Anasayfa Röportaj "Köyden kente işsizlik taşıyoruz"
"Köyden kente işsizlik taşıyoruz" PDF Yazdır E-posta
Yazar Ekrem Özdemir   
Cumartesi, 17 Mart 2012 14:07

Üstadının dilinden

"Türkiye'de Kentleşme Politikaları" deyince onun ismi önce akla geliyor. Türkiye'de Şehirleşme Hareketleri, Kentbilim İlkeleri, Kentleşme ve Konut Politikası ve Kentleşme Politikası hocanın eserlerinden sadece birkaçı. Kitapları, akademik çalışmaları, yetiştirdiği öğrencilerle adeta kentleşme politikalarımızın duayeni olan Prof. Dr. Ruşen Keleş'in kapısını çaldık ve 2007 yılında adına çıkarılan kitabın ismi "Kentbilime Adanan Bir Yaşam'ın" tecrübesiyle kentleşme politikalarımız üzerine bir sohbet yaptık. İlginize sunuyoruz.   

Ekrem Özdemir: Hocam, öncelikle bizi kabul ettiğiniz için teşekkür ediyorum. Kentleşmenin sadece bir nüfus hareketi değil, aynı zamanda nüfus hareketinin kaynağını oluşturan ekonomik ve toplumsal değişimler olduğunu kitaplarınızdan biliyoruz. Bu manada, Türkiye'de kentleşmenin arka planındaki toplumsal ve ekonomik değişimlerin neler olduğunu açıklayabilir misiniz?

 

Ruşen Keleş: Başka ülkelere baktığımız zaman, kalkınan hiçbir yerde nüfus tarımda kalmıyor. Tarımdan, tarım dışına bir taşma söz konusudur. Tarım dışında, ya sanayide veya başka alanlarda istihdam edilir bu nüfus. Türkiye'de bu hiç olmadı denilemez; olmuştur. Fakat yeteri kadar olmadığını savundum hep. Hâlâ da bu durum devam ediyor. Sağlıklı kentleşmenin işareti nedir? Köyünden kalkıp kente gelen kimselerin orada verimli bir şekilde istihdam edilmeleri ama hepsinin istihdam edilmesi. Edilemiyorsa, işsizlik artıyor demektir. Eğer işsizlik rakamları küçülmeyip büyüyorsa, burada tarım dışı sektörlerde yaratılan iş alanlarının köyden kente göç edenleri tam anlamıyla özümseyememekte olduğu sonucuna varılır. Türkiye'deki durum budur. Bugün % 15'e yaklaştığı söylenen işsizlik oranının büyük bir kısmı kentlerdeki işsizliktir. Bunun, rakamlara yansımayan bir özelliği daha var ki, ona gizli işsizlik deniliyor.  Çalışıyormuş gibi göründüğü halde, gün boyunca yalnız belirli saatlerde istihdam edilen insanlar var. Örneğin, bir boyacı, sabahtan akşama kadar sokağın köşesinde oturuyor ve 3 çift ayakkabı boyuyorsa, bu kişi gerçek anlamda bir istihdamı temsil etmiyor demektir. Bir hamalın gördüğü iş de buna benzer. Özel sektör açısından durum böyle. Türkiye'de kamu sektöründe bu durum daha çarpıcı boyutlardadır. Bir yerde iki sekreterlik kadrosu boşaldığında binlerce kişinin iş için başvuruda bulunması bunun örneğidir. Kamu sektöründe, özellikle sekreterlik ve odacılık gibi belli alanlarda çalışanlar belli iş yerlerinde yoğunlaşmaktadır. Normal olarak bir ya da iki kişinin yapacağı işin başında 10 kişi bulunuyorsa, bu durumun bir gizli işsizlik olarak değerlendirilmesi gerekir.

 

Ekrem Özdemir: Kamuda daha fazla, diyorsunuz.          

 

Ruşen Keleş: Kamuda daha fazladır. Ben, zaman zaman bakanlıklarda, özellikle evrak işlerinin görüldüğü alt katlara baktığım zaman, özellikle akşam işten çıkışa yakın saatlerde, çalışma odalarının neredeyse boşaldığını görürüm. Hanımlar makyaj tazelemekle meşguldürler; ötekiler gitmiş, bir iki kişi kalmıştır. Normal olarak A sayısı ile görülebilecek bir hizmeti, AX3 sayısındaki insanla karşılamak olağan duruma gelmiştir. Bunu daha çok uzatmaya gerek de yok, az önce örneklerini verdiğim gibi, gizli işsizlik denilen, sanki bir işte çalışıyormuş gibi görünen, fakat gerçekte çalışmayanlar vardır. Bu bizim köylerde tarım kesiminde vardır. Onun için diyoruz ki, Türkiye'de bugün dahi kentleşmenin değişmez niteliği; köylerdeki, tarımdaki gizli işsizliğin kentlere taşınmasından daha fazla bir anlam taşımıyor. Eğer ekonomik bakımdan durum böyleyse, bunun birtakım sosyal ve kültürel sonuçları da olabilmektedir. Günümüzde gördüğümüz manzara da budur.

 

Ekrem Özdemir: Bahsettiğiniz bu toplumsal değişimi nasıl izah edebiliriz? Kendiliğinden olan bir süreç mi bu, yoksa devletin modernizasyon için dayattığı bir değişim mi?



 

Ruşen Keleş:  Şöyle söyleyebiliriz: Sosyal değişme, çağdaşlaşma, modernleşme diyorlar. Bu kavramlar değer yüklü kavramlardır. O nedenle birçok bilim insanının önerdiği gibi, değişme terimini kullanmak daha doğrudur. Kendiliğinden olan bir süreçtir bu. Kentte yaşamanın, salt şehirde 5 yıl, 10 yıl yaşamanın, insanların tavırlarında, dünya görüşlerinde otomatik olarak değil ama, salt kentte yaşıyor olmaktan dolayı bazı değişiklikler yarattığını,  söyleyenler vardır. Ancak insan davranışlarındaki asıl değişiklik, kısacası kültürel değişme olayı, esas olarak eğitimden ve bir de çalışılan yerden kaynaklanır. Eğer az önce ekonomik bağlamda yaptığımız çözümleme doğruysa, bir işsizin kendi günlük yaşamında kentlileşmeyi yaratamadığı sonucuna varırız.  Türkiye'de gördüğümüz şey budur. Büyük ölçüde kentlerde köylülüğünü sürdüren yığınlar var. Metro kapılarında bekleyenlerin birbirini itişlerine bakınız. Modern çağın bir başkentinde yaşayan insanların, birbirlerine tavırları böyle olmamalıdır. Bu, tabii ki kademe kademe her düzeye yansımaktadır. Öğrenciler arasında böyle, komşular arasında böyle, her yerde böyle. Özetle demek istiyorum ki, karşılaştığımız sadece bir ekonomik değişme olayı değildir. Modern kentleşme aynı zamanda insanların davranışlarında, tavırlarında bir değişiklik de gerektirir.  Buna kentlileşme diyoruz. Bu ağır aksak gitmektedir. Ülkemizde ve pek çok olumlu gelişmenin önündeki başlıca engeldir.  

 

Ekrem Özdemir: Bazı rakamlar verip, hızlı kentleşme konusunu sormak istiyorum. 1980'lerden sonra Türkiye'de hızla yükselişe geçen kentleşmeyle ilgili, Dünya Bankası'nın 2000 yılı rakamlarına göre, 132 ülke arasında kentleşme hızında 3. sırada yer alıyoruz.

 

Ruşen Keleş: Çok yüksek bir hız, doğrudur.

 

Ekrem Özdemir: Evet. 2009 yılı rakamlarına göre % 1.3 ile Lüksemburg hariç bütün Avrupa ülkelerinden daha hızlı bir nüfus artışına sahibiz. Bu kadar hızlı kentleşmemizin avantaj ve dezavantajları nelerdir?

 

Ruşen Keleş: Ben, "Kentleşme Kime, Ne Kazandırıyor?" diye bir yazı yazmıştım. Orada bu soruya cevap vermeye çalıştım. Doğrudur verilen rakam, birçok ülke arasında kentleşme hızı 3. Ve daha yüksektir. Tabi Türkiye genel nüfus artış hızı yüksek olan bir ülke. Bu, 1960'tan önce çok daha yüksekti, yıllık 3.8 civarında bir artış söz konusu idi. Alınan aile planlaması gibi önlemlerle, bir ailenin elinde olmadan çok çocuk olmasını engelleyecek birtakım yöntemlerle doğumlar azaltılmak istendi. Devlet köylerde hanımlara bu türlü yöntemlerle yardımcı olmaya çalıştı. Fakat bizim geleneklerimiz ve yaşam biçimimiz, bu yöntemlerin, dışarıdan devlet zoruyla ve telkinleriyle de olsa, uygulanmasına elverişli olmadığı için sonuç alınamadı. Devlet Planlama Teşkilatı'nın kurulduğu ilk yıllarda, aile planlaması denilen olay tamamen buna yönelikti. Nüfus yılda % 3.5 oranında artıyorsa, siz, kişi başına düşen millî gelirinizi ne kadar artırırsanız artırın, sonuç olarak kişi başına düşen ulusal gelir yükselmeyecektir. Dolayısıyla bunun üzerinde önemle durulmuştur. O yıllarda buna itiraz eden tek liderin o tarihlerde Alparslan Türkeş olduğunu anımsıyorum. "Bizim fazla nüfusa ihtiyacımız var" demiştir. Çok tartışılmıştır bu konu.  Şunu belirtmek istiyorum; Yıllık nüfus artış hızımız 3.5'ten 2.5'in altına kadar düştü, ama sizin de belirttiğiniz gibi hâlâ yüksektir. Oysa, kentleşme, yıllık nüfus artış hızından daha hızlı gitmektedir. Birisi % 2.5 ise diğeri 3.5 veya 4'e kadar çıkabiliyor. Bu kentleşme hızı içerisinde büyükşehirlerin aldığı pay, orta büyüklükteki ve küçük kentlerin aldığı paydan daha fazladır. Böylece eğriler çizerseniz, en yukarıda büyük şehirler, en hızlı gidenler onlardır. Onu genel kentleşme hızı, sonra genel nüfus, daha sonra da, kırsal alanlardaki nüfus artış hızı gelir. Bunu açık bir şekilde görürsünüz. Bu, şundan ileri geliyor: Köylerdeki ve tarımdaki koşullar, nüfusu tarımın dışına itmektedir. Bu, anlaşılır bir şeydir. Toprağı yoksa, toprağı olup da verimli bir şekilde işletemiyorsa, mekanizasyon gerekli şekilde gelişmemişse ve verimlilik hâlâ hava koşullarına bağlıysa, 21. yüzyılda hâlâ yağmur duasına çıkılabiliyorsa, elbette ki o nüfus tarımın dışına itilecektir. Burada bir şüphe yok, yok da, demin söylediğiniz gibi, acaba kentlerin sunduğu olanaklar, itilen nüfusu çekmeyi başaracak zenginlikte, bollukta mıdır? Buna evet diyemiyoruz. Hiç değil tabii. Türkiye'yi bu açıdan bir Bangladeş'le, Tanzanya veya Libya'yla, bir Afrika ülkesiyle karşılaştırmak mümkün değil. Önemli gelişmeler olmuştur, 60, 70, 80, 90'lı yıllarda. Önemli göstergelerde yükselmeler var: Sanayi sektörünün millî gelirden aldığı pay artıyor, ama bunlar demografik hareketliliği özümseyecek kadar geniş bir alan, kapasite yaratamıyor. Asıl sorun da burada.




 

Ekrem Özdemir: Hocam, şehir ve kent ayrımına değinmek istiyoruz. İkisi aynı kavramlar mı, yoksa...

 

Ruşen Keleş: Elbette ki aynı. Şehir Osmanlıca veya Farsça bir kavram, kent Türkçe. Kelime bakımından bir fark yok, şehir=kent. Bazı arkadaşlarımız, sanki farklı kavramlarmış gibi, Kent ve Şehir diye kitaplar yazdılar, farklı isimler vererek, ben karışıklığa yol açacağı için böyle bir farklılaştırmayı doğru bulmuyorum. Ama şehirle köy farklı bir şey. Şehir, tarım dışı iktisadî faaliyet türlerinin ağırlıkta olduğu yerdir. Daha doğrusu, insanların o sektörlerde iş bulmaya çalıştığı bir yer. Kimisi nüfusuna bakarak kent diyor, kimisi idarî konumuna bakarak kent diyor, kimisi de sosyal imkânlarına bakarak. Kent tanımı bizde, bu esaslar üzerindedir. Ancak kent dediğimizde, bunların dışında başka faktörleri de katmak gerekiyor. Ve büyük kentlerde imar planlarını yaparken işlenen hata, köy kültürünü olduğu gibi kente aktarmaktır. Sincan tarafında bir mezarlığa gitmem gerekti geçenlerde. Giderken Sincan, Etimesgut dolaylarını etraflıca görme olanağını buldum. Orası kentin bir parçası değil sanki. Adeta köyü getirip oraya yerleştirmişler. Bir düzensizlik, imarsızlık, plansızlık, çok da kötü bir görüntü arz ediyor. Bir batılı ülkenin başkentinin bir parçası böyle mi olmalıdır?

 

Ekrem Özdemir: Boulding, 20. yüzyıl ekonomisini, istediğin kadar üret, istediğin kadar tüket ve at şeklinde kovboy ekonomisi olarak değerlendiriyor ve ihtiyacın kadar üret, ihtiyacın kadar tüket ve geri kazan şeklindeki çember ekonomisini tavsiye ediyor. Doğal kaynakların tükenme noktasına gelmesi ile kentleşme arasında nasıl bir ilişki kurmak gerekir?

 

Ruşen Keleş: Sadece kendinin değil, gelecek kuşakların da ihtiyaç duyabileceğini düşünerek hareket eden insanların doğal kaynakları tüketme anlayışı ihtiyaç esaslı olacaktır. Tabi ki Liberalizm'in veya Kapitalizm'in varlığını sürdürmesi için, istediğin kadar tüket anlayışı gerekli. Fakat ortaya çıkan tablo hepimizin kaderini etkileyecek bir manzara arzediyor. Onun için de kentleşme ile birlikte gelen eğitim sürecinde böyle bir duyarlılığın verilmesi gerekiyor.   

 

 

Ekrem Özdemir: Kentlerde yaşanan ciddî bir soruna daha değinmek istiyoruz hocam. İşsizlik ve onun doğurduğu suç oranındaki artışlar. Bütün büyük kentlerin ortak problemi olan işsizlik ve suç oranlarındaki artışı sadece çarpık kentleşmeye bağlamak mümkün müdür? Örneğin istatistiklere göre, en çok suç işlenen bölge, en büyük kentlere sahip olan Marmara, sonra Ege, sonra da İç Anadolu. Suç oranlarının artışında işsizliğin yanı sıra aile değerlerinin azalması ve kültür çatışması gibi başka nedenleri de birlikte mi düşünmeliyiz?

 

Ruşen Keleş: Şimdi öncelikle şunu belirtmek gerekir: Nüfusun yoğun olduğu bölgelerde suç oranlarının artması son derece doğal bir olaydır. Bir de, kentleşme ile birlikte, suç oluşturan eylemlerin tanımı da değişmektedir. Köylerde veya kasabalarda insanların yapmaktan kaçındıkları şeylerle, kentlerdeki durum farklıdır. Örneğin, köyde veya kasabada bir kişinin sevgilisiyle el ele çarşıda dolaşması onun açısından sakıncalı sonuçlar doğurabilir ve toplumsal kurallar sizi cezalandırmak ister. Fakat kentlerde durum böyle midir? Biz, fakültede ders aralarında merdivenlerden zor geçebiliyoruz. Öğrencilerimize el ele, kol kola, birbirinin boynuna sarılmış olarak rastlıyoruz. Kentleşmeyle birlikte suçun kente ait tanımında da değişiklikler çıkıyor ortaya. Örneğin, banka batırmak, ihaleye fesat karıştırmak gibi. Tarımsal alanlarda olmayan, ama kentlerde ortaya çıkan suç türleri vardır. Dolayısıyla, denilebilir ki, kentleşme, beraberinde yeni olanaklar getirdiği gibi, yeni suç şekilleri de doğurmaktadır. Bununla ilgili de bir doktora tezi yapılmış bulunmaktadır: Kentleşme ve Suç (M.Arman Karasu).

 

Köyden gelen bir insan, fakir bir hayat yaşayabilir, küçük bir evde ailesiyle barınmak durumunda kalabilir. Fakat o insanın evinin karşısında lüks büyük bir ev olan insan, elbette hemen yanı başındaki bu aileye karşı kıskançlık duyguları besleyecektir. Her gün karşısında bulunan ve tanığı olduğu başkalarının yaşam koşullarına niçin kendisinin sahip olamadığını sorgulayacaktır. Bu da, o insanı suça teşvik eden bir unsur olabilir. Belediyelerin kentsel dönüşüm projelerini yaparken bu hususları dikkate almaları gerekir.


 

 

Ekrem Özdemir: Peki hocam, kent kültürüyle ilgili bir eleştiriye değinmek istiyorum. Kent hayatının insanın özgürlüklerini elinden aldığı, insanın yalnızlaştığı, birbirini tanımadan aynı apartmanlarda yaşadığımız site kültürüyle ilgili eleştiriler için neler söyleyeceksiniz? Kentleşme, özgürlüğümüzü elimizden mi alıyor?  

 

 

Ruşen Keleş: Kentleşme insanı özgürleştirir anlamına gelen bir Alman atasözü var:   Kent havası insanı özgür kılar. Doğaldır. Kentlerde yaşayan insanlar hak ve özgürlükleri diledikleri gibi ve hiçbir sınırlama olmaksızın kullansınlar anlamına gelmez bu söz. Kentlerde insanların davranışlarında denetleyici kuralların daha gevşek olduğunu anlatır. Özgürlüklerin önünde hiçbir sınır ve engel bulunmasın anlamına gelmez. Hiçbir engel kalmasın denemez. Kontrollü bir özgürlük olmalıdır kuşkusuz. Zaten bizim toplumsal değerlerimiz buna izin vermiyor. Bir de site hayatı, daha çok güvenlik endişesiyle ilgili bir çözüm yolu olarak teşvik ediliyor. Bu yüzden giriş kapısına bekçilerin konduğu sitelerin sayısı artıyor. Çünkü kentleşme sağlıklı bir süreçten geçmediği zaman, eğitim almamış, iş bulamamış ve topluma adapte olamamış birçok insan olmakta ve bunlar da kontrolsüz davranabilmektedirler. Hatta kenar mahallelerde yaşayan bu gençler, zaman zaman politik amaçlara alet olabilmektedir. Bizim mahalle kültürümüz vardır, insanların birbirini tanıdığı, birbirine selam verilerek sohbet edilen bir kültürdür bu. Bu kültürü ancak bir mahalle ortamında elde edebilirsiniz. Kent ortamında bu şansı elde edemeyen yığınla insan var ve bu insanlar apartman hayatını yaşamak zorundalar.   

 

 

Ekrem Özdemir: Sağlıklı bir süreçten geçmeden gerçekleşen kentleşmenin aşırı, çarpık, dengesiz, tek yönlü ve hızlı olması, size göre kentler arasında bir dengesizliğe yol açıyor. Büyük kentler hızla büyürken, küçük kentler geride kalıyor. Bunun önüne nasıl geçilebilir? Türkiye bu açıdan hangi konumdadır?

 

Ruşen Keleş: Bu ancak, büyük kentlerde sunulan istihdam olanaklarının diğer şehirlerde de sunulması ile başarılabilecek bir sorun.            

 

Ekrem Özdemir: Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz hocam.

 

Ruşen Keleş: Ben teşekkür ederim. 

NOT: Bu söyleşi İller Bankası'nın (İLBANK) Dergisi'nde yayınlanmnıştır.