
Şair K.'nın izinde
Gece yarısı. Erzurum-Ardahan-Kars gezimizin Ardahan durağındayız. Ardahan'dan Erzurum'a dönmek istiyoruz. Polis, Göle üzerinden gitmenin tehlikeli olacağını söylüyor. Mecbur Kars üzerinden gidiyoruz. Bir benzinliğe giriyoruz. 18-19 yaşlarında bir genç pompacı bizimle ilgileniyor. İşimiz sürerken gence Kar romanını ve Orhan Pamuk'u bilip bilmediğini soruyorum. "Bilmiyorum" diyor. "Nasıl bilmezsin? Kars"la ilgili yazılmış en meşhur kitaptır" diyerek kızıyorum. "Bizim kitapla pek işimiz olmuyor abi" diye masumca kendini savunuyor. Arkadaşlar bana gülüyorlar, pompacıya Orhan Pamuk soran kişi olarak adımın çıkacağı şimdiden belli. Umursamıyorum. O yaştaki bir gencin kitapla pek haşır neşir olmayacağını tahmin etmek güç değil. Hadi bu çocuk gençlik heveslerinden kitaba zaman bırakmıyor. Peki bu liseli genç, okul hayatı boyunca öğretmenlerinden Kar romanının adını hiç mi duymuyor? Ya da neden duymuyor? Petek Dinçöz çok lazım da Orhan Pamuk mu zararlı gençlerimize!... Üstelik Orhan Pamuk Nobel ödülü aldıktan sonra bütün dünyanın ilgisini çekmiş, Fransa"dan, Norveç'ten gazeteciler romanı merak edip Kars şehrine gelmiş, röportajlar yapmış, serhat şehrinin namını dünyaya duyurmuştu. Hayret!
Gecenin ilerleyen saatlerinde Erzurum'a iniyoruz. Beş gün kaldığımız şehirdeki durgunluk (Ramazan ve oruç faktörü) hemen göze çarpıyor. Sanki bütün şehir oruç tutuyor. Tutmayanlar ne yapıyor? Gizliyor. Gizlemek istemeyen ne yapıyor? Bir yerel gazeteci "Saat Kulesi'nin arkası masalarla dolup taşıyor" diyor sır verir gibi.

Erzurum'da bir haslet; kanaat
Hükümetin iki önemli ismi, ilçe ilçe geziyor, "Selamun aleyküm" deyip bakkala, markete, ayakkabıcıya, her yere girip esnafa hal hatır soruyor. Camide birlikte namaz kılınıyor, namaz sonrası vatandaşla dertleşme. Sonra parti teşkilatı. İki bakan yan yana esnafı gezerken çocuklardan biri dikkatimi çekiyor. Gidip bakan beyi görmek, selam vermek istiyor ama korkuyor. "Koş ön tarafa" diyorum, "bakan beyin elini öp, belki harçlık alırsın." Çekiniyor, "Olmaz" diyor. Neden? "Utanırım"
Şu 10 yaşındaki Erzurumlu çocuğun utangaçlığını, gözü tokluğunu görmek için bin kilometre gelmeye değer.
Erzurum, bir tatmin hali üzerinde, kanaat etmiş, fazla şey istemeyen bir izlenim bırakıyor bende. Devletten, yatırım ve imkân namına alabileceği pek çok şeyi almamış ya da alamamış. "Ben buyum, beni böyle kabul et" diyen gizli ve ortak bir kanaat hâkim şehirde. En meşhur yapılardan biri olan Taşhan'da, oltu taşından yapılmış, tanesi 150 liradan başlayan tespihlere bakarken, "Düşünürseniz yardımcı oluruz" türünde bir ısrarla bile karşılaşmıyoruz. Nasıl olsa satılıyor, sen almazsan başkası alacak güveni var handaki esnafta. Burası İpek Yolu üzerinde, yolcuların konaklaması için yapılmış bir han aslında. Konuştuğumuz bir polis, Erzurum insanının şehrin imkânlarını kullanmak konusunda çok kötü olduğunu söylüyor. "Bir Çifte Minare'yi bile turizme kazandırmamışlar" diyor, "şehrin aslında çok tarihî bir kimliği var. Medreseleri, camileri, kalesi, kulesi, külliyeleri, hem Selçuklu hem Osmanlı mimarisi var. Taşhan, Yakutiye Medresesi, Solakzade, Lalapaşa ve Ulu Cami gibi mekânlar değerlendirilebilir. Ama ilgi yok, yatırım sıfır. Şehrin doğru dürüst bir meydanı bile yok."
İftar sonrası, Cumhuriyet Caddesi üstünde, yol kenarına kurulmuş Semaver Çay Ocağı"nda, her seferinde kaşığı özel olarak isteyerek içtiğimiz çaylarımızı yudumlarken, yer darlığına ve çayların dolup boşalma hızına bakarak, çay ocağının müşteri sirkülasyonunu da hesaba katarak kazandığı parayı çıkarmaya çalışıyoruz. (Cem Yılmaz geliyor aklıma ve gülüyorum).

Ardahan'da bir gayret
Resmi ziyaretler için uğradığımız Ardahan daha canlı bir şehir imajı bırakıyor zihnimde. Belki de bir tek ana caddesi bulunduğu ve her şey bu cadde üzerine kurulu olduğu için. Büyümek, rüştünü ispatlamak, önemli bir şehir olduğunu göstermek isteği var sokaklarda. Biz oradayken korkunç bir yağmur başlıyor. Valinin önüne bir vatandaş çıkıyor ve evini su bastığını feryat figan söylüyor. Tabi gazetecilere gün doğuyor. Ardahan'da hastane açılışı var. Hastane personeli sıkıntılı. Uzmanımız eksik, geldik gidemiyoruz, lojman bakımsızlıktan yıkılacak türünden şikâyetler... Yeni yapılan hastanenin duvarları da yağmuru görünce damlatıyor. Duvar boyaları kötü. Bir kamu ihalesinde gördüğümüz sıkıntıların hepsi mevcut.
Çay ocağında bir gence buranın neyi meşhur diye soruyoruz. "Bal, peynir ve kaz eti" diyor. Bal pahalı (yağmur çok yağmış bu sene, az bal çıkmış), kilosu 40 liradan başlıyor. Kaz eti için Kasımda gelmek gerekiyor. Peynir istediğin yerde. Caddedeki arabalara bakıyoruz, park halindeki araçların 10'undan sadece biri yerli. Önümüzden bir cip geçiyor bu sırada.

Kars'ın Sarıkamış ilçesinde şehitlere dua ediliyor. Selim ilçesinde bir düğün salonu ayarlanmış program için. Salondaki kalabalığı seyrediyorum. Başbakan yardımcısı konuşurken, sahnenin üstündeki ışıkların yakılmasını istiyor bir gazeteci. Görevliyi çağırıp söylüyorum. Kulağıma eğiliyor; "Abi ışıklar mavi kırmızı. Bura bir düğün salonu. Onun için açmadık. Ayıp olur." Yüzünde misafirini en iyi şekilde karşılayamamanın mahcubiyeti.
Sırf bu Karslı adamın samimiyetini görmek için de bin kilometre gelmeye değer.
Bir romanın kahramanıyla tanışmak
Bu geziye başlarken en büyük hevesim Kars'ı görmekti. 6 günlük gezinin ikinci gününde, bir gece yarısı, pompacı çocuğun samimi itirafını duyduktan ancak 3 gün sonra gelebiliyoruz Şair K.'nın gezdiği sokaklara. Şehre gelmeden önce eşimi arayıp romanda adı geçen yerlerin isimlerini alıyorum. Heyetimizin valilik ziyaretinde, Kar romanına dair bazı bilgilere ulaşabiliyorum. Orada bulunan gazetecilerle hemen Orhan Pamuk ve Kar romanı üzerine sohbete dalıyorum. Şansım yaver gidiyor ve Orhan Pamuk'un şehre geldiğinde bir hafta boyunca sıkça görüştüğü ve romanda Serhat Şehir Gazetesi'nin sahibi olarak bilinen adamın oğluyla tanışıyorum. Adı Ercüment Daşdelen. Babası 5 yıl önce vefat etmiş. İki oğlu gazeteyi çıkarmaya devam ediyorlar. Tek işleri bu. Geçimlerini bu işten sağlıyorlar. "Babam valilikte özel kalem olarak uzun yıllar çalıştı" diyor Ercüment. "Protokol müdürlüğü de yaptı. Emekli olunca da gazeteyi çıkarmaya başladı." Roman yazılırken gazete bir yıllıkmış henüz. Gerçek adı Önder Gazetesi. Şehirde 12 tane yerel gazete var. Orhan Pamuk'un, aslında çok daha eski bir yerel gazete olan Hüryurt Gazetesi'yle neden görüşmediğini soruyorum. "Onlar" diyor Ercüment, "şehir merkezine biraz uzak kalıyorlar. Biz merkezdeyiz. Biraz da tesadüf olmuş." Bir kenara çekiliyoruz rahat konuşabilmek için. Hemen bir fotoğrafını çekiyorum. "Sen" diyorum, "romanda da varsın. Hani Şair K. gazeteye geliyor, baban olmadığı için seninle konuşuyor." Onaylıyor, "bir sahnede ben varım, diğerinde abim."

Orhan Pamuk'un hayalleri
O can alıcı soruya geçiyorum. "Romanda gaçtiği gibi olayları olmadan önce yazıyor musunuz?" Reddediyor, "Hayır. Tamamen Orhan Pamuk'un hayal ettiği şeyler." O zamanlar (1999 yılı) ofset baskıya geçmedikleri için gazeteyi öğleden sonra baskıya hazır etmeleri gerekiyormuş. Şehirde olan programların içeriği valilik tarafından verildiği için, geceki programı gündüzden yazıyorlarmış. "Tiraj kaç?" soruma "300-350" cevabını veriyor. "İyi mi peki bu rakam?" Kars gibi bir şehir için iyi olduğunu söylüyor. Diğer 11 gazeteyi de düşününce...

Konuşurken o rahat ben heyecanlıyım. Bir romanda geçen (üstelik Nobel ödüllü bir romancının eseri) olayla ilgili, kahramanlardan biriyle konuşuyorum. İntihar vakaları için tamamen uydurma diyor. "Yazarın hayal gücü. Şehrimizde başörtülü kızların intiharı hiç olmadı, o dönemde öyle bir şey yoktu."

Şair K.'nın roman boyunca kaldığı Karpalas Oteli'nin gerçek adının Karabağ Oteli olduğunu, başörtülü kızlarının hakkını savunan radikal İslamcı gencin lise müdürünü vurduğu Yeni Hayat Pastanesi'nin Lale Pastanesi (Dante etkisi mi desek, yazarın tutkusu mu?), Yeşilyurt Lokantası'nın ise gerçek olduğunu öğreniyorum. "Fakat lokanta daha sonra Yeşilyurt Cafe oldu. Kosmos filmindeki kahve sahneleri de orada çekildi." diyor Ercüment.


Romancının kehaneti
28 Şubat döneminde Kars'ta durum neydi? İslamcı hareket, başörtüsü davası nasıldı? "Yoktu" diyor resmî ilanlarla ayakta duran (yerel gazetelerin kaderi) Önder Gazetesi'nin sahibi Ercüment. "Ne intihar vakaları vardı, ne de radikal hareketler." Diğer gazetecilerden biri atılıyor; "O zaman yoktu, ama şimdi var. Sadece geçen yıl (2011) intihar eden kişi sayısı 20." Kars gibi nüfusu 300.000 olan bir şehir için oldukça büyük bir rakam. Peki neden? "Daha çok töre, aile baskısı gibi nedenler. Mesela dün bir adam pompalıyı boğazına sıkıp intihar etti. Ama romanın geçtiği dönemde intihar vakaları yoktu." Bu iyi mi kötü mü bilemedim. "Yazar kehanette bulunmuş sanki." dedim, "10 yıl sonrasını görmüş. Neden kızıyorsunuz ki!" Vakaların arttığını söyleyen gazeteci, "Kızmıyoruz" diyor, "reklamın kötüsü olmaz."

Konu bir şekilde Ermeni meselesine geliyor. Roman bu yüzden de biraz eleştirilmişti. Ruslar ve Ermenilerden kalma bir şehir gibi anlatılıyor diye Orhan Pamuk aleyhine yazılar yazılmıştı. Bu yüzden gözlerim her yanda taş bina arıyor. Ercüment tam tersi bir hikâye anlatıyor oysa. "Benim dedelerim Gürüm bölgesinden kaçıp gelmişler."diyor, " Bugünkü Ermenistan topraklarında yaşıyorlarmış. Evleri yağmalanmış, talan edilmiş. Oradaki Türklerin bir kısmı Azerbaycan'a, bir kısmı da Kars'a göç etmiş." Tabi Kars'taki Ermeniler de bugünkü Ermenistan topraklarına gitmişler. Konu Ermenilerden açılınca, Başbakanın "Ucube" dediği İnsanlık Anıtı isimli heykele kayıyor sohbet. "Ermeni diasporasını savunan bir heykeldi" diyor Kar romanının kahramanlarından Ercüment, "Yıkılması zaten gündemdeydi. Hatta yıkımı için ihale süreci başlamıştı. Başbakan sadece son noktayı koydu. Koyması da gerekiyordu." Eski Kars dedikleri Ebul Hasen Harakanî Cami ve çevresinin olduğu bölgeye Ermenileri yerleştirmek için villa yapma girişimleri olmuş. Harakanî Camiinin yanında yer alan ve şimdi cami olan eski kiliseyi de yeniden faaliyete geçirme niyeti varmış bu planda. Heykelin yıkılması bu planın yatması açısından önemli rol oynamış.

"Kapımıza gelenin kim olduğunu sormayın"
Harakanî şehrin en büyük velî zatı. Çok geniş bir alanda, camii, külliye ve türbesi var. Bir de yemekhane var caminin altında. Harakanî, "bizim kapımıza gelen herkese yemek ikram edilecek ve kim olduğu sorulmayacak" diye emir vermiş. Bu amaca hizmet etsin diye bir aşevi açtırmış. Bugün hâlâ bu gelenek sürdürülüyor.
Zamanım olsa, Faikbey Caddesi'ni, Kazım Karabekir Caddesi'ni, romanda Millet Tiyatrosu olarak geçen mekânı, Karabağ (romandaki adıyla Karpalas) Oteli"nin odalarını gezmek istiyorum. (Hele Orhan Pamuk'un Karabağ Otel'de İpek'e evlilik teklif ettiği odada gezinmeyi ve o sahneyi düşünmeyi çok isterdim). Fakat içimden bir his, fazla şey kaçırmadığımı, Kars şehrini Kar romanında anlatıldığı gibi kış mevsiminde gezmem gerektiğini söylüyor. Ercüment'e dönerek, "Karın lapa lapa yağışı o kadar güzel anlatılıyor ki romanda, karla şehrin bu kadar örtüştüğü başka örnek bilmiyorum" diyorum. İsti'cam Çayevi'nin bahçesinde, önümüze kurulu sinideki demlikten çaylarımızı doldururken, belediye hizmetlerinin çok geç geldiğini, verilen sözlerin tutulmadığını, (Veysel Eroğlu'nun 11:59 sözü çok meşhur olmuş), 24 saat suyun akmasına kavuşalı çok olmadığını öğreniyorum şehrin gazetecilerinden. Romanda adı bolca zikredilen Faikbey Caddesi'nin (ki şehrin en merkezî caddesiymiş) daha geçenlerde asfaltlandığını da ekliyor dostlarımız. 
Romandan (belki başarısından ziyade üzerimdeki etkisinden) dolayı şehre ilk girerken, karlı bir kış günü Orhan Pamuk'u, otobüste, aynı yoldan giderken düşünüyorum. Daha ilk binalarını görür görmez, Kar romanındaki Kars şehrinden çok farklı bir şehrin beni beklediğini anlıyorum. Bütün şehirlerde olduğu gibi Kars şehrinin girişinde de TOKİ evleri boy gösteriyor. 10 yıldır iktidarda bulunan hükümet, şehre birçok yeni bina yapmış. Yine de ara sokaklara girince Arnavut taşı döşeli yolları görünce seviniyorum. Tek tük de olsa rastladığım taş binaları görünce (nedendir bilmem) Kosmos filmindeki askerî kışlada geçen, komutanla vatandaşların diyalog sahnesi geliyor gözümün önüne. Soğuk, karanlık, kasvetli bir havanın hâkim olduğu şehir, kar sayesinde değişik bir ferahlık salıyor sakinlerinin ruhuna. Kosmos filmindeki bu sahne, Kar romanında daha iç açıcı bir iklime kavuşuyor. Şair K.'nın, hayatın bütün kederi yüzüne vururken bile, karın yağışını seyrederek rahatladığını hatırlıyorum. Bir de o pompacı gencin itirafını:
"Bizim kitapla pek işimiz olmuyor abi."