Bütün devlet memurlarının okuması gereken bir kitaptan bahsetmek istiyorum size.


 "Dokuzuncu dereceden devlet görevlisi Yakov Petroviç Golyadkin, uzun bir uykudan uyanınca esneyip, gerinerek sonunda gözlerini açtığında, sabah saat sekize gelmek üzereydi" diye başlayan romanımızın kahramanı, o Rusya'da, biz Türkiye'de, o 19. asırda, biz 21. asırda olmamıza rağmen hiç de yabancı değil. Bütün devlet memurlarındaki kompleks ve tutarsızlıklara, basitlik ve beceriksizliklere, sindirilmiş ve ezilmiş bir kimliğe sahiptir Bay Golyadkin. Roman boyunca ilerleyip, biraz düşününce, "etrafımızda ne kadar çok böyle insan var, hatta ben, sanki ondan çok mu farklıyım?" diyesi geliyor insanın. Biraz yakından tanımaya çalışalım Bay Golyadkin'i ve aramızdaki benzerliklere göz atalım.       

 

"Çift kişilikli insanlardan hoşlanmıyorum. İftiradan ve dedikodudan nefret ediyorum." (s.18) diyor memurumuz psikologuna. Kendisi herkesten daha dürüst, tutarlı, ikiyüzlü insanlara asla benzemeyen biridir ona sorarsanız. (biz de öyle değil miyiz!) Kahramanımızın modern bir insan olmanın bir gereği olarak (!) sürekli gittiği bir doktoru vardır, bu doktor aynı zamanda onun psikologudur. Çalıştığınız kurumu düşünün ve anti depresan kullanım oranını bir araştırın, bakalım kaç tane Bay Golyadkin var içimizde? Bakın psikologuna kendini nasıl anlatıyor? "Sizin de bildiğiniz gibi, küçük bir insanın ben; ama ne mutlu ki, küçük bir insanın olduğum için bunu kendine dert etmiyorum. Dahası, tam tersi Krestyan İvanoviç; gerçeği söyleyecek olursam, büyük değil de, küçük biri olduğum için kendimle gurur duyuyorum. Entrikacı biri değilim ve bununla da gurur duyuyorum." (s. 18) Aslında büyük ve önemli bir insan olmak isteyen, olamadığını kendine itiraf etmektense başkalarının düzenbazlık ve sahtekârlığından dem vurup kendi küçüklüğünü ve sıradanlığını iftihar vesilesi yapmak hangimizin tercihi değildir ki! Ah Dostoyevski, büyük adamsın gerçekten.

 

 

Günahsız olan ilk taşı atsın

"Ben hiçbir zaman makam peşinde koşmadım, hep makamlar bana teklif edildi", "Namuslu bir insan olduğum için yükselemiyorum", "İşimi düzgün yapıp hak etmeye çalışmak yerine dalkavukluk yapsam ben de şimdi nerelerde olurdum!", "Elime çok fırsatlar geçti ama ben etik davranmayı tercih ettim, o yüzden de hak etmediğim hiçbir şey istemedim", "Bu devirde adamın yoksa ağzınla kuş tutsan faydasız", "Biri elinden tutmadıkça hiçbir yere gelemezsin" vb. ahlak dersleri veren konuşmaları daima duyarız. Çoğu zaman yalan, bazen de nadiren de doğru olabilecek bu tür ifadelerin toplumumuzda yaygın hale gelmesi artık kanıksadığımız bir vakıa. Hele ki devlet dairelerinde bu şekilde konuşan insanlara sıkça rastlamak mümkün. Sürekli bir şikâyet, devamlı bir isyan. Neden? Aslında bütün bu gürültü kendi suçlarımızı, içimizdeki pislikleri, kıskançlıklarımızı, hırslarımızı dışa vurmaktan başka ne işe yarıyor ki!.. "Günahsız olan ilk taşı atsın" dendiğimizde hangimiz öne çıkabiliriz?  

 

Devam edelim. Kahramanımız, mutlu ve sağlıklı bir yaşama sahipmiş görüntüsüne rağmen, "ne var ki, ruhunun derinliklerinde henüz tam anlamıyla mutlu olmadığını kendi kendine itiraf ediyor, içinde yine de küçüklerinde siyah bir kurtçuğun varlığını, yüreğini hala kemirdiği hissediyordu." İşte metropol diye övündüğümüz büyükşehir insanının kendine bile itiraf etmekten sakındığı gerçeklerden biri daha. Dışarıdan baktığınızda, son derece huzurlu ve kendi istediği gibi bir hayat yaşadığını sandığınız insanların iç dünyalarına sızdığınızda, ne kadar huzursuz ve sıkıntılı olduklarına defalarca şahit olmuşsunuzdur. Dürüst olalım, biz de öyleyiz. Yani, oynuyoruz, oynamak zorundayız. En dürüst insanın bile yalan söylediğini bilmek acı verici ama sanırım hayatın kendisi bunu dayatıyor. Dahası, bazen "iyi ki yalanlar var, yoksa hayat ne kadar dayanılmaz olurdu" dediğimiz bile olmuyor değil. Bu yönüyle romanımızın kahramanı (hepimiz gibi) çift kişilikli bir karakteri barındırıyor ama (yine hepimiz gibi) bunu kabullenmek işine gelmiyor. Örneğin Bay Golyadkin, daireden yüksek memurların katıldığı bir partiye davetli olmadığı halde katılmaya çalışır ve yolda giderken tanıdık birine rastlar. "Kahramanımız anlatılamaz bir panik içinde şöyle düşünüyordu: "Selam versem mi seslenmesem mi? Kimliğimi gizlesem mi, gizlemesem mi? Yoksa başka biriymişim gibi, bana çok benzeyen biriymişim, ortada bir şey yokmuş gibi mi yapsam? Evet, bu ben değilim, Ben değilim, o kadar." (s. 11) Ah, bu görmek istediğimiz insanlar, nasıl da hiç beklemediğimiz anda karşımıza çıkıverirler, değil mi? Ne yapacağımızı şaşırır, bir anda konuşsam mı, yoksa yokmuş gibi mi yapsam, ya da yolumu değiştirip görmezden mi gelsem? gibi seçenekleri kafamızdan geçirir, o telaşla muhtemelen yanlış hareketi yapar, daha sonra da düşününce, yanlış yaptığımızın farkına varır, kendimize kızarız. Tıpkı Bay Golyadkin gibi: "sonra kahramanımız yanlış yaptığını anımsayınca birden yüzü ateş gibi oldu, kaşlarını çattı, aşırı bir öfkeyle kupa arabasının ön köşesine baktı. Bu bakışında düşmanlarının tümünü bir anda paramparça etme isteği vardı." (s. 11)  

 

Dünyada az mı mucize oluyor!

Kısaca hikâyemizi anlatırsak; Bay Yakov Petroviç Golyadkin bir devlet dairesinde çalışan dokuzuncu dereceden sıradan bir memurdur. Bir gün, tıpkı kendisine benzeyen, aynı isimde, aynı görüntüde ama farklı karaktere sahip biri gelir işyerine ve tam karşısındaki masada çalışmaya başlar. Önceleri bu durumu yadırgayan Bay Golyadkin, sağduyuyla karşılamaya karar verir bu garipliği, fakat adeta ikizi gibi görünen bu adam kendi hayatına girince olanlar olur ve mücadele başlar. Bay Golyadkin'in hayatı alt üst olur, mesele (bizim tabirimizle) hayat memat meselesine dönüşür ve kahramanımız dışarıda kendisine tıpatıp benzeyen adamla, içeride aslında sahip olduğu diğer kişilikle savaşmaya başlar.     

İş yerindeki yaşlı arkadaşı Anton Antonoviç'e danışır konuyu, şaşkınlık içindedir, ancak iş yerindekiler olayda rahatsızlık verici bir durum görmemektedir: "İnanın çok ilginç bir durum bu. Birisiyle her gün karşılaşırsın, yanından geçersin, yan yana oturursun, onunla konuşursun, bir şeyin farkına varmazsın... Bu olaya o kadar takmayın kafanızı. Gelip geçici durum bu. Ne olmuş ki? Uzak durun gitsin. Tanrı'nın işi bu, öyle uygun görmüş, öyle yapmış. Onun yaptığı bir şeyden şikâyetçi olmak günahtır. Besbelli, onun takdiri böyle. Size gelince Yakov Petroviç, bana sorarsanız, bunda sizin bir suçunuz, günahınız yok. Dünyada az mı mucize oluyor! Doğa anamız cömerttir. Bunu sormayacaklar size, bunun cevabını siz vermeyeceksiniz." (s. 73) Çift kişilikli insanlardan nefret eden, iyi niyetli kahramanımız gidecek yeri olmadığını öğrendiği öteki Bay Golyadkin'i evinde misafir eder, amacı hem onu tanıyıp, durumu çözmek, hem de muhtaç durumda olan benzerine yardımcı olmaktır. Oturur, sohbet ederler, içerler, sarhoş olurlar, kafası karışıktır, hayatına giren ve kendisine tıpatıp benzeyen ötekinden dolayı hakarete uğramış gibi hissetmektedir, bir yandan affetmek ister, diğer yandan onurunun zedelendiğini düşünür; "Elbette, bağışlamak ve uğranılan hakaretlerin üzerine sünger çekmek en büyük erdemdir. Ama iyi de değildir! Böyle işte! (s. 91) İyi niyetli olmak her zaman işe yaramaz, bir düşünün, pastaneye gidiyorsunuz, iki poğaça yiyorsunuz, on üç poğaça parası hesap geliyor. Çünkü öteki sizden önce gelmiş, on bir poğaça yemiş, uzaktaki bir masadan gülerek sizi seyretmektedir. Çaresiz parayı öder Bay Golyadkin. "Bir kişinin on bir börek yediği nerede görülmüş!  Eh adam kurt gibi acıkmış, yemiştir diyelim. Yediyse eh olsun, şeker bal olsun. Şaşılacak, utanacak bir şey yok bunda..." (s. 114) Daha buna benzer birçok olay geçer başından. İş yerinde o ne kadar ciddî ise, öteki o kadar yılışıktır, o ne kadar titizse öteki o kadar lakayttır, o ne kadar amirlerine karşı saygılı ve mesafeli ise öteki o kadar yapışkandır. Üstüne üstlük, bir dönem ilgilendiği, hatta evlenmeyi bile aklından geçirdiği bayanla ilgili saf niyetler beslerken öteki iftiralar atar ve suç kendisine atılır. Diğerleri yetmediği gibi temiz bir kadına kirli duygular besleyen biri durumuna düşer.        

 

Kendisi onurlu, düzgün bir hayat sürerken, öteki düzenin adamıdır anlayacağınız. Günler böyle sıkıntılı geçerken, Bay Golyadkin, Öteki Bay Golyadkin'le arasındaki farkı izah etmek ve masumiyetini ispatlamak için bütün çarelere başvurur. Önce bir üst amiri Andrey Filipoviç'e gider, lakin onun böyle şeylere ayıracak vakti yoktur. En büyük amirine (ekselansa) gider, randevu alamaz, bir fırsatını bulup dalar içeriye, aradığı imkâna kavuşmuştur. Fakat nasıl anlatmalı, nerden başlamalı derken eli ayağı birbirine dolaşır, yine başaramaz. Oturur, mektup yazar, uşağına verir, uşak gider mektubu yanlış birine verir, işler arap saçına döner iyice.     

 

 

Öteki neyi temsil ediyor?

Romana sonsöz olarak konulan bölümde Joseph Frank bazı sorular soruyor: "Bay Golyadkin'in ötekisi, bir Sovyet eleştirmenin söylediği gibi, (Golyadkin'in) ruhunun en bayağı ve en alçak niteliklerini"mi temsil eder? Ya öteki, bir başkasının iddia ettiği gibi, Golyadkin'in bir birey olarak varoluşunu tehdit eden dışsal toplumsal güçlerin sanrısal bir imgesini mi temsil eder yalnızca?" (Sonsözden, s. 217-218) Kendi açımızdan düşünelim, içimizde daima farklı bir hayatı isteyen, hatta akla hayale gelmeyecek rezillikler yapmaya hevesli, toplumsal kimliğimizi rencide edecek arzulara sahip başka biri yok mudur? Ya da yapamadığımız, engellendiğimiz, yok sayıldığımız durumlarla mücadele ederek, onlara haddini bildirmek isteyen öteki kişiye sahip değil miyiz? Hakikatte öteki, saygınlık ve bireylik gibi temel yaşama hakları elinden alınmış bir toplumsal hiyerarşi içinde mücadele eden ezilmiş kimliğimiz midir? Düşünmeye değer.

 

Bay Golyadkin'in mücadele ettiği öteki, kendisinin tersine dalavereci, sahtekâr, menfaatçi, bencil ve egoist bir karakterdir. Böyle bir kişilik karşısında Bay Golyadkin'in -en azından o haliyle- üstün gelmesi beklenemez: "Bay Golyadkin ötekisinin çevirdiği dolaplar yüzünden kendini ne kadar tehdit altında hissederse, teslim olmaya, kendini bırakmaya, kenara çekilmeye, kendini otoritelerin insafına bırakmaya ve onlardan yardım ve koruma dilemeye o kadar hazır hale gelir. Kendisinin sahiden "aşağılık, iğrenç bir paçavra"- yine de elbette "gurur sahibi, ruhu ve duyguları olan bir paçavra"- olduğunu kabul etmeye hazırdır." (Sonsözden, s. 216) Bakın kahramanımız ne kadar çaresizdir: "Bu işler böyle olmaz; sayın efendim, yüce gönüllü bayım, bu işler böyle olmaz ve başkasının adını kullanan birinin, sayın efendim, vatanına hiçbir yararı olamaz. Bunu anlıyor musunuz? Yani bunu..." (s. 175) Yapabildiği tek şey, kendi masumiyetini savunmak ve amirlerinden anlayış ve çözüm beklemektir.


 

Öteki ile yüzleşmek

Bu durumu nasıl izah etmeli? Neden ahlakını koruyarak saygın bir birey olmak mümkün olmuyor? Bu aslında yaşadığımız dünyanın bir gereği midir, yoksa modern hayatın bize dayattığı bir çelişki midir? Belli ki Dostoyevski, yaşadığı çağın bir aydını olarak Rus toplumunda büyüyen toplumsal bir yaraya işaret etmek istemektedir ki bu, insanı kendi öz kimliğinden koparan, yabancılaşmaya, öteki gibi yaşamaya mecbur eden kahredici bir düzendir. Bastırılmış duygularla yaşamak zorunda olan insan, elbette mutsuz bir hayat sürmeye mahkûmdur. Burada (aileden başlayarak) toplumun ciddî bir rolü vardır ve bu insan, giyindiği kimlikle gerçek kimliği arasında gel gitler yaşamaya mecburdur. Bu da, hepimizi sonunda bir psikologa götüren sarsıntıyı açığa çıkarır. "Golyadkin'in Öteki'si, onun kişiliğinin yüzleşmek istediği, bastırılmış yanlarını temsil eder ve öz-imge ile hakikat arasındaki- bir kişinin gerçekten olduğu şey arasındaki -bu içsel bölünme, Dostoyevski'nin, onun yazarlık nişanesi haline gelen bir karakter tipi yakaladığı ilk noktadır." (Sonsözden, sayfa 225).         

        

Yayınlandığı dönemde eleştirilir Öteki, üstad beklediği ilgiyi göremez. İki sebepten topa tutulur eser: "Biri yamalı bohçayı andırması dolayısıyla fazla taklitçi olması, diğeri ise bütünüyle anlaşılmasına izin vermeyecek kadar özgün olması" (Sonsözden, s. 220) Ama Dostoyevski ne yaptığının bilincindedir ve eserine güvenmektedir: "Onlar (eleştirmenler) sonunda Öteki'nin gerçekten ne olduğunu görecekler! Birinci sınıf bir fikri, ilk benim keşfettiğim ve benim bildirdiğim, toplumsal önemi bakımından gerçekten muhteşem bir tipi niçin bırakacakmışım ki!" (Sonsözden, s. 224)  

 

"Her insanın içinde birçok insan yaşar" der Cemil Meriç. Zamana ve şartlara göre bu insanlar ortaya çıkar. İnsanı (kendi hayatında bizzat tecrübe ederek) çift kişilikli bir varlık olarak tasarlayan Dostoyevski'nin "Öteki" romanı 1845'te (yirmi beş yaşında) yazdığı bir eser ve üstadın erken dönem romanları içinde belki de sosyo-psikolojik açıdan en önemlisi olması hasebiyle şapka çıkartılacak bir kıymet arz ediyor.  

 

Hepimizin içimizdeki Öteki ile yüzleşmesi gereken bir zaman gelebilir. Hayat bizi kendimizle, içimizdeki öteki ile hesaplaşmaya zorlamadan belki de bunu kendimiz yapmalıyız.        

 

NOT: Alıntılar aşağıdaki eserden yapılmıştır:

ÖTEKİ, DOSTOYEVSKİ, ÇEV: ERGİN ALTAY, İLETİŞİM YAYNILARI, 1. BASKI, 2007, İSTANBUL