam kayıra diyen komşular var. Bunların çocukları hemem belli ediyor kendini. Canları çok sıkılıyor, arkadaşlık kurmakta zorlanıyorlar, kavgaya meyilliler ve hep hiç vermeden almak istiyorlar. Sen vermeyince de çirkefleşmeye başlıyorlar. Bizde de var bir iki tane. Baba sıfır ilgi, anne bize güvenip sokağa salıyor, arada bir pencereden bakıyor, sorun olunca çıkıp geliyor. İşin kötüsü Yusuf bu komşunun oğlunu seviyor. Bu da insanı düşündürüyor tabi!...

 

- Tehlikeli dönem başlıyor. Yusuf kendi ihtiyaçlarını kısmen görmeye başladı. Asansöre binmeyi, apartman kapısını açıp kapamayı, bisiklet sürmeyi... Alıp başını gidiyor yokuş aşağı. Koş baba kooş:)))

- Erkeksi kabalığı da yavaş yavaş gelişiyor. Kızdığında vuruyor, tekme atıyor, saçını çekiyor, ısırıyor. Öfke duygusu da oluşmaya başladı. Bazen öfkeyle taş atıyor bana. Bildiğin zarar vermek istiyor. Acıtmak isteği duyuyor. Melekti değil mi bu çocuklar:)))

 

- Dijital oyunlar, teknolojik imkanlar, devlet ve sonunda çirkin kızın biri Yusuf'u benden yavaş yavaş koparacak ne de olsa! Ben de bir baba olarak şimdiden önlemimi alıyor, bilinçaltına babayla geçirilen zevkli vakitler yüklüyorum. Eğer Marcel Proust'un dedikleri doğruysa Yusuf sürekli bugünlere özlem dıyacak, bilinçaltı ona "Babanı ara, babanı ara" diyecek. Görsün bakalım el kızı, el mi yaman bey mi yaman:)))

 

- "Yusuf küçük topuna sarılıp "benim küçük topum" diye seviyor. Bana da sarılıp "benim küçük babam" diye beni seviyor. Ona büyük bir top alıp "Benim kocaman topum" demeyi öğreteceğim!:))))

- Bir baba ne kadar ilgilenirse ilgilensin, çocuğunun dünyasına annesi kadar giremez. Bunu bilerek ilerliyorum babalık yolunda. Bir arkadaşım "Çocuk akıl baliğ oluncaya kadar babası onun Tanrısıdır" demişti. Yusuf beni her taklit ettiğinde, beni her yenmeye çalıştığında bu cümle geliyor aklıma. Bazen bilerek ve isteyerek karşısında acziyet sergileyip yardım istiyorum ondan. "Kurtar beni" diyorum, kurtarınca da "Beni kurtardın" deyip teşekkür ediyorum. Benim de onun gibi aciz bir varlık olduğumu düşünmesi nasıl bir sonuç doğuracak bakalım. Wait and see...

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri -15

Ben büyük olmak istiyorum babacım!

21 Eylül 2016

- Yusuf 10 Eylül 2016 itibariyle 3 yaşında. Kuzucuk, yavrucuk, bıdık, gıdık derken 3 yılı doldurduk. Bir tek tosuncuk diyemedik, çünkü zayıfcana. Buna da şükür…


- Artık 4 kelimelik cümleler kuruyor kerata. Soru soruyor, eleştiriyor, kızıyor, anlamaya çalışıyor, uyanıklı yapıyor. Henüz her gördüğüne "Bu ne?" diye sormaya başlamadı. Biraz aksi, horoz gibi diklenip bazen benimle kavga ediyor, hatta dövmeye kalkıyor,  ne de olsa genleri Trabzonlu. Rafadan Tayfa'nın Kamil'i ile Mert'i arasında gidip geliyor:)))



- Baba değil babacık diye bir yazı yazmıştım. Babanın babacığa dönüş hikayesini anlatıyordu. Yusuf inat yapar gibi bana aürekli babacım diyor. Biraz da TRT Çocuk etkisi var tabi. Orada gördüğü çizgi filmlerde insanlar o kadar sevecen ki "anneciğim, babacığım, canım kardeşim" hitapları havada uçuşuyor. Duyan, gören hoşlanıyor ama ben Yusuf'un babacım yerine baba demesini isteyenlerdenim. Ne o öyle her cümlesi "aşkım"la, "hayatım"la başlayan ya da biten karı koca muhabbetleri gibi. Üstelik böyle konuşanların derinde büyük kavgaları vardır da ancak böyle gizlerler. Baba asıl ve genel bir ifadedir, çocuk özel durumlarda babacım demeli. Fakat sanırım boşa direniyorum. Çağ babanın değil babacığın çağı:)))



- Artık Yusuf'un ilklerini yazmayı bıraktım. Yaşadığım an bir yerlere not edeyim dedim başaramadım. Ne de olsa zavallı modern şehir insanıyım, bir konuya bu kadar uzun süre ilgi gösteremem:)))



- Ne anladım bu 3 yılda? Çocuk evin bereketidir, doğru. Tolstoy Kroyçer Sonat'ta insan çocuk yapmak, aile olmak, Tanrıya iyi bir kul olmak için evlenir fikrini savunur, doğru. Karı koca sen ben olmaktan biz konumuna çocukla kavuşuyor. Evlenen arkadaşlarıma "derhal çocuk yapın" diyorum. Boşverin modern saçmalıkları, bilimsel safsataları, biraz kendimizi yaşamak istiyoruz mavralarını, çocuk yapın. Birbirinizle didişmeyi bırakırsınız.  Baba olmak sadece çocuk sahibi olmak değildir. Maddi-manevi itibarı ve sorumluluğu yüksek güçlü bir kimliktir.



- 3 yaş, çocuğun kaslarının ve beyninin iyice geliştiği, ele avuca sığmadığı, büyüme isteğinin yeşerdiği, yavaş yavaş neyi niçin istediğini bilmeye başladığı yaş. İznik Gölü kenarında gezerken Yusuf, "denize girmek istiyorum" dedi. Hava soğuk olduğu için mazeret olarak "Olmaz. Büyüyünce denize girersin" dedim. "Ben büyük olmak istiyorum babacım" deyiverdi. "İşte" dedim, "oğlumun büyüme isteği şu an itibariyle başlamıştır." İznik'te deniz yok demeyin sakın, küserim:)))

- Çocuk büyütmek bu devirde zor laflarına itibar etmiyorum. Hem devlet, hem özel sektör o kadar çok seçenek sunuyor ki ailelere, nerdeyse 2 yaşında senden alıp kurtaracak seni. Bir de şikayet ediyoruz. İnsan garip bir varlık, hayat ne kadar kolaylaşır, seçenekler ne denli artarsa o kadar şikayeti artıyor hayattan. Dostoyevski haklı, insan tutarlı bir varlık değil ve kendisi için her zaman iyiyi de istemiyor.

- Çocuğun elinden tableti alamıyorum, telefonda oyun oynayıp duruyor şikayetlerinin ne kadar anlamsız olduğunu gördüm bu 3 yılda. Parklarda, bahçelerde, AVMlerde, apartman önlerinde çocuğunu oynatan anne babaları gördüm. Çocuğunu getiriyor parka, sen oyna ben telefona bakayım deyip köşeye oturuyor. Çocuk bir süre oynayıp sıkılıyor, sonra gidip anne babasına ekşiyor. Telefon, tablet istiyor. Çünkü orada onunla oynayan bir yazılım var. Eğer çocuğunla beraber oynarsan ne tablete heves ediyor, ne oyuna. Okul arkadaşlarında görüp heves edinceye kadar durumu kurtardık gibi görünüyor:)))


- Çalışıp para kazanan anneyle ev hanımı anne arasında büyük bir fark olduğunu düşünüyorum. Ev kadını olan anne kesinlikle çalışan anneden daha faydalı oluyor çocuğun psikolojisine. Çocuk da yaparım kariyer de lafları palavradan ibaret. Çocuk bizden para ve imkan değil zaman ve ilgi istiyor. Hafta sonu çocuklarını spordan kursa, etütten maça arabasıyla götürme imkanı olan baba, babalık yapmıyor, Yapı Kredi reklamındaki gibi para kaynağı oluyor sadece. Başarılı erkeğin arkasındaki kadın işe giderken çocuğunu kreşe ya da okula bırakan kadın değil, elinden tutup onu parka  götüren kadındır.

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri-16

Dağları söyle baba!

Ekrem Özdemir – 07 Mart 2017

 

-Yusuf’tan bu kadar uzun süre ilk kez ayrı kaldım. 3 haftadır yanında değilim. Ankara’ya döndüğümde “Seni az görüyorum, her anını değerlendirmeliyim.” der gibi sürekli benimle bir şeyler yapmak istiyor. Top oynayalım, araba sürelim, kaydıraktan kayalım, kırmızı arabaya binip gezelim, çizgi film izleyelim, yemek yiyelim, çikolata almaya gidelim. “Hadi gel baba, hadi gel” diye seni çekiştirmesi yok mu! Artık 3.5 yaşında oldu. Duygularını kelimelerle ifade etmeye başladı. Komşunun biri “Tekrar ne zaman gideceksin?” diye sorduğunda “Çarşamba” deyiverdim. Yusuf hemen “Çarşamba’ya gitme” diye atıldı.

-Kasları, kemikleri ve duyguları geliştikçe daha bir kabalaşıyor erkek çocuğu. Onun bu haline bayılıyorum. Gücünü görmek, göstermek istiyor. İstediği şeye sahip olamadığında küsmek, ağlamak dışında yeni şeyler yapıyor. Beni elimden tutup sürüklüyor, konuşarak ikna etmeye çalışıyor (bu yönünü mutlaka geliştireceğim), baktı olmadı bu kez itiklemeye, vurmaya, dövmeye başlıyor. O minnacık yumruklarıyla sana acı çektirme isteği duyuyor ya, nasıl da sevimli oluyor!...

- Bazen, durduk yerde, televizyon izlerken boynuma sarılıyor. Bir eliyle de yanağımı okşuyor. Bu ara sakal bıraktım. Parmaklarını sakallarımda gezdiriyor. “Herhalde” diyorum, “Sevdiği, kendini güvende hissettiği, mutlu olduğu durum bu. Yanımda ailem var, güvendeyim ve mutluyum.” Yaşama sevinci bu olsa gerek!... “Bir erkeğin istendiğini en güçlü yaşadığı duygu hangisidir?” diye düşünüyorum Yusuf böyle yaptığında. Seni yanında istiyor, seni seviyor, sevgisini de şımarıklık yaparak gösteriyor. Babanın, eşin, çocuğun, dostun, patronun seni istemesi. Hangisi güçlü? Bu konuda Turgenyev’le aynı yerde duruyorum sanırım; Eve geç mi erken mi geleceğini merak eden bir kadından daha çok mutlu eden bir şey olamaz bir erkeği. Diğerlerinde hep bir zorunluluk, hep bir menfaat olabiliyor ama bir kadın seni sırf sen olduğu için seviyor ve istiyor. Schopenhaur’un canı cehenneme!... 

-Toplara sert vurmaya başladı Yusuf. Koridorda her gün en az yarım saat oynuyoruz. Bazen bir vuruyor, top gelip suratıma sert bir şekilde çarpıyor. Nasıl öfkeleniyor insan! Dayak yemiş gibi hissediyorsun. Bildiğin acıyor. Üstelik karşında katıla katıla gülen bir çocuk da var. O öfkeyle topa vurup suratına çarpmak istiyorum, kendimi tutmak bir hayli zor oluyor ama tutuyorum. O kendi oda kapısının önünde, bense dış kapının önünde kaleden kaleye vuruyoruz. Geçen gün koridorda oynarken gol atacağım topa bir vurdum, gitti suratına çarptı. Önce sendeledi, sonra büyük bir öfke duydu. “Niye yüzüme vuruyorsun?” diye bir bağırdı. Sonra da o hışımla topu aldı, özenle önüne koydu. Gidebildiği kadar geriye gitti, koşarak geldi ve topa vurdu. Ama istediği gibi olmadı. Top bana çarpmadı. Bu kez daha çok sinirlendi. Geldi, topu elimden aldı, daha yakın mesafeye koydu, gerildi iyice. Baktım şakası yok, yüzüme çarpsa bildiğin acıyacak. Yüzümü kapattım, koştu koştu topa bir vurdu, kollarıma çarptı. İyi tahmin etmişim. Öfkesi dinsin diye kolumu tutarak “Eyvah, çok acıdı” diye inledim. Hemen gülüverdi. “babacım çok komiksin” diye de dalga geçtiJ))

-Babam ve Oğlum filmini yaşıyor gibiyim. Bir farkla; benim babam benden memnun. Haliyle trajedi yok hikâyemizdeJ)) Babam yaşı ve hastalığı nedeniyle, Yusuf ise küçük ve çocuk olması hasebiyle aksi karakterler. İkisi de istediği şey olmayınca bağırıp çağırıyor, küsüyor, alınıyor, darılıyor. Babam bu aralar hastalığı nedeniyle Yusuf’tan daha alıngan, daha öfkeli. Bazen tıkanıyor, çözüm bulamıyorum. Çocuğunuz için hep bir çare bulup ve uygulayabiliyorsunuz ama anne babanız için bulamayabiliyorsunuz. Şöyle bir düşünüyorum, iki aydır babamın yanına gelip gidiyorum. Bir iki kez üff dediğimi anımsıyorum. Çocuğa üff diyebiliyorsunuz ama babaya diyemiyorsunuz. Hemen bana Kur’ân’dan “Anne babanızın yanında üf bile demeyin.” ayetini okudu gülümseyerek. Hafız bir babanın oğlu olmak da zor canımJ))

- Geçen gün huysuzluğu tuttu, aldım omzumda gezdirdim koridorda. “Sana türkü söyleyeyim mi?” dedim, “Evet söyle.” dedi. Neşet Ertaş’tan “Ah Yalan dünya”yı söylemeye başladım. Kabul etmedi. “Dağları söyle” diye tutturdu. Öyle bir şey okuduğumu hatırlamıyorum. “Ne söyleyim?” diye tekrar sordum. “Dağları söyle baba” diye tekrarladı. Düşündüm,  düşündüm, ne olabilir bu? Sonra kafam dank etti. Annesi her gece uyuturken Yunus Emre’nin  “Dağlar ile taşlar ile / Çağırayım Mevlam seni” ilahisini söylüyor. Onu istiyormuş kerata. Yunus Emre’den ben de çok ilahi okudum ama hiçbir aklında kalmamış. Annesinin okuduğu ilahi kalmış. Onu istiyor hayta. Küççücük çocuk kıskançlık duygularımı kabartmasın mıJ))

- Küçükken hastalanmışım. Doktor “Alerji olmuş. Bir hafta hiçbir şey yiyip içmeyecek, sadece elma ve çay vereceksiniz.” demiş. Mecbur uymuşlar. İstediğim hiçbir şeyi vermiyormuş annem. Ablama da tembihlemişler, “Ekrem’in yanında sakın yiyip içme” diye. Gidip anneanneme şikâyet edermişim anne babamı, “Anane, bunlar bana hiçbir şey vermiyorlar. Sen ver” diye. Kadın zavallı, beni oyalamak için türlü bahaneler uydururmuş. Neyse ki başarmışlar bir hafta bana hiçbir şey yedirmemeyi. Doktor “iyileşti bu” deyince babam sormuş, “Şimdi her istediğini yiyebilir mi?” Doktor “Evet” deyince babam almış beni kucağına, götürmüş hastanenin yanındaki bakkala. “Ne istersen alabilirsin. Dükkân senin.” demiş. Bir haftalık açlıkla kucağımı doldurmuşum, eve gelene kadar da yarısını yolda yemişim. Babam bunu unutmamış. Baba-oğul ilişkisindeki güzelliğin küçük kaçamaklar üzerinden gelişmesinin nedenleri üzerine düşünüyorum bazen. Anne kuralcı, baba özgürlükçü gibi görüntü var çocuk ve aile ilişkisinde. Baba devlet, anne hükümet sanki. Doğrusu ben de buna uyuyorum. Doğru mu yapıyorum, bilmiyorum. Öyle gelişiyor ilişkimiz. Belki de ben anne hep kuralcı, baba ise özgürlükçü zannediyorum. Belki de bilmediğim için böyle. Kayınçomun bir lafı vardı: “Söylersen kaçamak olmaz.” Belki de anneler babalar gibi söylemiyor, biz de kendimizi özgürlükçü sanıyoruzJ))

- Yusuf camiyi sevdi. Çünkü güvenle koşturup oynadığı en geniş mekân camide var. “Hadi camiye gidelim” dediğimde aklına klimanın kumandası, mihraptaki mikrofon ve kablolar, minberin merdivenleri, bir sürü tespih ve kocaman bir koşu alanı geliyor. “Hadi gidip abdest alalım” diyor bir an evvel camiye girmek için. Bazen tehlikeli işler yapıyor, onun yüzünden cemaatle atıştığım da oluyor. “Hadi gidiyoruz” dediğimde çıkmamak için “Hadi sen namaz kıl” diyor, baktı ikna olmadım, yatıyor yere, namaza duruyor. Bazen de imam çikolata veriyor Yusuf’a. Nasıl sevmesin çocukJ))   

 

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri-17

(11 Ocak 2018)

 

Yusuf’u yine hasta ettim. Bu ilk değil. AVM’ye gittiğimizde annesi bizi baş başa bırakıyor Yusuf’la. Daha doğrusu “Benimle gezmek ister misin?” sorusunu artık sormuyor. Girdiğimiz mağazada sıkıldığımı öyle belli ediyorum ki benimle gezdiğine pişman oluyor. Sonunda AVM içindeki çocuk oyun parklarını keşfettik. Annesi gezerken ben Yusuf’u oyun parkına götürüp eğlendiriyordum. Sonraları, Yusuf “simit alalım” diye tutturmaya başlayınca Simit Dünyası’nın sigara içilebilen alanını keşfettim. Yusuf, yanık susamlı Ankara simidini yerken ben de sigara içip sosyal medyada geziniyorum. Tabi hava soğuk olduğunda ufoların şehir insanını ısıtmaya çalıştığı cafelerin açık alanlarına başvuruyorum. Benim işimi gördü fakat Yusuf arada bir üşüyor. Hatta söylüyor bazen, “Baba, çok üşüdüm” diye. “Kusura bakma oğlum, benimle yaşamak, hayatın dışında kalmaktır. Bu da senin kaderin” deyip okşuyorum başını ve ufoyu yaklaştırıyorum ona. Naif, kırılgan bir çocuk olmasını istemiyorum oğlumun. Ancak her konuda olduğu gibi bu konuda da abartıyorum. Ne sigaradan vazgeçebiliyorum, ne oğlumdan. İleride benden bunların acısını çıkaracak biliyorum ama ben de ona “Ben sana hiç olmadığım gibi davranmadım. Neysem o oldum. Sadece benimle değil, beni de yaşamanı sağladım. Ben de seni yaşadım. Seni hep olduğun gibi kabul ettim. Şimdi, gitmek istersen ne darılırım, ne kızarım. Hayat senin, seçim senin.” diyeceğim. “Tercihin senin doğrun olacak.”

Çok merak ediyorum, ne yapacak acaba?

 

-  Yaşadığım bir olay kader üzerine beni yine düşündürttü. 2017’nin Eylül’ünde Yusuf 4 yaşına girdi. Okul öncesi eğitime başlayacaktı. Nerden aklıma esti bilmem, bir gün “Yusuf bizi hiç aniden hastaneye götürmedi.” diye geçiverdi içimden. “Hiçbir gece ya da sabah apar topar hastaneye gitmek zorunda kalmadık.” Neden bilmem, aynı anda içimden başka bir ses, “Bunu demeyecektin!” diye seslendi bana. Ertesi hafta Yusuf hasta olmaya bir başladı, bu satırları yazdığım Ocak ayında henüz tam iyileşmemişti. Ardı ardına hastaneye gitmeye başladık. Hastaneye gidip gelirken şoför koltuğunda düşünüp durdum, “Ben büyük konuşup haddimi aştığım için mi hastane yolunu mesken edindik, yoksa Yusuf, ilk kez okulla, sosyal hayatla, evden uzakta bir hayatla tanıştığı için mi böyle hasta olup duruyor?” Modern tıbba inanan doktorlara göre ikincisi. “Büyük lokma ye, büyük konuşma” diyenlere göre birincisi. Ben her ikisinin de katkısına inananlardanım. Kader dediğin, sonuçta bizim tercihlerimizle oluşuyor. Buna kesin inanıyorum. “Yaşadıklarımız hak ettiklerimizdir!”

 

- Yusuf’un eğitim hayatına da özen gösterdiğimi söyleyemem. Hasta olup da okula gidemediği zaman doğrusu üzülmüyorum. Eğitimin insanları çok da bir yere götürmediğini düşünüyorum. “İyi bir eğitim alırsa hayatı kurtulur” lafından da nefret ediyorum. Dünyanın kaderini değiştirenler üniversiteyi terk edenlerden çıkıyorsa sorunu başka bir yerde aramak gerekir diye düşünüyorum. Boğaziçi mezunu uyuzlarla, açıköğretim mezunu sanatçı ve entelektüelleri görünce bu kanaatim daha da pekişti. Türkiye’deki akademisyen ve öğretmenlerin yarısını bir araya getir, bir İsmet Özel’in gücüne erişemiyorlar. Akademisyenlerin diğer yarısı da Dücane’ye yetişmeye çalışsınlar!... Cemil Meriç, oğlunu Fransız kolejine verdiği için duyduğu pişmanlığı anlatır Jurnal eserinde. İyi bir eğitim almıştır oğlu, ne var ki Türk kültüründen habersiz yetişmiştir. “Keşke devlet okuluna verseydim” diyor yazar, “Hiç olmazsa kendi kültürüyle yetişirdi!” Pascal’ın annesi, oğlunun zeka seviyesinin düşüklüğü nedeniyle diğer çocukların eğitim kalitesini düşürdüğü için okuldan alınması gerektiğini yazan mektubu görünce ne hissetti acaba? “Ne yazıyor?” diye soran oğluna şöyle cevap verdi: “Oğlunuz üstün zekalı olduğu için daha iyi bir okula gitmeli diyorlar oğlum.” O anne bir Pascal yetiştirdi. Bugünkü anneler at yarışı oynuyorlar ÖSYM sınavlarında.   

 

- Daha ilkokul sıralarında baleye, tiyatroya, yüzmeye, futbola, dil kursuna, karateye oğlunu götürten adamların babalık yaptığını düşünmüyorum. Hafta sonları nerdeyse sohbet edecek arkadaş bulmakta zorlanıyor insan. Biri çocuğu özel derse götürmüş, diğeri yüzme kursunda, öteki kırkından sonra kendini yaşamaya karar vermiş gezgin annelerin yerine evde çocuk bakıcılığında oluyor. Heyhat!

 

- Kemal Basmacı’nın annesi ne kadar haklı: “Oğlum, bu ülkede insanlar kendilerini ifade edecek özgüvenden yoksun yaşıyorlar. Böyle bir ülkede aşk yaşanmaz.” Ben de öyle büyüdüm. Hayatta en büyük derdim, içimden geçenlerle yaptıklarım arsındaki uçurumu kapatmak oldu. Bir baba olarak oğluma vermek istediğim en büyük destek, kendini rahatça ifade edebildiği ve iç dünyasıyla barışık yaşamasına katkıda bulunacak bir özgüvene sahip olmasını sağlamak olacak. “Ne derler?” putunun önünde secdeye kapanarak hayatını başkaları için yaşamasına engel olmak. Güçlü görünmeye çalışarak değil, haklı çıkmaya çalışarak değil, ilgi görmek için değil, kendini olduğu gibi gösterecek bir güvenle yaşamasını temin etmek. Ve onu olduğu gibi görüp kabul edecek bir kıza aşık olmasını beklemekJ))

 

Aşk şart. Umarım onun da payına düşer bu zevk pınarından birkaç damla. Mevlana bir gün halkla sohbet ederken çığlıklar içinde onlara doğru gelen bir adam görmüşler. Gitmiş adamın yanına, “Derdin nedir? Neden üzgünsün? Niçin böyle avaz avaz bağırıyorsun?” diye sormuş. Adam, “Nasıl üzülmeyeyim? Eşeğimi kaybettim. O benim her işime yarıyordu. Ben onsuz ne yaparım?” diye hayıflanmış. Mevlana, sohbet grubuna dönerek, “Aranızda hiç aşık olmayan biri var mı?” diye sormuş. Adamın biri el kaldırmış. “Ben hiç aşık olmadım” demiş. Mevlana eşeğini kaybeden adama dönerek şöyle demiş: “Eşeğini bulana kadar bu adamı sana verelim, onu kullan. Zira aşık olmamış kişinin merkepten farkı yoktur.”

 

- “Elinden tableti alamıyorum” diyenle “Tablet kullanmasını bizzat ben öğretiyorum” diyenler arasında gidip geliyor babalar. Bir taraf acizliğine, diğer taraf özgüvenine vurgu yapıyor. Peki ben ne yapıyorum? Tableti elinden almıyorum. Şimdiden öğrensin diye bir çabam da yok. Gözlüyorum. Neye ilgisi var? Öğrenmeye çalışıyorum. Kendisine zarar vermeyecek şekilde meraklarını gidermeye çalışıyorum. İtiraf etmeliyim ki, bazen algı yönetimi de yapıyorum. Örnek: Kitap okumasını mı istiyorum? Her şeyi bırakıp onun okumasını istediğim kitabı karıştırıyorum merakla. Bir süre ilgisiz gibi davranıyor. Etrafta dolanıyor. Birkaç kere düşüyor, birkaç oyuncağı fırlatıyor. Bakıyor, ilgimi çekemedi bu kez kıskanmaya başlıyor. Dayanamayıp kitabı elimden çekip alıyor. Halbuki biraz daha sabretse pes edeceğim. Çocuk işte. Sonra okumaya başlıyoruz. Bazen uyumak istemediğinde, kitabı alıp geliyor;

“Kitap okuyalım mı baba?”


"Kullanıyor beni, kullandığını sanıyor daha doğrusu. Kandırdığını zannediyor. Buna müsaade ediyorum. Oğlumun bu halini gördükçe benim de Allah’ı kandırmaya çalıştığım hinliklerim ve saflıklarım geçiyor zihnimden. İnsanlara yalan söylediğim anlar. Olmadığım gibi davrandığım durumlar. “Ne garip” diyorum içimden, “Ben de mış gibi yaparak insanları kandırıyorum. Halbuki Allah’ın beni her an gördüğünü bilerek yapıyorum bunu. Ve Allah buna müsaade ediyor. Ne zaman kendim olacağım Allah’ım! Buluşmak ne zaman?” Oğlum bunu bilmeden yapıyor, bense bilerek yapıyorum. Mutsuzsam mutsuzum demiyorum mesela, bazen neşemi saklıyorum, bazen hüznümü. Sürekli saklanıyorum. Kaçıyorum. Halkın içinde halktan kaçıyorum. Halkın içinde Hakk’la beraber olanlardan da değilim. “Kendi tehlikesi peşinden gider insan” diyor ya şair, ben de aynen bunu yapıyorum."

 

Oğlum Yusuf, bu yaşında neler öğretiyor bana? Ne büyük gerçeklerimi yüzüme vuruyor? Derin yaralarımla yüzleştiriyor beni. Kazıyor yarayı farkında olmadan. Bir başkası yapsa kızarsın, küsersin, uzaklaşırsın ama oğlun yapınca kaçamıyorsun da.

Oğlum, Yusufum! Adını Yusuf koymakla ne güzel bir iş yapmışım!...   

        

 

 

 

 

 

Yazar Ekrem Özdemir   

11 Aralık 2014

 

 

Babayız biz Babacık değil

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme Izlenimleri - 1 (Şubat 2014)

 

- şuna bir kez daha inandım. Insanın çok istediği ve sabırla beklediği şeyi Allah veriyor.

 

- evlenmeden önce bir oğlum olursa adını yusuf koyalım diye konuşmuştuk. Biz bunu konuştuktan 14 yıl sonra Yusuf geldi.

 

- Ve o Yusuf 6 aylık oldu. Yavaş yavaş burnuma nanik yapmaya başladı bile:)))

 

- Gördüğü her şeye el atıyor artık. Çanlar Yusuf için çalıyor:)))

 

- Isteklerini belli ediyor, eliyle tutup kavrıyor, seni istiyorsa sana bakarak ağlıyor ve kendini uzatıyor...

 

- tuttuğu her şeyi parçalama, fırlatıp atma isteğinin nedenini merak ediyorum. Freud'a muhtaç kalmamak için alternatifler bulmalıyım. Oğlumun tuttuğu her şeyi ağzına götürüp sonra da fırlatıp atmasını Freud'la açıklamak zoruma gidiyor:)))

 

- kendi kendine uyumaya başladı ama şımarmayalım diye nadiren yapıyor:)))

 

- yavaş yavaş anne babasını uyandırmaya başladı. Sadece ağlayarak değil artık uyandırmak için ellerini de kullanıyor. Sonra da kalk der gibi yüzüne bakıyor:)))

 

- zavallı apartman çocuğu. Güneşe çıkınca gözleri kamaşıyor, kendisine saldırı varmış gibi ağlamaya başlıyor:)))

 

- çok garip bir duygu yaşıyorum. Kucağıma alıyorum ağlıyor, ters çevirip göğsümde tutuyorum. Önce susuyor, sonra bakıyor aşağıdayız, ağlıyor. Ayağa kalkıyoruz, yine susuyor, bakıyor ayaktayız ama hareket yok, yine ağlıyor... Hareket ediyorum, yürüyorum, bu kez "hah şimdi oldu" der gibi susup etrafı seyrederek geziyor. Bir süre sonra bundan da sıkılıyor, son çare kütüphaneye götürüyorum. Oyuncak semazeni döndürüyorum, ilgiyle izliyor ve Uzanıp yakalamak istiyor. hey gidi mevlana, yine sensin dermanımız:)))

 

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme Izlenimleri - 2 (02 Mart 2014)

 

-Yusuf'un masalı neden Yusuf'la başlamıyor? Ismet özelin bu sorusu hayli manidar. Düşündüm, Yusuf Peygamberin masalı da Yakup Peygamberle başlıyor. Yahudi tarihini bilmek gerekiyor Yusufu anlamak için. Öncesini bilmeyen Yusufu anlayamıyor gibi. Yusuf olmanın kaderi belki de...

 

-Yusuf deyince aklıma Rasim Özdenören'in Kuyu hikayesi geliyor. Üniversite yıllarında okuduğum bu hikaye beni çok etkilemişti. "Senden günah kokusu geliyor" cümlesini hiç unutamıyorum. Yusuf olmak büyük bir günahla muhatap olmak anlamına geliyor sanki.

 

-Insan bir bebeğin bakışlarından çok şey çıkarabiliyor. Ağlaması, esnemesi, gülen ya da ağlayan gözlerle sana bakması, bunlar bir yana bazen çok derin bir bakışla gözlerimin içine bakıyor Yusuf. İçimi bir korku kaplıyor o bakışlar karşısında. Bana ne demek istiyor olabilir diye düşünüyorum. Gözlerinin içine bakmaya utanıyorum. Korkuyorum da. Sanki Allah Yusuf'un gözlerinin içinden bana bakıyor gibi hissediyorum.  " Böyle mi yapacaktın, beni bu ucuz dünyanın geçici nimetleri uğruna mı unutacaktın? Yapma bunu. Verdiğin sözlere sadık kal." Diyor sanki. "Bekliyorum seni, nasıl olsa dönüşün bana olacak." Korkup kaçıyorum Yusuftan...

 

- Yusufu kucağıma alıp gözlerine baktığımda, her baba gibi ben de soruyorum: "Sana iyi bir hayat sunabilecek miyim?" Sonra vazgeçiyorum, bu düşünceye oldum olası karşı çıkmışımdır. Ben neysem, nasılsam beni kabul etsin istiyorum. "Beni sevecek misin acaba?" Diye soruyorum Yusuf'a. Burnuma bir nanik yapıyor, saçlarımı çekiyor... Gülüyorum. "Tanıdıkça seversin beni" diyorum, "Bazı insanlar tanıdıkça sevilir, ben onlardanım:)))" Beni olduğum gibi kabul etmesi için çalışacağım. Ben onu olduğu gibi kabul ediyorum çünkü... Hatta ne zeki, ne çok çalışkan, ne çok başarılı, ne okul birincisi, sıradan bir insan olması için çalışacağım... Sahici bir hayat yaşasın Yusuf, olduğu gibi görünmenin tadını çıkarsın...

 

- Geçen gün Orhan Babadan şarkılar dinletim Yusuf'a. "Bak" dedim, "bu adamı iyi tanı. O bu ülkenin Orhan Babası. Her tarafta karşına çıkacak. Sevdiğin kız sana yüz vermediğinde "bir teselli ver" şarkısını birlikte söyleyeceğiz:)))

 

- oğlumuzun adını öğrenenlerin yarısı "Adı gibi yaşasın" diye dua etti. Öyle çok güzel olup da kadınlara parmak kestirtmesin, her akşam kapıda bir kızın babası görmek istemiyorum ben:)))

 

- Yusuf'la birkaç film izledik. Onu İran ve Italyan sinemasıyla tanıştırdım. Aklıma tarkovskinin kurban filmi geliyor. 4-5 yaşındaki oğluyla ormanda oturmuş konuşan bir baba vardı. Iki yetişkinin yaptığı felsefi bir sohbetti. Hayret ettim, adam oğlunu kucağına almış, onunla yaşıtı gibi sohbet ediyordu. Çok hoşuma gitmişti, ömrüm yeterse bunu yapmak istiyorum.

 

- tam bir Trabzon erkeği gibi olacak Yusuf. Kimin kucağına gitse dönüp başkasıyla ilgileniyor. Diyorum tam bizim oranın insanı gibi, yanındakine yüz vermez, yabancıya halı serer. Annesi bütün çocuklar böyledir diyor, bense Yusuf'tan bir Trabzon erkeği çıkacağına eminim:)))

 

- garip bir duygu. Yusuf ağladığında alkış tutarak "hoplayıver çekirge, zıplayıver çekirde, bıdı bıdı çekirge" diye şarkı söylediydim, gülmeye başlamıştı. Anlık bir şeydi.  Oğuz Yılmaz'ı hiç sevmem normalde. Ama Yusuf bu şarkıyı duyunca birden gülmeye başlıyor. Ankaralı mı olacak ne:)))

 

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme Izlenimleri - 3 (28 Mart 2014)

Siz hiç bir Türk erkeğini bebek arabası sürerken gördünüz mü?

 

- Yusuf 7. Ayında beni tanıma tanımaya başladı. Beni görünce gösterdiği sevinçten bunu anlayabiliyorum. "Beni kollarına al" hareketi yapmıyor henüz. Sadece ağlıyor ve olduğu yerde kalkmaya çalışır gibi kıpırdanıyor. Akşamları eve girip de Yusuf'u gördüğümde "ben ne zaman gelirken oğluma tadelle alacağım?" Duygusu yaşıyorum. Onun kapı açılır açılmaz ellerime bakıp tadellesini almak isteyeceği günleri sabırsızlıkla bekliyorum.

 

- Yusuf'u kızdırmayı seviyorum. Dişleri çıkacağı için damakları kaşınıyor. Patates burnumu uzatıp ısırmasını sağlıyorum. Ağzı küçük olduğu için burnumu kavrayamıyor. Bir süre uğrayıp da ısıramazsa sinirlenip saçlarımı çekmeye başlıyor. Onun o haline bayılıyorum. Kızınca çok güzel oluyor:)))

 

- Eline geçirdiği her şeyi ağzına alma dönemindeyiz oğlumuzun. Poşetler favorimiz. Perdeler ikinci sırada. Çay kaşığı da zirveyi zorluyor. Bazen ağzına alıp ısırmaya çalışıyor, bazen de hışmla masaya vuruyor. O an yüzünü seyrediyorum. Sanki kırmak, parçalamak istiyor eline geçeni. Hangi duygudur onu parçalama isteğiyle yakıp duran? Bir de bilgisayarın klavyesini seviyor. Klavyenin tuşlarına vurmaya bayılıyor hazret.

 

- Kucakta durma isteği her geçen gün artıyor. Oyun oynarken bile sen kucağında tut ben oynayayım modunda. Kral havasında etrafı seyrederek gezmekten hiç bıkmıyor. Yeter ki hareket ve kucak olsun. Anne karnını hatırlatan her türlü seyir haline bayılıyor.

 

- Cemil Meriç, "baba daima yabancıdır çocuk için. Dışarıdadır, soğuktur." Diyor. Bir annenin çocuğuyla kurabildiği sıcaklığı baba asla kuramıyor. Ben bundan hiç şikayetçi değilim. Annelik zahmeti bütün makamları hak ediyor. Sezai Karakoç'un "çocuk ve anne" şiirinin boşuna yazılmadığını biliyorum en azından. Bazen annesini görünce terkedercesine kaçıyor benden. Aferin Yusuf'a, cennetin nerde olduğunu biliyor:)))

 

- Yusuf dışarıda gezsin diye küçük arabasını aldık bu ay. Üç tekerli, ortalama bir şey. Almanya'da "siz hiç bir Türk erkeğini bebek arabası sürerken gördünüz mü?" Diye bir laf varmış. Bizim kuşakla birlikte bu soruya cevap verilecek:)))

 

- Yuvarlanmayı iyice öğrendi Yusuf. Geçen aya kadar yarım yuvarlanabiliyordu. Şimdiyse tam dönebiliyor. Çanlar Yusuf için çalıyor yani. On saniyelik bir ihmalle bebeğinizi yataktan yere düşmüş bulabilirsiniz.

 

- Gazzali, Ihya'sında evlenmenin fayda ve zararlarını anlatırken, çocuk insanı daha çok kazanma isteğine iter diye söylüyor. Insanın çocuğuna en iyisini alma isteğinin bir tuzak olduğunu düşünüyorum. Mallarımız ve çocuklarımız, dünyayı sevdiren ve dünya nimetlerine aldanmamızı sağlayan birer tehlike aynı zamanda. O dünya güzeli Yusufu severken bunu aklımdan çıkarmamaya çalışıyorum. O bana sunulmuş bir emanet. Onun Tanrısı değil babası olmaya çalışacağım!

 

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme Izlenimleri-4 (5 Mayıs 2014)

 

- Yusuf bir aydır emekliyor. Doğa onu hayata yavaş yavaş hazırlıyor. Artık bir şey gördüğünde emekleyerek ona gidiyor ve alıyor. Ben de bu özelliğini geliştirsin diye sevdiği bir şeyi (bir tahta kaşığımız var, bu ara popüler)  yatağın bir köşesine Yusuf'u da diğer köşesine koyuyor, sonra da hedefine gayret ederek ulaşmasını seyrediyorum. Yaklaştıkça hedefi uzağa koyuyorum, bir daha başlıyor emeklemeye. Bazen kızıyor bana, homurdanıyor. Bir gün o tahta kaşığı kafama indirecek biliyorum. Ama her baba gibi oğlunun iyiliği için yapıyorum bunu. Türkiye'de hayat zor, herkesin durduğu yerde sen devam etmezsen asla başarılı olamazsın!...

 

- Yusuf'a akşamları gelirken Tadelle alacağım günleri sabırsızlıkla bekliyorum. Daha erkenmiş. Şimdilik çikolata niyetine babasının burnunu ısırıyor. Tabi kaşınan damaklarını rahat ettirmek için:)))

 

- İlk dişini çıkardı Yusuf. Yoldaydık bunu gördüğümüzde. Diş çıkardığını ilk gören bebek adına diş hediği dağıtırmış. Öyle dedi Malatyalı bir aile dostu. Baba olarak gözlerim bozuk olduğu için küçük dişi göremedim ama su bardağından içerken dişin çıkardığı sesten anlıyorum diş çıkardığını. Bize de böylesi nasipmiş. Siz siz olun gözlerinize sahip çıkın. Yavrunuzun çıkan dişini bile göremiyorsunuz...

 

- Yemek koltuğu, bebek arabası tamam. Annem "Oğlum siz hiç zorluk görmediniz ki! Bolluk içinde yetiştiniz" derdi. Zorluk babadan oğula değişiyor. Benim yemek koltuğum, bebek arabam olmadı. Yusuf'un var. Zorluk kavramı zamanla anlam değiştiriyor demek ki. El kadar bebek saatlerce mağaza mağaza dolaştırıyor anne babayı. Valla kendim için bu kadar gezmedim desem yalan olmaz. Sen AVM kültürünün insan ruhuna zarar verdiğinden bahsededur, Yusuf o AVM lerde ömrünü tüketiyor senin. Al sana modernleşme sendromu!...

 

- Yusuf'u dedesine götürdüm. Bizim Trabzon'da dedenin yanındayken baba çocuğuna müdahale edemez. Dede bir bebeğin saltanatında zirveye çıktığı yerdir. Her şey serbest. Sıkıysa "yavrum yapma" diye seslen, bu yaştan sonra baba azarı duymak istiyorsan tabi. Ben dede sevgisi nedir bilmem hatta dedemin en sevmediği torunu olduğumu biliyorum. Ben bir İstanbul beyefendisi olarak dünyaya geldiğimde babam Trabzon'a mektup yazmış. "Oğlumuz oldu adını ne koyalım?" diye sormuş. Cevap gecikince adımı babam koymuş. O günden sonra dedemin kanı bir türlü ısınmadı bana. Kucağında oynayıp sakallarını çektiğimi hatırlamıyorum mesela. İnsanın kaderi ne kadar elinde, bu soruya bir de bu açıdan bakarak cevap arayabiliriz.

 

- Annenin iktidarı giderek artıyor. Aylar geçtikçe Yusuf annesine daha çok bağlanıyor.  Bir baba olarak bunu peşinen kabul etmeme rağmen oğlum bu gerçeği suratıma her çarptığında doğrusu kıskanmıyor değilim. Örneğin benimle gülerek oynuyor, annesini gördüğünde hemen ona gitmek için ağlamaya başlıyor. Senin varlığın bir anda anlamını, değerini yitiriyor. Sevdiği erkeği görünce masadan aniden kalkıp giden kızın ardından ben ben bakan delikanlı gibi oluyorum. Bir boşluk. Yahu ne güzel oynuyorduk. Sen eğlenesin diye bir saattir girmediğim kılık kalmadı. Şempanzeye döndüm senin için. Hepsi bunun için miydi:)))

 

- Yusuf'u Beşiktaşlı yapmayı düşünüyorum. Ben tuttuğum için değil. Beşiktaş taraftarı olan kişilerde gördüğüm tutku ve idealizm için. "Tanrıyı anlamak için en az bir tutkusu olmalı insanın" diyor Dostoyevski. Hayatını tutkuyla, zevkle yaşasın Yusuf.

 

 

Geç Kalmış  Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri - 5 (10 Haziran 2014)

 

- Yusuf ilk imzasını attı yüzüme. Necip Fazıl'ın "Aynalar Yolumu Kesti" şiirindeki

"Suratımda her suç bir ayrı imza / Benmişim kendime en büyük ceza" dizelerini anımsatan bu çizik yüsümde belirdiğinde Haziran ayının ilk haftasıydı ve yağan yağmurlar yüzünden bir türlü yaz gelmek bilmiyordu.

 

- Dokuz aylık oldu Yusuf. İlk kez yaptığı şeylere devam ediyor. Mesela dün evde ilk kez kendi kendine sızıp kalmış yemek koltuğunda. İnsan ne tuhaf, yemek koltuğu nedir bilmeyen bizim kuşak ve öncesi için şimdiki çocuklar saltanat içinde büyüyor. Anneme göre de ben, hiç yokluk ve zorluk nedir bilmeden büyümüşüm! Kuşak çatışması dediğin böyle bir şey sanırım!

 

- Halıda yuvarlanıp oynama evresini aşıyoruz yavaş yavaş. Artık kanepeye tırmanma dönemine girdik. Yetmiyor, bizim de üstümüze basıp yukarıya çıkmak istiyor kerata:)))

 

- 8 aydan sonra anneye bağımlılık artıyormuş. Annesini gördüğü yerde "seni istiyorum" diyen bir ağlama seansı başlıyor. "Beni kucağına al yoksa apartmanı ayağa kaldırırım" diyen bir ses yankılanıyor kulaklarımızda.

 

- Yusuf iki aylıkken ağlaması dursun diye alkışla tempo tutup (nerden aklmıa estiyse) Sincanlı Oğuz Yılmaz'ın  "hoplayıver çekirge zıplayıver çekirge, bıdı bıdı bıdı bıdı çekirge" şarkısını söylediydim de birden susuvermişti. Yusuf sevdi bu şarkıyı. Ağlaması durmayınca en büyük kozum olarak bu şarkıyı söylüyorum. Şimdilerde bu şarkı şu işe yarıyor: Yusuf yemek istemeyince ben bu şarkıyı söylemeye başlıyorum, hazret assolist kendisi için şarkı söyleyen yakışıklı Türk erkeği gibi keyfe geliyor ve ağzını açıp yuvarlayıveriyor lokmasını. Hangi duyguyla yapıyor bunu çok merak ediyorum. Dostum Erdal Poyrazlı'ya sormalıyım.  Yetmedi, şarkıyı söyleyip kayda aldım, ben yokken annesi kullansın diye. Sordum, işe de yarıyormuş:)))

 

- En sevdiğim özelliklerinden biri Yusuf'un karpuzu çok sevmesi. Ben de çok severim. Hatta karpuzun cennet meyvalarından biri olduğunu düşünüyorum. (Ben mi cenneti bilmiyorum yoksa ufkum mu çok dar çıkaramadım!) Biraz büyüsün, kokoreç ve çiğ köfte de yedirecem ona. Büyüdüğünde aklımıza esince gecenin birinde kaçıp kokoreç yemeğe gideriz:)))

 

- Günlük 15 kez havaya kaldırıyorum Yusuf'u. Ortalama 8.5 kiloluk bir ağırlığı her gün kaldırdığınızı düşünün. Sayesinde bedava spor yapıyorum:))) Bu arada gün boyu o bebeği kucaklayan annenin hislerini de daha iyi anlıyorum tabi... Cennet kolay değil cehennem de lüzumsuz değil!...

 

- Sürünerek evin koridorunda dolaşmaya başladı Yusuf. Neden bilmem elektrik prizleri, kablolar ve terlikler bu ara favorisi bizimkinin. Telefon ve ipadi saymıyorum. Çözemediğim bir konu bu. Sanki doğmadan önce gördüğün her elektirkli cihaza uzanacaksın diye talimat alıyor bu bebekler. Radyasyon mu yoksa?

 

- Bazen çığlık atıyor oynarken. Sinirleniyor. Konuşmaya çalışır gibi homurdanıyor ve kendini zorluyor. "Oğlum konuşmak için bu ne acele? Yaşının tadını çıkarsana!" Bana mı çekti ne? Eğer böyleyse onu zor bir hayat bekliyor demektir. Olsun. Söyleyecek şeyleri olan biri olmasını ben de isterim. Ne de olsa Nakşi ekolden geliyoruz. Sohbet muhabbettir yolumuz!...

 

- Bu ay iki dedesini de gördü Yusuf. Artık beni sormuyor kimse. Telefonu açıyorum, "Yusuf nasıl?" sorusuna cevap veriyorum. Babam bazen telefonda beni bırakıp Yusuf duysun diye bağırıyor. Annemi söylemeye gerek yok. "Çekil aradan lüzumsuz" der gibi direk Yusuf'a bağırıyor. Babama "İstersen ben çekileyim aradan" deyiverdim geçen gün.  "Sen nasılsın bu arada, ne var ne yok?" dedi. Pabucumun dama atılmasına müsaade etmedim. Diren Ekrem:)))

 

- Yusuf'un uyumasını seyrettim bir gece. Karnı doydu, oynamaktan yoruldu, kendinden geçercesine yatağın içinde sağa sola yalpalamaya başladı. Kendi kendine bir şeyler söylenerek yatağın bir o tarafına bir bu tarafına, denizde alabora olmuş gemi gibi vurarak epey bir süre homurdandı. Sonunda takati kalmayınca serildi kaldı yatağa. Sesi giderek kısıldı, kısıldı ve kesildi. Uyudu Yusuf. Şişşşşşşşt!....

 

 

Geç Kalmış  Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri - 6 (21 Haziran 2014)

 

Yusuf büyüyor. O büyüdükçe ben yaşlanıyorum. Benim yaşıma geldiğinde ölmüş olacağım. 37 yaşına geldiğinde yazdıklarımı okuyup tebessüm edecek. "Ne manyak adammış bu babam! 37 yaşınds hala hayatı sorgulayan, kafası karışık bir adammış!..."

 

Özler mi ki beni? "Yanımda olsaydın" deyip gizli gizli ağlar mı ki! Neden böyle korkuyorum unutulmaktan? Az önce Suç ve Ceza'da "Raskolnikov uzaklaşıyorken düşünüyordu..." Diye başlayan bölümü dinledim. Sanırım ondan.

 

İdam sehpasına gitmeden önce, bir kayanın üstünde, etrafı uçurumlarla çevrili olsa da sonsuza kadar yaşamak isteyen bir adamı düşünüyordu.

 

Ben de düşündüm. "Allah'ım!" Dedim, "Yaşamak nasıl da hayret verici! Nasıl da heyecanlı, nasıl tutkulu bir şey yaşamak! Şu karşımda oynayıp duran Yusuf, alt iki dişi çıktıktan sonra şimdi de üst iki dişi çıkmaya başlayan oğlum, nasıl da hayretle etrafı seyrediyor? Ondan 37 yaş büyük babası da aynı hayretle hayatı izliyor."

 

 

Geç Kalmış  Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri - 7  (10 Eylül 2014)

 

 Kötü baba, iyi evlat

 

Annem kahvaltıya çağırayım diye babamın yanına gönderirdi beni. Sabah namazı dönüşü tekrar uyuyan babamı kaldırmak için bugün bile uyumaya bayıldığım o koca divana öyle bir atlardım ki, babam "layn" diyerek aniden uyanırdı. Üstünde zıplar, "baba kalk, baba kalk" diye tepinirdim. Babam o güçlü elleriyle beni alır, yatağa yatırır, öper koklar, oynardı benimle. O an babamı koklardım. Sigarayla karışık bir baba kokusu gelirdi burnuma. Ben o kokuya bayılırdım. Benim için çocukluğumun en güzel hatıralarından biridir bu sahne.

 

Yusuf'un ilk taklit ettiği şey benim sigara içişimmiş. Modern eğitim almış günümüz şehir insanı gözünde ben kötü baba oluyorum.

Neden bilmem, karşısında sigara içtiğimde büyük bir istekle izliyor Yusuf. Zevkle sigara içtiğimi söyleyenler oldu ama Yusuf'unki çocuk merakı. Eminim çünkü psikolog arkadaşıma sordum:))

 

Peki kötü baba kimdir? Ben miyim? Çocuğunun yanında sigara içen? Bunu düşündüm. Malum bu okuyan yazan tayfanın en iyi yaptığı şey düşünmektir:))

 

Çocuğunun yanında yoldan geçen kadınların kalçalarını seyreden babaya kötü baba demiyor toplum. Çocuğunun yanında küfreden babayı da kötüleyen azdır. Çocuğunun yanında yalan söyleyen, eşine hakaret eden, bağırıp çağıran, yere tüküren, kırmızı ışıkta geçen, geyirip böğüren, milletin ortasında orasını burasını karıştıran babaların hepsi iyi de bir tek sigara içen baba mı kötü?

 

Bütün bunlar beni iyi baba yapmaya yetmiyor tabi, biliyorum. Babam benim yanımda sigara içerdi. Belki ben ondan alıştım bu muhteşem zevke. Ben hiç ona kötü gözle bakmadım. Bugün yapılan bu yorumları da saçma sapan buluyorum. O benim babamdı, onu her şeyiyle sevdim. İyi kötü demedim, her şeyiyle kabul ettim. Örnek olmasını da istemedim, onu bütün kaderiyle, kimliğiyle sahiplendim. Onunla gurur duyuyorum, çünkü o benim babam: "Kendi semasında tek yıldız."

 

Şimdi ben oğlumun yanında sigara içiyorum. Bakalım oğlum benim hakkımda ne diyecek?

 İyi bir baba olamayacağımı biliyorum. İyinin ve kötünün ötesinde bir baba olacağım çünkü:))

Ve Yusuf'la Nietzsche'nin "İyinin ve Kötünün Ötesinde" adlı eserini birlikte okuyacağız.

 

- Babalar annelere nazaran hep kötüdür. Yabancıdır. Dışarıdadır. Çocukla iletişimi asla anne gibi olamaz. Bir bakıma kader mahkumudur. Tabiatı gereği çocuklarının dünyasına girmekte hep zorlanır. Bu yüzden çocuğunu karnında taşıyan anneyi sevmek kolaydır da babayı sevmek zordur. Çünkü baba sevgisini ispatlaması gereken kişidir. Ben bu konuda şanslıyım. Babamla iletişimim hep annemden iyi  olmuştur. İnşallah oğlum da böyle şanslı olur.

 

- Yusuf on ikinci ayına girdi. Dün elime aldığım bebek, şimdi Tolga ve Oğuzhan abisinin doğum günü hediyesini bekliyor, iyi mi:)) Berber koltuğuna oturacak hale geldi kerata:))

Önce emekleme, ardından kanepelere tırmanma derken pati pati adımlarını atmaya başladı. Tutunarak istediği yere gidiyor artık. Dolaplar, çekmeceler, ne bulursa karıştırma dönemi. Hele tutuna tutuna sana kadar gelip dizlerine kafasını koyması yok mu? "Beni kucağına al" bakışları... Artık yürümeyi öğrenmeye, ayakta durmaya başladı ya, onu yere koymak istediğimde ayaklarını sürüyüp direnmesini seyretmek çok hoşuma gidiyor. Sarhoşlar gibi yalpalıyor ileri geri direnirken:))

 

- Garip bir his. İnsan hiçbir zaman bir duyguyu sonuna kadar yaşayamayacağını bile bile bunu istiyor. Sonuçta Yusuf bize emanet. Sahibi Allah. Fakat insan çocuğunun her şeyi olma isteğinden kurtulamıyor. Yani sahibi. Allah'ın zoruna gittiğine emin  olduğum bu duyguyu kontrollü yaşamak öyle zor ki! Hele bizim erkeklerimiz bu konuda ayrı bir dert. Ezik bir toplumun erkekleri olduğumuz için çocuğumuzu yanımızda gezdirirken adeta onun Tanrısı gibi kasılmaya bayılıyoruz. Yolda yanında çocuğuyla, hele erkek çocuğuyla yürüyen bir baba gördüm mü, şunu hissederim: "Bak, bunu ben yaptım. Benim eserim o. Bu dünyaya çaktığım çivi o benim. Bir gün gitsem bile adım kalacak. İşte bu çocuk benim ölümsüz halim."

Bu duyguyu yenmek zor. İnsan ölümlü olduğunu, bir gün çürüyüp gideceğini kabullenemiyor. Bir miras bırakmak istiyor dünyaya. Ama bu bizi çocuğumuzun Tanrısı yapmıyor. 37 yıllık hayatımda öğrendiğim şeylerden biri de şudur; çocuğunun kaderine hükmetmek, onu bir heykel gibi kendi istediği şekilde yontmak isteyen herkes, hele ne olursa olsun hep yanımda olsun diye direten herkes, bununla sınanmıştır.

Allah hakkını çiğnetmiyor. "Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır."

 

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri -8 ( 10 Aralık 2014)

 

Babalık hakkı

 

- Yusufum bir yaşını doldurdu. Bu yaş meselesini bu yaşıma geleim, çözebilmiş değilim. Anamın hesabıyla takvimlerin hesabı tutmuyor ki:))

Annemin hesabıyla Yusuf bir yaşını doldurdu, iki yaşından gün alıyor. Takvimlere göre bir dahaki Eylül ayına göre Yusuf 1 yaşında. Gerçi halkımız bu sorunu çözmüş. Çocuk 2 yaşına girene kadar ay olarak söyleniyor. Buna göre Yusuf 13 aylık. Kaç yaşında oluyor, onu bilmem. 13 aylık işte:)))

 

- Geldi, geliyor derken büyüdü de yürümeye başladı kerata. Allah var, 13 aylık değil, 10 yıl artı 13 ay. Picasso'nun 40 yıl artı 10 dakika demesi gibi:))

 

- Bir şey dikkatimi çekti. Yusuf düşerken düşmeyi biliyor gibi düşüyor. Futbolcuların eğitim alarak öğrendiği düşme pozisyonu bebeklerde kendiliğinden var. Kafasını kaç defa vurdu bilmiyorum. Ben o kadar vursam herhalde yamuk yumuk bir kafam olurdu. Bir iki kez gezdirirken çocuk arabasından düşürdüm onu. Kemerini bağlamıyorum her zaman. Heke AVM lerde Sezar gibi ayakta etrafı seyreden Yusuf'u görünce beni uyaranlar bile oluyor. Ben de yaramazdın sanırım o dönemde:)))

 

- Yusuf'u her gördüğümde babalık hakkı diyerek önce öpüyorum. Bir kerecik. Bu benim baba olarak hakkım. O benim Yusufum ben de onun Ekremiyim. Emanetiz birbirimize. Bir ayrılık yurdu olan dünya nasıl olsa bizi ayıracak. Güzel bir ayrılık olsun hiç olmazsa. Zamanın kıymetini bilmek lazım. Gel bakiyim buraya, babalık hakkı, mucuk:))))

 

- Bir yeğenim var; adı Zeynep. Bayramda yanındaydım. Bir yere tırmanırken ufisss diye tatlı bir ses çıkarıyor. Bizim Yusuf ise zorlanınca hööööö gibi bir ses çıkarıyor. Diyorum erkek her yaşta erkek. Kaba:)))

 

- Zaman dolapları, çekmeceleri, ocağı, açılıp kapanabilen her şeyi karıştırma zamanı. Ocağı açıp kapamayı bile öğrenmiş. Bazen çay demlemek bir saati bulabiliyor:))) aç kapa  Yusuf:)))

 

- Çocuk konusunda annenin babadan, babanın da anneden gizlediği şeyler oluyor. Ben bir baba olarak bunun tadını çıkarıyorum. Mesela Yusuf'u gezmeye götürdüğümde annesinden gizli Eti Puf yiyoruz. Tadelle favorimiz. Çekirdek çitliyoruz, çimlerde ayakkabısız geziyoruz. Bir yerde fıskiye gördük mü gidip mutlaka suyla oynuyoruz. Islanırsak "eee şey... su içerken üstüne döktü" diyorum:)))

 

- Anne hassasiyeti ile baba duyarsızlığı birleşince dengeleniyor bebeğin hayatı. Kadın aman üşümesin diye kat kat giydirmek istiyor. Sakın dışarıda uyumasın diye tembihliyor.  Üzerine battaniye, ayağına ayakkabı. Yürüyüş yolunda 20 dakika gittik mi tamamdır, alın size uyuyan Yusuf. Koyuyorum yakmayacak şekilde güneşin altına, arabasında uyuyor. Ben de işime bakıyorum. Çocuk rüzgarın serinliğini hissedecek, güneşin sıcaklığını, yoldan geçen araba sesine rağmen uyumaya devam etmeyi bilecek. Tavuk nedir bilecek, inek görünce sevecek, kedi görünce kovalayacak, keskin altı dişiyle yerde bulduğu çalı çırpıyı kırıp yemeye çalışacak, köpek görünce okşayacak. Pisi pisi pisi demeyi öğrettim şimdilik. Burası Türkiye, yok öyle:)))

 

- Bir tek baba demeyi öğretemedim. Bende de Trabzon erkeği gururu var. Zorla baba dedirtmem. Anne dedi, Ayşe dedi, abba dedi. Bekliyourz bakalım, ne zaman baba diyecek:))) ya hiç baba demezse? Ne yani, boşuna mı bunca zahmet! Babalıkhakıım bu benim:))

 

- Başkalarının yanına gidince yapılan yorumlar ve benzetmeleri dopru bulmuyorum. İzne gittik, çocuk gezecek mekan buldu. Her gün biraz gezdirdim. Bazen arabasında gezdik, bazen beraber yürümeyi, koşmayı, kedi kovalamayı, komşunun çiçeklerini koparmayı öğrendik. Tabi kerata sürekli bacağımda. Babacı bu babacı diye yorumlar başladı. Bilmiyorlar ki bebek babasını kullanıyor. Ne babacısı:))) Uykusu gelince, karnı acıkınca, pişik olunca ne baba kalıyor ne dede. Doğru anneye. Sen de yalansın be Yusuf, kendini iyi hissetmek için benim sevgimi kullanıyorsun:))) ah yalan dünya:)))

 

- Bu aile ziyaretlerinde bebek üzerine yapılan yorumları gerçekten yanlış buluyorum. Bir eve gidiyorsun, babasına çekiyor, bir yere gidiyorsun teyzesine çekiyor, bir diğeri annesinden almış yüzünü diyor. Hem anne hem de baba için duygusal açıdan zor bir durum. Düşünsene dostlarla birliktesin, biri çıkıp "babasına hiç benzememiş" deyiveriyor. Dudaklarını değilse de ruhunu büzüyor insan. "Yazık, senden hiçbir şey almamış çocuk. Ne varsa annesi vermiş. Ne kadar zavallısın. Beceriksiz!" der gibi. Bir Kalimero vaziyeti peydahlanıyor. "Ama bu haksızlık! ühü ühü ühü. Allah'ım neden:))))"

 

- Çocuğu uğruna kocasına katlanan kadın sendromu.

Genelde baba ile oğul arasında yaş ilerledikçe anneyi paylaşamama dürtüsü başgösterir. Zaten çocuk doğar doğmaz anne ile babanın yatağını ayırıyor büyük çoğunlukla. Bir süre sonra alışkanlığa dönüşüyor ve ihmal edildiğini, umursanmadığını, varlığının anlamsızlaştığını düşünen erkek, yalnızlaşıyor, duyarsızlaşıyor ve kendine ayrı bir dünya kurmaya başlıyor. Oldukça problemli bir süreç. Yanlış yollara başvurmak tehlikesi kapıdadır bu dönemde erkek için. Kocası gittikçe kendinden uzaklaşan kadın ise, çocuğu uğruna, odunlaşan kocasına sabreden evli kadın vaziyetini alıyor. Bireysel olarak yok oluyor. Varlığını çocuğuna adamakla teselli buluyor. Bu kadına da yanlışlar yaptırabilecek ortamlar hazırlıyor. İki ayrı odada, aynı evde birlikte ama yalnız iki yabancı gibi yaşayan, evliliklerini çocukları hatırına sürdüren çiftlerin sayısı oldukça fazladır ülkemizde.

Peki biz bu çocuğu kim için yapıyoruz? Bu bir ödev mi? Bu eşsiz çocuk sevgisi anne ile babayı birbirinden ayırmak zorunda mı? Bir zamanlar bir oda arkadaşım, "Türkiye'de kadın kocasıyla çok az ilişki yaşar. Hele çocuk olduktan sonra cinsel hayat hemen hemen yok denecek kadar azalır" diye bir yorum yapmıştı. Öyle olduğunu düşünmüyorum ama umursamayacak kadar  hafif bir problem olduğunu da zannetmiyorum.

Bireysel olarak görüşüm şu: evliliğin ilk yıllarında yoğun olarak yapılan kılıbıklık esprileri bana da yapıldı. "Geliyor musun, yoksa izin mi alıcaksın?" , "Gidiyor musun, yoksa verilen süre oldu mu?" vb. dalga geçmelere her Türk erkeği gibi ben de maruz kaldım. Onlara derdim ki, "Kusura bakma, o hep var, hep yanımda, ömürlük, sen bugün varsın yarın yoksun. Tabi ki senden daha değerli olacak. Hadi bana müsaade."

Kadın (eş) çocuktan daha değerlidir. İnançlarımızı, ahlaki yargılarımızı bir yana bıraksak, düz mantık bile yapsak, pragmatist bile düşünsek, fabrika varken ürün daha kıymetli olmaz. Baba için anne, anne için baba, ürün elde ettiği fabrikadır. Hangisi daha önemlidir? Ürün mü, fabrika mı?

 

- Nihayet sabırla beklediğim günler geldi. Yusuf iki kez kucağımda uyudu. Bu yazıyı o sayede yazdım. Evin içinde koşturdum koşturdum onu, sonra yemeğini verirken kucağımda gitti gözler. He he he:))) Uyusun da büyüsün ninnnni, tıpış tıpış yürüsün ninnnni:)))))

 

 

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri-9 (Ocak 2015)

Ey gidi yokluk!

 

- Anam, çocuk aklımızla bir şeyin değerini bilmediğimiz zaman "Ey gidi bolluk!" derdi, "hiç yokluk görmediniz ki!" Şimdi ben aynısını kendi çocuğum için diyecek miyim? Yusuf'un bir otibüsü, bir traktörü, bir kamyonu, en büyük boy dev gibi beyaz bir Pandası, ayıları, oyun havuzu, bir küçük nota seti, şıngır mıngır ses çıkaran iki el bisikleti var. Hatırlıyorum, köyde geçirdiğim çocukluğumun en güzel anılarından birisi babamın bana aldığı bir çift ESEM Sport ayakkabı, bir de sağlam bir traktördü. Bir gün çocuklardan biri köyde hiç kimsede olmayan oyuncak trakötürümü çaldıydı da haftalarca nasıl üzüldüydüm!... Gözüm gibi bakardım ona. Çalındığında kırılmış, çatlamış bir tek yeri yoktu. Yusuf şimdiden otibüsü darmdağın etti. El bisikletinin biri haşat olmuş vaziyette, heke ayrılacağı günü bekliyor. Traktörün kasası ikide bir ayrılıyor. Artık nasıl yere vuruyorsa:))) baktım olmuyor, bir japon yapıştırıcı aldım, Yusuf'un kırdığı yeri tutturuyorum. Sen mi inatsın Japonlar mı, göreceğiz:))) bense hala o kaybolan traktörüme üzülmekle meşgulüm!...

 

- "okumasını bilirsen her insan bir kitaptır" diyen yazar ne kadar da haklı. 15 aylık oğlumdan çok şey öğreniyorum. Mesela kumandayı eline aldığında hiç bilmediğim ayarlarla oynuyor. Düşünüyorum, ben uğraşsam bu ayarı bulabilir miyim diye, bulamıyorum. Yusuf'u izleyince çözer gibi oldum meseleyi. Çocuğun kafası boş, bir işle uğraşırken kafasında 40 tilki gezmiyor. Sadece elindekiyle uğraşıyor. Ve bıkmadan oynuyor. Dedim ki ancak bir keşif peşindeki meraklı bir bilim insanı böyle konsantre olabilir elindeki işe. Ne kadar ihtimal varsa dener. Bebekler de öyle. Bütün tuşlara basıp, aklınıza gelebilecek bütün ihtimalleri ortaya çıkarıyor. Keşke şu İngilizce öğrenme işine ben de böyle eğilebilsem. Doktoramı yapar, uzak bir taşra kentindeki üniversitede hocalığa başlar, Anadolunun masum gençlerine Cemil Meriç ve Dostoyevski zehri şırınga ederdim:))) İbrahim'in ısrarla söylediği "Üniversite seni bekliyor" hayali hep mi bir köşede kös kös oturacak arkadaş:)))

 

- dedim ya, Yusuf'tan çok şey öğreniyorum. Sevdiği bir şeyi alınca ondan almayalım diye kaçması o kadar tatlı ve öğretici ki! Sanki onu yakalayamayacağız. Sanki görmedik yaltığını. Koşuyor koşuyor, sen yetişip elinden alınca da başkıyor ağlamaya. İnsan da böyle değil mi? Kötü bir şey yaparken, gizlice yapıp kimse görmesin diye hemen kaçmaz mı? Torpil yaptırırken, kuyrukta aradan kaynarken, ışıkta geçerken, kamerayı geçince gaza basarken, vergi kaçırırken, ihale sana verilirken, devletin imkanlarını kendin için kullanırken, internette sörf yaparken, sahte hesaplarla her türlü ayıbı işlerken!... Sanki Allah görmüyor! Sanki o yaptığın hiç bilinmeyecek! Yaptıkların yarına kalıyor doğru ama yanına kalmıyor bu da doğru. Oğlum hatırlat, "Ömer görmese de Allah görüyor anne!" diyen bir kız görürsek hemen isteyelim sana!... Ne isterlerse verelim. Sen büyüdüğünde öyle bir kız bulunmaz hint kumaşı olacak:)))

 

- Yusufla annesinden gizli yaptığımız kaçamakları düşününce, insan hayatını katlanılabilir bir şey haline getiren şeylerden birinin kaçamaklar olduğuna kanaat getiriyorum. Annesinin izin vermediği yerleri karıştırmasına o yokken ben izin veriyorum. Doğru mu yapıyorum? Bilmem, psikologlar düşünsün. İstediğin gibi dağıt oğlum diyorum annen yokken. Nasıl olsa toplamam 5 dakika sürmüyor. Bir keresinde mutfak lavabosunun altındaki boruyu çıkarmış haberim yokken. Tabi su olduğu gibi akmış her yere. Tek tek kavanozların hepsini çıkardım, ıslak gazeteleri kurularıyla değiştirdim. Kavanozları yerleştirirken pencereden annesinin yaklaştığını gördüm. Son kavanozu koydum, kapı çaldı. "Yusuf sorun çıkardı mı? Yooo, hiçbir sorun yok. Gayet iyiydik:)))" Bazen yakalanmıyor da değiliz. Yusufla ben bir köşeye çekilip dudaklarımızı büzerek kös kös oturuyoruz o zaman:))) Anneler her zaman haklıdır!...

 

- Ne de olsa zavallı modern insanlarız! Bazen düşünüyorum, oğlumun davranışlarını izleyip neye kabiliyeti olduğunu öğrenmeye çalışsam mı? Mühendis kafası mı var çocukta, yoksa araştırmaya mı meraklı? Çalıştığım bilgisayarın klavyesine vurup vurup durmasına bakarak yazar olması için daha çok kütüphanede mi vakit geçirsem onunla? Sık sık elime bir kitap mı alsam onun yanında? Öyle ya, zihne  kazınacak bu görüntü. Kitap kokusu, kütüphane görüntüsü, klavye sesleri. Hooop, kitap kurdu yazar adayı bir Yusuf. Al sana bilinçli anne baba. Heh heh he:))) Ama yabana atmamak lazım. Soğuk kış geceleri, gaz lambası eşliğinde ablamla sırayla Hayatüs Sahabe okumalarımız, annemin el işi yaparken, babamın bulmaca çözerken bizi dinlemesi, o loş oda görüntüsü hala zihnimde bir yerlerde kazılı durur!... Ey gidi yokluk! Sen nelere kadirsin!...

 

- Her bebek gibi Yusuf da bazı geceler hiç uyutmuyor. Meğer ishal olmuş bizimki! Yemiyor, içmiyor, sürekli kucakta gezmek istiyor. Sabah kahvaltı bile yapmadan aile hekimine giderken yine bir şey yemedi. Ben de sigara altı olsun diye tadelle yerken uzattım, baktım hiçbir şey yemeyen Yusuf, tadelle yiyor. Aldık götürdük doktora. Doktor başladı saymaya, bal, pekmez, çikolata gibi şeyler sakın yedirmeyin. Yoğurt, yoğurt çorbası, muz verin özellikle. Dediğim gibi tatlı şeyler, çikolata falan kesinlikle yasak.

Sesimi çıkarmadan usul usul çıktım odadan:)))

 

- Tepkiler artmaya başladı. Su içmeyi öğrendi sayılır Yusuf. Yemek yerken kaşığı alıp kendi yemek istiyor. Hatta bazen yemeğe daldırıp senin ağzına uzatıyor. Kızdığı bir şey olunca ısırıyor bulduğu yerden. Bazen küsüyor sana. Kucak bile versen istemiyor. Bazen güç göstermek ister gibi, bulduğu her şeyi kırıp dökmeye çalışıyor. Kaçıp saklanıyor onu giydirmek isteyen annesinden. Sarılmayı öğrendi. Boynuna elini atıp sırtına da hafifçe vuruyor. Bazen de dövüyor. Gözlük kullanıyorsanız ve bebek düşünüyorsanız kırılmayan cam almanız tavsiye olunur. Benim en sevdiğim hali şu: Kucağıma alıp gezdirirken keyiften ayağını sallıyor. Bayılıyorum bunu yapınca. Dikkat ettim, keyif aldığım bir yerde otururken ben de arada bir ayaklarımı sallıyorum. Belki de bu yüzden bir baba olarak varlığımı tam anlamıyla hissettiğim nadir anlardan biri. Ne de olsa Türk erkeğiyim. Kendimi özel hissetmek benim de ihtiyacım:)))

 

- Bir bebeğin anne babasının elinde gördüğü şeylere özel ilgi göstermesi kaçınılmaz. Telefon, bilgisayar, kumanda ve ipad Yusuf'un favorileri. Bunu düşündüm. Bebek telefona, kumandaya değil, büyüme isteği gereği, bir büyük olarak senin hayatında varolan şeye ilgi gösteriyor. Bebek yanındayken telefon yerine kitap, kumanda yerine dergi, tablet yerine gazete görse onunla ilgilenecek. Bunu deneyeceğim!...

 

- Şunu fark ettim. Hep de savunmuşumdur. Çocuk sürekli ilgi isteyen bir varlık değil. Bazen senin varlığın bile yetebiliyor. Sen odanın bir köşesinde kendi işinle meşgulken, o bir şeyler bulup kendi halinde eğlenebiliyor. Zaten çocuk deyince aklıma hep şöyle bir görüntü gelir: Büyükler konuşur ya da iş yaparken etrafta gezinen ve neşeli sesler çıkaran, canı sıkılınca yanaşıp kucağına alman için dizlerine vuran, bir süre kucakta durunca sıkılıp tekrar inmek isteyen, bulduğu her şeyi karıştıran, oynayacak arkadaş bulunca seni fazlalık gibi gören, sebepli sebepsiz "ınne" diyen, arada bir yanından geçerken saçlarını okşadığın, tekrar yoluna devam eden, Sen etrafta, elimin altında ol, ben keyfime bakayım diyen, az önce kaldığı yerden oynamaya devam eden sevimli bir şey işte!

 

Nerden mi biliyorum? Ben bu yazıyı böyle yazdım da ordan:)))

 

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri -10 (4 Şubat 2015)

 Yusuf Faktörü

 

Bazen bir sahne geliyor gözümün önüne. Kucağında oğluyla koşarak kurşunlardan kaçan bir baba. Soluk soluğa koşarken iyice sarılıyor oğluna.

 

Derken bir kurşun adamın omzuna isabet ediyor. Adam yere yığılıyor. Kafası yere çarpmasın diye oğlunu sıkıca sarıyor düşerken. Sırt üstü uzanmış yaralı adamın yanından kan akıyor yere. Son saniyeler. Oğlunun gözlerine bakıyor acıyla. Onu bu acımasız dünyada yalnız bıraktığı için kahrediyor. Başını zorla çevirip göklere bakıyor. "Ne olacak şimdi?" der gibi bakışları. Acı içinde gözlerini kapatıyor.

 

Bebek oyun zannedip babasının gözlerini açmaya çalışıyor. Yüzüne vuruyor minik elleriyle. Saçını çekiyor babasının. Tepki gelmeyince ağlamaya başlıyor.

 

Babasının göğsünde oturmuş ağlıyor bir bebek. Gömleğinin yakasını çekiyor babasının ağlarken. Bir umut gözlerini açıp ona sarılmasını bekliyor... Hayat devam ediyor.

 

Bir gün Yusuf'u kucağıma aldığımda Filistinli bir baba oğlunu kucağına alırken neler hissediyor acaba diye düşündüm. Onu ve oğlunu öldürmek isteyen İsrail askerlerinden ne kadar koruyabilecektir oğlunu? Biliyordur, ölümün sıcak nefesi her yandadır. Şimdi kucağında olan çocuğunu ondan korumak için her an tetikte yaşaması gerekmektedir.

 

Ya ben? Ya Yusuf? Mogadişu'da gördüğüm bir deri bir kemik bebekler, Gazze'de kurşun delikleriyle harap olmuş evler arasında oynayan çocuklar. Hayat onlar için ne kadar zor! Bizim için ne kadar kolay! Kıymetini bilmek zorundayım.

 

- 6 gün sonra, 10 Şubatta Yusuf 17 aylık olacak. Geldi geliyor derken bıdı bıdı koşmaya başladı kerata. Geçen ay baba demeye başladı. Yarım yamalak. Hala akşam eve girerken anne diye diye geliyor yanıma. Her anı ayrı bir zevk olan insan yaşamında bir erkeğin yaşayabileceği en güzel duygulardan biri bu olsa gerek. Daha kapının ziline basar basmaz koridordan sevinç çığlıklarını duyduğun çocuğunun koşarak sana geldiğini, seni özlediğini bilmek!... Kapı açıldığında kucağına atlamak için sevinçle bekleyen bir afacanın yüzündeki o ifade!

 

- Top oynamaya başladım Yusufla. İki küçük topu var. Bir de minik kalemiz. Koridorun bir ucuna kaleyi diğer ucuna topları koyuyorum. Vura vura gol atıyoruz. Tabi Yusuf kaleye gol atacağına kaleyi kucaklayıp bana getiriyor. Bazen Yusuf'u dikiyorum koridorun bir ucuna, diğer ucuna da topu. Tam kafasına nişan alıyorum. Topa bir vuruyorum...

İnandınız değil mi:))) şaka yapıyor olmalısınız:)))

 

- 15 aylıkken yavaş yavaş isteklerini belli etmeye başladı. Su "tu", yemek "mamma", Telefon "tu tu". Çiçekleri okşarken "bıcım bıcım bıcım" diye seviyor. Senin bir şey yapmanı istediğinde gelip elinden tutup götürüyor.

 

- Günahkar tespiti. Çocuklar masum ve temiz oldukları için kalbimizin kirini pasını görüyor diye bir rivayet vardır. Yusuf daha önce tanıştığı biri, onu kucağına aldığında avaz avaz ağlamaya başlıyorsa hemen espriyi yapıştırıyorum: "çok günah işliyorsun, kalbini kirletmişsin, çocuk o yüzden durmuyor kucağında." Hiç acımam, kendinize dikkat edin, hemen yapıştırırım günahkar tesptini:)))

 

- Birkaç gece yorulsun da uyusun diye gece yarısı saklambaç oynadım Yusuf'la. Kanepenin önüne ve arkasına saklanıp aniden "cee" yapıyoruz birbirimize. Sen misin bunu yapan? Gecenin bir vakti gidiyor kanepenin oraya, çağırıyor beni. Hadi kanepenin arkasına geç de oynayalım diyor beden diliyle. Sonra uyut uyutabilirsen!

 

- Uykularımız da törensel bir havaya büründü. Uyumadığı geceler kucağıma alıp koridorda gezdiriyorum. Önce babamın lazım olur diye lisedeyken ezberlettiği Al-i İmran suresinin sondan birinci sayfasındaki aşr-ı şerifi okuyorum. Ardından Yunus ilahileri. Favorimiz "Yusuf'u kaybettim Kenan ilinde." Sonra "Bir garipsin bu dünyada", son olarak "bülbül" ilahisi. Baktım inat ediyor, "Şol cennetin ırmakları" ile işi tatlıya bağlıyorum:))) Zamanında Yusuf Suresini ezberlemediğim için kendime çok kızgınım. Şimdi çok lazım oluyor...

 

- Televizyon düşkünlüğü yok Yusuf'un ama reklam düşkünlüğü var. Çok garip, diğer odadan reklamların başladığını anlayıp geliyor ve dikiliyor ekranın karşısına. Subliminal mesaj işini ciddiye almak lazımmış meğer. Bebeğimizin zihnine hangi gizli mesajları gönderiyorlar bilmiyoruz. Ne büyük çaresizlik!...

 

- Nazar diye bir şey var. Ne zaman misafirliğe ya da alışverişe gitsek, annesi her gün okuduğu halde dönüşte huysuz oluyor Yusuf. Yemiyor, uyumuyor, durmuyor. Başlıyoruz nazar duasından, ihlas, felak, nas, fatiha, ayetel kürsi sırayla gidiyoruz. İşe yarıyor mu? Hem de ne biçim! Ayet ne güzel söylüyor: "Dualarınız da olmasa..."

 

- Isırıyor kızınca. Hem de keskin 12 dişiyle birden. Tavır koymayı öğreniyor. Ağlamanın dışında tepkiler gösteriyor. Bazen sarılıyor istediğini yaptırmak için, tabi içinizin tüm yağları eriyor. Bazen bir köşeye çekilip horoz gibi dikleniyor. Öfkeyle bağırıyor. Kızarak eline geçen her şeyi fırlatmak az da olsa kullandığımız bir yöntem. Kendimce bir strateji izliyorum. İstediği şeyi hemen vermiyorum. Biraz zorluyorum, mücadele ediyor, direniyor, tam ağlayıp pes etmeye başladığı anda istediğini sunuyorum. "Hayat zor oğlum bu ülkede" diyorum, "İstediğin şeyi tırnaklarınla kazıyarak elde ediyorsun."

 

- Aklımdayken söyleyim, Yusuf telefonla arama yapmayı öğrendi. Kafasına göre tuşlara basıp son yapılan aramalardan birini tekrarlıyor. Sizi arayıp da ses çıkarmazsam Yusuf faktörünü unutmayınız:)))

 

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri-11 (19 Nisan 2015)

 Babayız biz Babacık değil

 - Bebekler çabuk değişiyor. Bu yüzden "Babasına benziyor, anasına benziyor" yorumlarını hiç ciddiye almam. "Yusuf tıpkı sen" diyen beni sevindirmediği gibi "Yusuf sana çekmemiş" diyen de üzmüyor. 19 aylık Yusuf bu süre içinde bir bana benzedi, bir annesine. Bazen teyze, bazen dayı oturdu makama. Ben de bazen yürüyüşünü anneme benzetiyorum. Katıldığımız bir düğünde bir dostum, "Nerdeyse kendi kopyanı yapmışsın, ben üçüncüde ancak kendime benzetebildim" dedi. Aradan iki hafta geçti, başka biri "Yusuf giderek değişiyor, şimdi kime daha çok benziyor?" diye sordu. Uğraş dur işin yoksa. Bu ülkede insan niye kendi olamıyor bir türlü, anlamaya başladım sanırım:)))

 

- Çocukla çocuk olmayı becerenlere oldum olası imrenirim. Ben yapamam bir türlü. Yusuf'la da pek başarılı olduğumu söyleyemem. Tek özelliğim var; iyi top oynuyoruz. Oğlum için baba demek top demek:)) Bir de sokak:))) Ben evden çıkarken Yusuf da ayakkabılıktan ayakkabılarını alıp kapının önüne koyuyor artık. Apartmanın önünde top oynamaya başladık. Komşu çocuğunun kumandalı arabasını kıskanmaya... Gelip giden arabalara doğru koşmaya... Binaya gelen yabancılara sırnaşmaya... Arabanın direksiyonunda oynamaya... Mutfaktaki ocağın düğmelerini çevirmeye... Kapıları açıp kapamaya... Sandalyeye, ordan masaya çıkıp oynamaya... Kızdığı zaman oyuncağı kafaya fırlatmaya... Bir de küsüp saklanmaya:)))

 

- Bütün bebekler gibi Yusuf da zararlı her şeyi seviyor. Çikolataya asla hayır demiyor. Hele Tadelle olursa:))) İpad, telefon, reklamlar, elektrik süpürgesi, şarj aletleri favorilerimiz... İpadle, telefonla selfiler çekmeye başladık. Selfie çubuğumuz eksik olduğundan suratımız yarım çıkıyor şimdilik:)))

 

- Geçen gün şunu farkettim: Toprakla oynamayı seviyor. Ben çocukken kum yediğimi hatırlıyorum. Yusuf da toprağı eşelemeye bayılıyor. Zavallı apartman çocuğu. Çayır çimen gezemiyor. Toprağı arada bir görebiliyor! Her yer beton, her yer makina. TOKİ 5 apartmana bir çocuk parkı yapıyor. Her binanın önünde otopark var ama çocuk parkı 5 binaya bir tane. Gelecek nesillerimizin ruh sağlığı arabalarımız kadar değerli değil! Bir de çocuk parkı hangi binanın önündeyse o apartmadakiler sanki park kendileri için yapılmış gibi sahipleniyorlar. Yan apartmandan gelen çocuk ister istemez sığıntı gibi duruyor. İnsanımız da bu çiğlikten kurtulamıyor bir türlü. Eğitim şart azizim:)))

 

- Birkaç kişiden "Yusufla dün sohbet ettik epey" mesajını aldım. Yusuf faktörü artarak sürüyor. Tekrar edeyim; ben arayıp sizi rahatsız edebilirim. Hemen sapık muamelesi yapmayın. Bebek olabilir:)))

 

- 6 yaşımdayken annemle gittiğimiz bir pazar alışverişini hiç unutmuyorum. "Bana top al, bana top al" diye zırlayıp durmuştum. Annem pazarını bitirinceye kadar beni ikna etmeye çalıştı. Bir tezgahta darbuka gördü aynı fiyata. "Oğlum gel sana darbuka alalım, kırılmaz, patlamaz. Top bugün var yarın yok. Ama bu çok sağlam." Mümkün mü? Beni darbukatör Ekrem yapmasına müsaade eder miyim:))) Ağladım durdum bir saat. İlle de top. Annem pes etti, aldı topu. ("E canım topu da al darbukayı da. Senin dediğin de olsun, çocuk da sevinsin" diyen varsa yazının devamını okumasın, zira yokluk nedir bilmiyor demektir.) Ben topumu aldım, eve döndük. Topu kaptığım gibi sokağa. 5 dakika ya oynadık ya oynamadık, mahallenin delisi Sadık topu aldı, teli batırdı; Fossss. Ben de havamı aldım. Acaba darbukayı tercih etsem nasıl bir hayatım olurdu:)))

 

- Mustafa Hacıömeroğlu'nun ifadesiyle; Çocuk arabanın ön tekeridir. Acaba doğru mu? Yusuf doğmadan önce "çocuğun olunca görürsün" lafını çok duyardım. Şimdi de "Çocuğun büyüyünce görürsün" lafını çok duyuyorum. Geçen gün işyerinde sohbet ettiğimiz abiler, çocuklarının hayatlarını nasıl belirlediğini anlattılar. Adam TRT İstanbul'a tayin çıkarmak istemiş, çocukların okul düzeni bozulmasın diye vazgeçmişler. Bir diğeri İzmir'i çok seviyor ama çocuklar yüzünden burada yaşamaya devam ediyormuş. Dedim ki, "Bunu çocuk yapmıyor, kadın yapıyor. Kadın demek düzen demektir. Kadın dişi kuş gibi gittiği yerde yuvasını yapar, sonra onu korumak için mücadele eder." Aslında "çocukların düzeni bozulmasın" diye başlayan cümleleri ben şöyle anlıyorum: Karıma laf geçiremiyorum:))) bunu ona söyledim mi? Evet. İçimden değil, böle dümdük yüzüne:)))

 

- Benim görüşüm; Ben çocuğumun beni olduğum gibi yaşamasını istiyorum. Ne kadarsam o kadar yaşasın. Sen ne yaparsan yap asla tatmin olmayacak bir varlıkla muhatapsın. Neden hayatı kendine zindan edesin ki! Yusuf pahalı bir akülü arabayı kıskanıp uzun uzun ona baktığında zoruma gitmiyor mesela. Bunu oğluma almalıyım diye düşünmüyorum. Her istediği verilen şımarık bir çocuk yerine içinde uhdeleri olan bir çocuk olsun daha iyi. Bir de anne baba çocuğa itaat etmemeli, çocuk anne babanın yolundan gitmeli. Aynısını babam da yaptıydı bana. Eskişehire tayini çıktıydı, oradaki okula benim kaydımı yapamadığı için tayinini iptal ettiydi. O zaman da git baba ben yurtta kalırım demiştim. Şimdi de aynısını düşünüyorum. O adamın dümdük yüzüne şunu da dedim: Yaşlı insanlarla konuşun. Kendi istediği hayatı yaşayamayan, başkalarına da yaranamayıp, eşi ve çocukları tarafından yalnız bırakılan, bir kenara itilen, yüreği pişmanlıklarla dolu insanların ülkesidir Türkiye. Sen hayatını ortaya koyacaksın onun için, o ise elin hayırsız kızı, berduş erkeği için seni bırakıp gidecek. Değer mi?

 

- Yeni moda bir tabir var babayla ilgili; Babacık. Çokça duyuyorum bu sözü. Babacık geldi, babacık ayakkabılarını bağlasın, babacık seni götürsün vb... Ben karşıyım. Babayı saygın bir konumdan alıp sevimli bir yaratığa dönüştüren bu kavramın baba-oğul ilişkisine zarar verdiğini düşünüyorum. Çocuk babaya her şeyden önce saygı duyacak. İçinde saygıyı barındırmayan sevgi, "aşkım'la başlayıp aşkım'la biten" cümlelerle dolu flört bir ilişkidir ve kalıcı sonuçlar doğurmaz. Evliliği de böyle düşünüyorum. Sevgin sürebilir ama eşinin saygısını kaybedersen onu kaybettin demektir. Sevgi bir evin sütunları ise saygı onu koruyan duvardır. Cem Yılmaz'ın orgeneral görünce hissettiği kadar olmasa da ona yakın bir korku da olacak çocukta.

Babayız biz babacık değil:)))

  

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri -12

(15 Eylül 2015)

 - Yusuf 2 yaşına girdi. O hayatımıza girdiğinden bu yana zamanın ne kadar çabuk ilerlediğini daha net görebiliyorum. Geç kalmış bir baba olarak bazen bu hız başımı döndürüyor, yetişemiyor, yoruluyorum. Emekledi, heceledi, salıncağa bindi, bisiklet sürdü derken, sabahları uyanmadığımda kütüphaneden rastgele bir kitap çekip, onu kafama fırlatarak "Baba! Kalk!" diye bağıran bir erkeğe dönüştü. "Zaman ne de çabuk geçiyor Mona"

 

 

 

- Yusuf bazen öfkeyle "Baba!" diye bağırıyor. Sanki arkasından "Sen ne işe yaramaz bir adamsın, çabuk gel buraya" der gibi söylüyor bunu. Garip erkeksi bir mahcubiyet sarıyor benliğimi. "Efendim oğlum" diyorum hizmetçisi gibi:))) Bu arada "baba" dediğinde "Efendim" demezsem diyeceğini demiyor. "Hı?", "Evet", "Söyle" gibi ifadeler yetmiyor. Efendim diyeceksin:)))

- Tek tük kelimeler çıkmaya başladı artık. Televizyonun adı "çü sü" (TRT Çocuk favori kanalımız, İbikli ve rafadan tayfa adını söyleyebildiklerimiz), anahtarın adı "atar" (birkaç kez arabayı vitesteyken çalıştırıp bizi korkuttu kerata), karpuzun adı "kapuujjj", bisikletin adı "bisi", pek sevgili dostu Burcu'nun adı "Buycu", telefonun adı "anane". İlk söylediği kelimeler alkış, gel, top, kuççak, haydee, come on (bunu ben öğrettim:))), açıydıı, açımmıyooo, kapandı, başaydıım, çabuk, temaam. En son al bakalıım demeyi öğrendi. Tabi bunun için benim yarım kilo üzüm yemem gerekti:)))

 - Yusuf "Su" diyemiyor. "Şumu" diyor su istediğinde. "Su mu istiyorsun?" diye sora sora su kelimesini "sumu" yapmışız bilmeden:))) Şimdi "Su ister misin oğlum?" demek ne kadar işe yarayacak bilmiyorum.

 - Maşallah demeden çocuk sevmeyin. Ablamın turuncu kızı Zeynep'i gezdiriyorduk. İki genç kız uzaktan "ay ne sevimli, ay ne sevimli" diye diye geldiler. Sevmek için izin istediler. "Öyle bedava yok, insan bir şeker alır, verir çocuğa" diyerek espri yaptım. Kızlar ciddiye aldılar, gidip lolipop alıp geldiler. Zeynep'le biraz oynadılar. "Ay ne tatlı, ay ne şirin, şu saçlara bak ne güzeeel" deyip durdular. Sonra gittiler. Eve gittik. Markete çıktık ablamla. Çıkmadan önce ablam "Zeynep'i okusak mı, bugün çok sevdiler" dedi. Arada kaynadı, okumadan çıktık. Arabada giderken nasıl olduysa Zeynep arka koltukta ters dönerek düştü ve kafasının arkasının küllüğün köşesine çarptı ve kan akmaya başladı. Doğru acile! Siz siz olun, maşallah demeden çocuk sevmeyin ve çocuğunuzu mutlaka her gün okuyun!

- Bebeklerin ele avuca sığmamaya başladığı dönemde Yusuf. Ocağı açıp kapatıyor (çaydanlık ve tencereler duvar tarafına alındı), tezgahın üstüne uzanıp bardağı düşürüyor (sürahi ve bardaklar tezgahın ortasına itildi), sinirlendiğinde kamyonunu kafana fırlatıyor (oyuncak alırken çok sert olmamasına dikkat), gözyaşını koz olarak kullanıyor (her ağladığında acı çekmediğini anlıyoruz artık), masaların üstünde dolaşıyor (bilgisayar, cep telefonu ve laptoplarınızı korumaya almalısınız), kapıları açıyor (evin kapısının anahtarını artık üstten kapatıyorum), kanepeden aşağı atlıyor (yumuşak bir halı şart oluyor), pencereyi uzanıp açıyor (pencere kenarına yatak ya da kanepe koymayın), kıskanıyor (doğruyu yanlışı öğretmek için iyi bir yöntem, ben çok kullanıyorum:)))), inat yapıyor (istediğini yapma kafanda kepçeyi bulman işten bile değl), peşinden koşturuyor (her an yola kaçabilir, telefonla konuşmaya dalmayın)... Yaptığına kızdığını anladığında   "Gel" diye çağırıyor, elini omzuna atıyor, oğluna sarılıp teselli eden bir baba gibi omzuna vuruyor, yanağını yanağıma değdirerek sevgisini gösteriyor. Uzatmıyor ama. Şöyle bir kucaklayıp bırakıyor. Ne de olsa erkek, fazla duygusallığa yer yok:)))

 - Kendi düşen ağlamıyor. Yusuf çok istediği bir şeyi yapmak isterken düştüğünde ağlamayıp gülüyor. Kendi hatası olduğunu anlıyor herhalde. Diyelim ki koşup topa vurmak isterken düşüyor, eğer çok acımamışsa gülüyor ve kalkıp devam ediyor. "İnsan" diyorum "aslında neyin ne olduğunun her zaman farkında."

 - Bu dünyada ne kadar birlikte olabileceğiz bilmiyorum. Hele her gün şehit haberleriyle yıkıldığımız  bugünleri düşünürsek!.. Birlikte olduğumuz vakitleri değerlendirmeye çalışıyorum. Yusuf üzerinden apartmandaki çocuklarla yeni bir yakınlık kurdum. Top oynuyoruz, yarışıyoruz, parka gidiyoruz, kaçamak yapıyoruz:))) Öyle ki akşamları ben Yusuf'u eve sokmasam diğerleri de girmiyor bazen. Yusuf'ın babası diye tanıyorlar beni. Şu anda işten gelip de oğluyla apatmanın önünde oynayan iki babadan biriyim. Çocuklara çelik çomak oynatıcam, bakalım sevecekler mi? İsim şehir bitki, ardından saklambaç.

 - Yusuf'u gittiğim her yere götürüyorum. Bakkala, markete, pazara, komşuya, camiye, düğüne, göle, denize, parka, AVMye. Birkaç kez Cuma namazına götürdüm. Hiç çekinmiyorum. Biraz oturduktan sonra Yusuf başlıyor cemaatin içinde dolanmaya. Tespihleri alıp boynuna doluyor. Biz secdeye yatınca basıyor kahkahayı. Hoşuna gidiyor herhalde:))) Bazen imam hutbe okurken "Babaa!" diye bağırıyor tam ortasında. Şu ana dek Yusuf'a kızan olmadı. Tetikte bekliyorum. Bir tanesi bir şey desin, kavga etmeye hazırım adamla. Yıllardır cami cemaatine biriken bütün hıncımı adamdan çıkarabilirim...

 - Toprak ve suyla oynamayı çok seviyor Yusuf. Arabayı yıkamaya köy çeşmesine gittiğimde onu da götürüyorum. Ben temizliyorum, o pisletiyor, oynayıp geliyoruz işte:))) İki yaşındaki oğluyla araba yıkamaya giden tek babayım apartmanda:)))

 - Erkek çocuğu geç açılır derler. Yeğenim Zeynep'e göre Yusuf'un konuşması daha yavaş ilerliyor. "Ağzı dolu, bir açılırsa seri konuşacak" diyenler var. Artık kime çektiyse:)))

 - Arada bir babamla çocukluğumu konuşuyorum. Yusuf'la kendimi karşılaştırmak için. Çok çekmiş babam benden. İki haftada bir hastaneye götürürmüş beni. Geçenlerde çocukluğumun dört yılını geçirdiğim Konya'nın Yunak ilçesinin Ortakışla köyüne gittim. Birkaç yaşlı kadın küçükken çok yaramaz olduğumu, hiç laf dinlemediğimi anlattı. Hatta bir tanesi "Ekrem seni küçükken bir kere dövmüştüm, hakkını helal et" dedi. Ben de kendimi akıllı uslu bir çocuk sanırdım. Meğer ağaç tepelerinden inmiyormuşum. Bunu öğrenince Yusuf'a tanıdığım hoşgörünün miktarını artırma kararı aldım:)))

  - Şimdilik Yusuf'a layık bir baba olmaya niyetim yok. Ben neysem, ne kadarsam bu halimle beni yaşasın istiyorum. Kimse kusura bakmasın ne kendimi ne oğlumu yarış atı yapmaya niyetim yok:))) Hatta çalışkan, zeki, başarılı, ortalaması yüksek olsun diye özellikle uğraşmayı düşünmüyorum. Ortalama bir insan olsun istiyorum. Birisi Yusuf'u övdüğünde "Herkes gibi işte" diyorum, "Her çocuk gibi". Hayat buna ne kadar müsaade edecek, göreceğiz!... "Bizimki şimdiden harfleri söktü", "Namaz surelerini okula gitmeden öğrendi", "ilkokul birde ama çarpım tablosunu ezbere okuyor" vb. laflar hiç ilgimi çekmiyor bilesiniz. Ben ilk, orta, liseyi birincilikle bitirdim, hiç de matah bir şey değil:)))

 - Hayatımıza giren her insan bizim için birer ayna. Çocuk bu aynaların belki de en safı, en temizi. Bana nasıl bir insan, nasıl bir baba olduğumu Yusuf söyleyecek. Merakla bekliyorum..

 - Yusuf şimdi iki yaşına mı girdi, iki bitti üçten gün mü alıyor anlamadım gitti. Anamın hesabıyla takvimin hesabı arasında gidip geleceğiz anlaşılan...

 - "Öpeyim" diyorum yanağını uzatıyor, "Öp" diyorum yüz vermiyor. Henüz bilmiyor öpmeyi. Bekliyorum. Bakalım ilk kimi öpecek? Ben dururken komşunun kızını öperse yakıcam çırasını:)))

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri-13

(31 Ocak 2016)

 

- 1 Ekim 2015. Yusuf ilk kez beni yanağımdan öptü. Pazara gidiyorduk. "Öp" dedim, öpüverdi oracıkta.

 

- 15 Kasım 2015. Yusuf "Öpücem baba" diyerek öptü beni. Sonra da "öptüm baba" dedi:)))

 

- Geçen gün bir ankete katıldım. "Nasıl bir babasınız?" sorusuna cevap arıyordu. Baba-oğul ilişkisini anlatan filmler daha çok ilgimi çekiyor. Inarritu'nun son filmi "The Evenant" bu konuya eğildiği için özenle izleyeceğim. Yavaş yavaş hayatıma ağırlığını koymaya başladı kerata:)))

 

- İşim gereği bir gece eve 12 den sonra geldim. Ben eve geldiğimde Yusuf uyumuş olursa kul hakkına girmiş gibi kendimi suçlu hissediyorum. Ona ayırmam gereken zamanları başka işlere ayırdığım için. Modern bir babayım ne de olsa. Baba değil Babacık. Yusuf bazen "Baba" dediğinde soruyorum; "Ne babası oğlum? Şam babası mı?"

 

- Yusuf her "baba" dediğinde "efendim?" diyorum fakat içimden bir ses "ne var lan?" diyor. Türk modernleşmesi böyle bir şey olsa gerek:)))

 

- Yusuf'a mı acımalıyım kendime mi? Özellikle kış aylarında dört duvar arasına hapsolan çocuk gece 1'de bile uyumamak için direniyor. Modern tıp "öğlen uykusu şart, akşam erken uyutun" diyor. İyi de gününü evde geçiren çocuk nasıl yorulacak da uyuyacak? Gece 12'de topu getirip "Top oynayalım" dediğinde Yusuf'a acıyorum, her babanın göstereceği ilgiyi benden göremediği için kendime acıyorum. Anketler iyi bir baba olacağımı söylüyor ancak ben biliyorum; Hızlı şehir hayatında karnımı doyurmak için Yusuf'a ayırmadığım vakitlerin bedelini ödeyeceğim.

 

- Son birkaç aya kadar Yusuf sayesinde sabah uyanma sorunum olmuyordu. Şimdi 9-10 demiyor kerata. Bazen ona güvendiğim için işe geç kaldığım oluyor. Ben de işe giderken oğlunu öpen baba moduna giriveriyorum hemen. Yazar babanın oğluna da gece geç yatıp öğleye doğru uyanmak yakışır:)))

 

- Ocak ayındaki karlı günlerden birinde Yusuf'u alıp sokağa fırladım. Soğuğu, karın inceliğini, kardan adamın yalnızlığını, çöp poşetiyle kaymanın zevkini birlikte yaşadık. Yusuf kardan adamın kolunu kırdı ve güldü. Çok hoşuna gitti. Erkek olduğu için mi bu kadar kaba, yoksa benim oğlum olduğun için mi anlamakta zorlanıyorum bazen:)))

 

- Bazen hiç alakası olmayan bir vakitte "Baba namajı kılalım mı?" diye soruveriyor hayta. Gariptir bunu söylediğinde ben namazı birkaç gündür ihmal ediyor oluyorum...

 

- Her erkek çocuk gibi babasını kıskanıyor Yusuf. Bunu bazen kullanmıyor da değilim. Bir şeyi yapmamak için inat ediyorsa bencillik duygusunu harekete geçirip yapmasını sağlıyorum. Mesela önündeki yarım sütlacı yemiyor da dolu tabağı istiyor ağlayarak. Hemen kaşığı alıp yarım sütlacı yemeğe başlıyorum "Ben yiycem" diyerek. Bencilce saldırıyor kaşığa "Ben yiycem" diyerek bitiriyor tabağı:)))

 

- Çocuklar üzerine bir kongrede dinlemiştim. Çocukların 4 temel korkusu varmış: yalnız bırakılmak, yenilmek (senin yanağını yerim ben), bilinmezliğe gitmek, kıtlık. Pepee'den öğrendiği şekilde suratını asıp haylazlık yaptığında onu yalnız bırakacağımı ima ediyorum, peşimden koşarak geliyor. Bilimsel babayım yani:)))

 

- Kişisel gelişim uzmanı bir psikolog "Anne babalarımız bizi yasaklarla daha çocukken eziyorlar, başarı ve özgüven duygusundan mahrum büyüyoruz" demişti. Yusuf'la beraber yaptığımız her işte "yaptın mı, başardın mı, kazandın mı?" sorularıyla ona "yaptım, başardım, kazandım" dedirtiyorum. Umarım bu özgüven önce beni ezmeye kalkmaz:)))

 

- Ne olursa olsun, nasıl olursa olsun Yusuf'un Türk kimliği ve kültürüyle yetişmesi için her şeyi yapacağım. Ertuğrul Özkök gibi olacağına Recep İvedik olsun daha iyi!...

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri -14

 (22 Mayıs 2016)

- Bu günlükleri tutarken amacım Yusuf'un ilklerini kayda geçirmekti. İlk yürüdüğü gün, koştuğu gün, öptüğü gün, ilk cümlesini kurduğu gün, tuvaletini öğrendiği gün. Günlük yazmak ülkemizin olduğu gibi benim de başaramadığım bir şey. Bu yüzden ilklerin tarihi yerine bir babanın anılarına dönüştü. Artık bunlarla idare edecek büyüdüğünde!...

 

- "Geldi geçti ömrüm benim" misali, Yusuf 32 aylık oldu. Soranlara 2.5 yaşında diyorum. Belki de hep bu yaşta kalmasını istiyorum. İki oğlan babası bir arkadaşım şöyle demişti: "Erkek çocuğu 3 yaşından sonra sevilmelik olur. 5-6 yaşına kadar tatlıdır. Sonra bildiğin kereste oluyorlar." Etkilendim mi bu yorumdan? Korkuyor muyum Yusuf'un büyümesinden? Sanırım hayır. Benimkisi tembellikten. Her seferinde kaç aylık olduğunu hesaplamaya üşendiğim için tam ve buçuk sayıları kullanıyorum:)))

 

- Artık cümle kuruyor Yusuf. Emrediyor (Baba git burdan), rica ediyor (baba kalkar mısın?), sevgisini gösteriyor (benim küçük babam), memnun oluyor (Teşekkür ederim babcığım) , öfkeleniyor (ama sen yaptın), küsüyor (ben sana küstüm, konuşmuucam işte), seviniyor (yaşasııın, şut ve goool), inciniyor (baba bak parmağım acıdııı) ve nazlanıyor (hadi baba hadiii).

 

- Balkonda kilitli kaldım. Bu satırları yazarken çay ve sigara içmek için balkona çıktım. Yusuf açmasın diye de iyice çektim kapı kolunu. Geldi, yanıma girmek için kapıyı açmaya çalıştı, açamayınca anahtarı çevirdi ve beni balkona kilitledi. Öylece kalakaldım soğukta iyi mi:)))

 

- Pepee etkisi. Yusuf'un Pepee'den en iyi öğrendiği şey sırtını dönüp küsmek. Bir de hop tek oynamak. Yani kolbastı:)))

 

- Yusuf'un en çok hoşuma giden davranışı namaz esnasında secdeye vardığımda Yusuf'un sırtıma çıkmaya çalışması, yapamayınca da gelip boynuma sarılması. Peygamber Efendimizden bu yana varolan bin beş yüz yıllık bir medeniyetin, bir kültürün, bir geleneğin bir temsilcisi olduğumu hissettiriyor bana.

 

- Futbolda ilerleme kaydettik. Artık benimle omuz omuza mücadele ederek top sürüyor. Ellerini beline koyarak ayağı topun üstünde bana bakışı çok hoş. Bir de her akşam kafasını bir yere çarpmasa:))) En sevdiği şey topu tavana atıp ışığa çaprtırmak ve seyretmek. Tabi bunların hepsini benden gördü:))) Bazı komşular "Futbolcu olacak bu" diyor.  Ben de "Biz bu kafayla Boğazda bir ev sahibi olamayacağız nasıl olsa. Yusuf hiçbir şey olamazsa futbolcu olsun, belki Boğazda evi o alır bize" diyorum:)))

 

- Yusuf sayesinde apartmandaki çcouklarla aramdaki yakınlık artıyor. Bazen kapıyı çalıp "Ekrem amca dışarı çıkacak mısın?" diye soruyorlar. Akşam işten gelince oğlunu dışarı çıkarıp oynatan iki babadan biri olduğum içim çocuklar Yusuf'u seviyorlar ve Yusuf apartmanın önüne çıkınca peşinden koşmaya başlıyorlar. Bir komşumuz bını görünce "Çocukların hepsi Yakup olmuş, Yusuf deyip duruyorlar" dedi. İşte çocuklardan kızlarla yakar top, erkeklerle maç oynuyoruz. Sonra kızları maça alıyoruz. Hi hi hi:)))

 

- Her apartmanda olduğu gibi bizim apartmanda da çocuğunu dışarı gönderip saldım çayıra mevlam kayıra diyen komşular var. Bunların çocukları hemem belli ediyor kendini. Canları çok sıkılıyor, arkadaşlık kurmakta zorlanıyorlar, kavgaya meyilliler ve hep hiç vermeden almak istiyorlar. Sen vermeyince de çirkefleşmeye başlıyorlar. Bizde de var bir iki tane. Baba sıfır ilgi, anne bize güvenip sokağa salıyor, arada bir pencereden bakıyor, sorun olunca çıkıp geliyor. İşin kötüsü Yusuf bu komşunun oğlunu seviyor. Bu da insanı düşündürüyor tabi!...

 

- Tehlikeli dönem başlıyor. Yusuf kendi ihtiyaçlarını kısmen görmeye başladı. Asansöre binmeyi, apartman kapısını açıp kapamayı, bisiklet sürmeyi... Alıp başını gidiyor yokuş aşağı. Koş baba kooş:)))

- Erkeksi kabalığı da yavaş yavaş gelişiyor. Kızdığında vuruyor, tekme atıyor, saçını çekiyor, ısırıyor. Öfke duygusu da oluşmaya başladı. Bazen öfkeyle taş atıyor bana. Bildiğin zarar vermek istiyor. Acıtmak isteği duyuyor. Melekti değil mi bu çocuklar:)))

 

- Dijital oyunlar, teknolojik imkanlar, devlet ve sonunda çirkin kızın biri Yusuf'u benden yavaş yavaş koparacak ne de olsa! Ben de bir baba olarak şimdiden önlemimi alıyor, bilinçaltına babayla geçirilen zevkli vakitler yüklüyorum. Eğer Marcel Proust'un dedikleri doğruysa Yusuf sürekli bugünlere özlem dıyacak, bilinçaltı ona "Babanı ara, babanı ara" diyecek. Görsün bakalım el kızı, el mi yaman bey mi yaman:)))

 

- "Yusuf küçük topuna sarılıp "benim küçük topum" diye seviyor. Bana da sarılıp "benim küçük babam" diye beni seviyor. Ona büyük bir top alıp "Benim kocaman topum" demeyi öğreteceğim!:))))

- Bir baba ne kadar ilgilenirse ilgilensin, çocuğunun dünyasına annesi kadar giremez. Bunu bilerek ilerliyorum babalık yolunda. Bir arkadaşım "Çocuk akıl baliğ oluncaya kadar babası onun Tanrısıdır" demişti. Yusuf beni her taklit ettiğinde, beni her yenmeye çalıştığında bu cümle geliyor aklıma. Bazen bilerek ve isteyerek karşısında acziyet sergileyip yardım istiyorum ondan. "Kurtar beni" diyorum, kurtarınca da "Beni kurtardın" deyip teşekkür ediyorum. Benim de onun gibi aciz bir varlık olduğumu düşünmesi nasıl bir sonuç doğuracak bakalım. Wait and see...

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri -15

Ben büyük olmak istiyorum babacım!

21 Eylül 2016

- Yusuf 10 Eylül 2016 itibariyle 3 yaşında. Kuzucuk, yavrucuk, bıdık, gıdık derken 3 yılı doldurduk. Bir tek tosuncuk diyemedik, çünkü zayıfcana. Buna da şükür…


- Artık 4 kelimelik cümleler kuruyor kerata. Soru soruyor, eleştiriyor, kızıyor, anlamaya çalışıyor, uyanıklı yapıyor. Henüz her gördüğüne "Bu ne?" diye sormaya başlamadı. Biraz aksi, horoz gibi diklenip bazen benimle kavga ediyor, hatta dövmeye kalkıyor,  ne de olsa genleri Trabzonlu. Rafadan Tayfa'nın Kamil'i ile Mert'i arasında gidip geliyor:)))



- Baba değil babacık diye bir yazı yazmıştım. Babanın babacığa dönüş hikayesini anlatıyordu. Yusuf inat yapar gibi bana aürekli babacım diyor. Biraz da TRT Çocuk etkisi var tabi. Orada gördüğü çizgi filmlerde insanlar o kadar sevecen ki "anneciğim, babacığım, canım kardeşim" hitapları havada uçuşuyor. Duyan, gören hoşlanıyor ama ben Yusuf'un babacım yerine baba demesini isteyenlerdenim. Ne o öyle her cümlesi "aşkım"la, "hayatım"la başlayan ya da biten karı koca muhabbetleri gibi. Üstelik böyle konuşanların derinde büyük kavgaları vardır da ancak böyle gizlerler. Baba asıl ve genel bir ifadedir, çocuk özel durumlarda babacım demeli. Fakat sanırım boşa direniyorum. Çağ babanın değil babacığın çağı:)))



- Artık Yusuf'un ilklerini yazmayı bıraktım. Yaşadığım an bir yerlere not edeyim dedim başaramadım. Ne de olsa zavallı modern şehir insanıyım, bir konuya bu kadar uzun süre ilgi gösteremem:)))



- Ne anladım bu 3 yılda? Çocuk evin bereketidir, doğru. Tolstoy Kroyçer Sonat'ta insan çocuk yapmak, aile olmak, Tanrıya iyi bir kul olmak için evlenir fikrini savunur, doğru. Karı koca sen ben olmaktan biz konumuna çocukla kavuşuyor. Evlenen arkadaşlarıma "derhal çocuk yapın" diyorum. Boşverin modern saçmalıkları, bilimsel safsataları, biraz kendimizi yaşamak istiyoruz mavralarını, çocuk yapın. Birbirinizle didişmeyi bırakırsınız.  Baba olmak sadece çocuk sahibi olmak değildir. Maddi-manevi itibarı ve sorumluluğu yüksek güçlü bir kimliktir.



- 3 yaş, çocuğun kaslarının ve beyninin iyice geliştiği, ele avuca sığmadığı, büyüme isteğinin yeşerdiği, yavaş yavaş neyi niçin istediğini bilmeye başladığı yaş. İznik Gölü kenarında gezerken Yusuf, "denize girmek istiyorum" dedi. Hava soğuk olduğu için mazeret olarak "Olmaz. Büyüyünce denize girersin" dedim. "Ben büyük olmak istiyorum babacım" deyiverdi. "İşte" dedim, "oğlumun büyüme isteği şu an itibariyle başlamıştır." İznik'te deniz yok demeyin sakın, küserim:)))

- Çocuk büyütmek bu devirde zor laflarına itibar etmiyorum. Hem devlet, hem özel sektör o kadar çok seçenek sunuyor ki ailelere, nerdeyse 2 yaşında senden alıp kurtaracak seni. Bir de şikayet ediyoruz. İnsan garip bir varlık, hayat ne kadar kolaylaşır, seçenekler ne denli artarsa o kadar şikayeti artıyor hayattan. Dostoyevski haklı, insan tutarlı bir varlık değil ve kendisi için her zaman iyiyi de istemiyor.

- Çocuğun elinden tableti alamıyorum, telefonda oyun oynayıp duruyor şikayetlerinin ne kadar anlamsız olduğunu gördüm bu 3 yılda. Parklarda, bahçelerde, AVMlerde, apartman önlerinde çocuğunu oynatan anne babaları gördüm. Çocuğunu getiriyor parka, sen oyna ben telefona bakayım deyip köşeye oturuyor. Çocuk bir süre oynayıp sıkılıyor, sonra gidip anne babasına ekşiyor. Telefon, tablet istiyor. Çünkü orada onunla oynayan bir yazılım var. Eğer çocuğunla beraber oynarsan ne tablete heves ediyor, ne oyuna. Okul arkadaşlarında görüp heves edinceye kadar durumu kurtardık gibi görünüyor:)))


- Çalışıp para kazanan anneyle ev hanımı anne arasında büyük bir fark olduğunu düşünüyorum. Ev kadını olan anne kesinlikle çalışan anneden daha faydalı oluyor çocuğun psikolojisine. Çocuk da yaparım kariyer de lafları palavradan ibaret. Çocuk bizden para ve imkan değil zaman ve ilgi istiyor. Hafta sonu çocuklarını spordan kursa, etütten maça arabasıyla götürme imkanı olan baba, babalık yapmıyor, Yapı Kredi reklamındaki gibi para kaynağı oluyor sadece. Başarılı erkeğin arkasındaki kadın işe giderken çocuğunu kreşe ya da okula bırakan kadın değil, elinden tutup onu parka  götüren kadındır.

 

Geç Kalmış Bir Babanın Sonradan Görme İzlenimleri-16

Dağları söyle baba!

Ekrem Özdemir – 07 Mart 2017

 

-Yusuf’tan bu kadar uzun süre ilk kez ayrı kaldım. 3 haftadır yanında değilim. Ankara’ya döndüğümde “Seni az görüyorum, her anını değerlendirmeliyim.” der gibi sürekli benimle bir şeyler yapmak istiyor. Top oynayalım, araba sürelim, kaydıraktan kayalım, kırmızı arabaya binip gezelim, çizgi film izleyelim, yemek yiyelim, çikolata almaya gidelim. “Hadi gel baba, hadi gel” diye seni çekiştirmesi yok mu! Artık 3.5 yaşında oldu. Duygularını kelimelerle ifade etmeye başladı. Komşunun biri “Tekrar ne zaman gideceksin?” diye sorduğunda “Çarşamba” deyiverdim. Yusuf hemen “Çarşamba’ya gitme” diye atıldı.

-Kasları, kemikleri ve duyguları geliştikçe daha bir kabalaşıyor erkek çocuğu. Onun bu haline bayılıyorum. Gücünü görmek, göstermek istiyor. İstediği şeye sahip olamadığında küsmek, ağlamak dışında yeni şeyler yapıyor. Beni elimden tutup sürüklüyor, konuşarak ikna etmeye çalışıyor (bu yönünü mutlaka geliştireceğim), baktı olmadı bu kez itiklemeye, vurmaya, dövmeye başlıyor. O minnacık yumruklarıyla sana acı çektirme isteği duyuyor ya, nasıl da sevimli oluyor!...

- Bazen, durduk yerde, televizyon izlerken boynuma sarılıyor. Bir eliyle de yanağımı okşuyor. Bu ara sakal bıraktım. Parmaklarını sakallarımda gezdiriyor. “Herhalde” diyorum, “Sevdiği, kendini güvende hissettiği, mutlu olduğu durum bu. Yanımda ailem var, güvendeyim ve mutluyum.” Yaşama sevinci bu olsa gerek!... “Bir erkeğin istendiğini en güçlü yaşadığı duygu hangisidir?” diye düşünüyorum Yusuf böyle yaptığında. Seni yanında istiyor, seni seviyor, sevgisini de şımarıklık yaparak gösteriyor. Babanın, eşin, çocuğun, dostun, patronun seni istemesi. Hangisi güçlü? Bu konuda Turgenyev’le aynı yerde duruyorum sanırım; Eve geç mi erken mi geleceğini merak eden bir kadından daha çok mutlu eden bir şey olamaz bir erkeği. Diğerlerinde hep bir zorunluluk, hep bir menfaat olabiliyor ama bir kadın seni sırf sen olduğu için seviyor ve istiyor. Schopenhaur’un canı cehenneme!... 

-Toplara sert vurmaya başladı Yusuf. Koridorda her gün en az yarım saat oynuyoruz. Bazen bir vuruyor, top gelip suratıma sert bir şekilde çarpıyor. Nasıl öfkeleniyor insan! Dayak yemiş gibi hissediyorsun. Bildiğin acıyor. Üstelik karşında katıla katıla gülen bir çocuk da var. O öfkeyle topa vurup suratına çarpmak istiyorum, kendimi tutmak bir hayli zor oluyor ama tutuyorum. O kendi oda kapısının önünde, bense dış kapının önünde kaleden kaleye vuruyoruz. Geçen gün koridorda oynarken gol atacağım topa bir vurdum, gitti suratına çarptı. Önce sendeledi, sonra büyük bir öfke duydu. “Niye yüzüme vuruyorsun?” diye bir bağırdı. Sonra da o hışımla topu aldı, özenle önüne koydu. Gidebildiği kadar geriye gitti, koşarak geldi ve topa vurdu. Ama istediği gibi olmadı. Top bana çarpmadı. Bu kez daha çok sinirlendi. Geldi, topu elimden aldı, daha yakın mesafeye koydu, gerildi iyice. Baktım şakası yok, yüzüme çarpsa bildiğin acıyacak. Yüzümü kapattım, koştu koştu topa bir vurdu, kollarıma çarptı. İyi tahmin etmişim. Öfkesi dinsin diye kolumu tutarak “Eyvah, çok acıdı” diye inledim. Hemen gülüverdi. “babacım çok komiksin” diye de dalga geçtiJ))

-Babam ve Oğlum filmini yaşıyor gibiyim. Bir farkla; benim babam benden memnun. Haliyle trajedi yok hikâyemizdeJ)) Babam yaşı ve hastalığı nedeniyle, Yusuf ise küçük ve çocuk olması hasebiyle aksi karakterler. İkisi de istediği şey olmayınca bağırıp çağırıyor, küsüyor, alınıyor, darılıyor. Babam bu aralar hastalığı nedeniyle Yusuf’tan daha alıngan, daha öfkeli. Bazen tıkanıyor, çözüm bulamıyorum. Çocuğunuz için hep bir çare bulup ve uygulayabiliyorsunuz ama anne babanız için bulamayabiliyorsunuz. Şöyle bir düşünüyorum, iki aydır babamın yanına gelip gidiyorum. Bir iki kez üff dediğimi anımsıyorum. Çocuğa üff diyebiliyorsunuz ama babaya diyemiyorsunuz. Hemen bana Kur’ân’dan “Anne babanızın yanında üf bile demeyin.” ayetini okudu gülümseyerek. Hafız bir babanın oğlu olmak da zor canımJ))

- Geçen gün huysuzluğu tuttu, aldım omzumda gezdirdim koridorda. “Sana türkü söyleyeyim mi?” dedim, “Evet söyle.” dedi. Neşet Ertaş’tan “Ah Yalan dünya”yı söylemeye başladım. Kabul etmedi. “Dağları söyle” diye tutturdu. Öyle bir şey okuduğumu hatırlamıyorum. “Ne söyleyim?” diye tekrar sordum. “Dağları söyle baba” diye tekrarladı. Düşündüm,  düşündüm, ne olabilir bu? Sonra kafam dank etti. Annesi her gece uyuturken Yunus Emre’nin  “Dağlar ile taşlar ile / Çağırayım Mevlam seni” ilahisini söylüyor. Onu istiyormuş kerata. Yunus Emre’den ben de çok ilahi okudum ama hiçbir aklında kalmamış. Annesinin okuduğu ilahi kalmış. Onu istiyor hayta. Küççücük çocuk kıskançlık duygularımı kabartmasın mıJ))

- Küçükken hastalanmışım. Doktor “Alerji olmuş. Bir hafta hiçbir şey yiyip içmeyecek, sadece elma ve çay vereceksiniz.” demiş. Mecbur uymuşlar. İstediğim hiçbir şeyi vermiyormuş annem. Ablama da tembihlemişler, “Ekrem’in yanında sakın yiyip içme” diye. Gidip anneanneme şikâyet edermişim anne babamı, “Anane, bunlar bana hiçbir şey vermiyorlar. Sen ver” diye. Kadın zavallı, beni oyalamak için türlü bahaneler uydururmuş. Neyse ki başarmışlar bir hafta bana hiçbir şey yedirmemeyi. Doktor “iyileşti bu” deyince babam sormuş, “Şimdi her istediğini yiyebilir mi?” Doktor “Evet” deyince babam almış beni kucağına, götürmüş hastanenin yanındaki bakkala. “Ne istersen alabilirsin. Dükkân senin.” demiş. Bir haftalık açlıkla kucağımı doldurmuşum, eve gelene kadar da yarısını yolda yemişim. Babam bunu unutmamış. Baba-oğul ilişkisindeki güzelliğin küçük kaçamaklar üzerinden gelişmesinin nedenleri üzerine düşünüyorum bazen. Anne kuralcı, baba özgürlükçü gibi görüntü var çocuk ve aile ilişkisinde. Baba devlet, anne hükümet sanki. Doğrusu ben de buna uyuyorum. Doğru mu yapıyorum, bilmiyorum. Öyle gelişiyor ilişkimiz. Belki de ben anne hep kuralcı, baba ise özgürlükçü zannediyorum. Belki de bilmediğim için böyle. Kayınçomun bir lafı vardı: “Söylersen kaçamak olmaz.” Belki de anneler babalar gibi söylemiyor, biz de kendimizi özgürlükçü sanıyoruzJ))

- Yusuf camiyi sevdi. Çünkü güvenle koşturup oynadığı en geniş mekân camide var. “Hadi camiye gidelim” dediğimde aklına klimanın kumandası, mihraptaki mikrofon ve kablolar, minberin merdivenleri, bir sürü tespih ve kocaman bir koşu alanı geliyor. “Hadi gidip abdest alalım” diyor bir an evvel camiye girmek için. Bazen tehlikeli işler yapıyor, onun yüzünden cemaatle atıştığım da oluyor. “Hadi gidiyoruz” dediğimde çıkmamak için “Hadi sen namaz kıl” diyor, baktı ikna olmadım, yatıyor yere, namaza duruyor. Bazen de imam çikolata veriyor Yusuf’a. Nasıl sevmesin çocukJ))