Ahmet Ümit, Elif Şafak'ın eline su bile dökemez.
Popüler roman yazarlarını okumayı beceremeyen birisi olarak (benim gibi zavallı durumlarda olanların adına) bazı itiraflarda bulunmalıyım: Popüler olana karşı duyduğum önyargılar yüzünden çok şey kaçırdığımın farkındayım. Aslında "nedir popüler olan? Altını doldur bu ifadenin" deseniz (Tamer Abi'nin kukaları çınlasın) felsefî bir açıklama da getiremem. Herkesin ilgi gösterdiği şeye popüler diyorum ben. Aslında bazılarının karakteri böyledir, lisede herkesin ilgi gösterdiği kızdan nefret eder, uzak dururlar, kitaplarının arasında Tom Cruise'un karpostallarını saklayıp, "Bir gün böyle yakışıklı bir kocam olur mu acaba?" diye hayal kuran kızlara inat, yıllarca Tom Cruise'dan nefret etmiş birisi duruyor karşınızda. Bu tiplerin son derece tutarsız, çelişkili davranışları vardır. Mesela ben, "kıyı bucak kaçıran ben ruhumu"
Alev Alatlı, Schrödinger'in Kedisi'ni ilk çıkardığı günler... Bir rüzgâr gibi esiyor hazret. Okuyan çarpılıyor kadına, herkesin dilinde Alatlı. Nefret ettim ve tam bir yıla yakın (canım ne kadar çekse de) kitabı almadım. Sorsanız hiçbir fikrim yok önyargılarım dışında. Okudun mu? Yok. Dinledin mi? Yok, şöyle bir baktım televizyonda. Peki derdin ne? Bilmem, ısınamadım bir türlü.
Sonunda gidip (hem de kitabın aslına o kadar paraya değmez diye düşünerek korsanını) aldım tezgâhtan. Kitabın sayfalarını çevirirken tek bir amacım var, herkesin ballandıra ballandıra anlattığı romanı okuyup, "Bu muydu övdüğünüz kitap?" diye haykırmak!... Okumaya başladıkça ne oldu, biliyor musunuz? Kadın aldı eline çekici, benim kafaya vura vura hakkındaki önyargılarımı yıkıverdi. Şaşırdım kaldım, itiraf ediyorum, fena yanılmıştım. Şimdi eşim ve ben, "Gogol'ün İzinde" serisinin sonuncusunu merakla bekliyoruz.
Ahmet Ümit de benim aynı kaygılarla yanaşmadığım, okumaya heves etmediğim yazarlardan biriydi. Şimdiye kadar direnmeyi de başarmıştım ama Mevlâna üzerine akademik çalışma yaptığımı öğrenen kişilerin, Elif Şafak'ın Aşk romanı ile başlayan "Şunu okudun mu?" serisinde ısrarla yer almayınca başlayınca, çaresiz aldım elime Bab-ı Esrar'ı. Bu sefer hazırlıklıyım, romanı ve yazarını küçümseyerek okumuyorum. Son derece ciddî bir edayla, biraz da imrenerek akıyorum sayfaların arasında. Fakat, bu sefer Ahmet Ümit beni yanılttı. O, Sevin Okyay'ın Cinayet Masası'nda dinlediğimiz, Nuriye Akman'ın programında "Mevlana furyası varsa ben başlattım" diyen o iddialı adam bu muydu?
Biraz araştırma yaptım okuduktan sonra, (bana Google Ekrem diyen Murat Erol'un da kulakları çınlasın), röportajlarını okudum, izledim. Ben mi kitabı anlamadım, yoksa bu insanlarda mı bir acayiplik var demekten kendimi alamadım.
En iyi ihtimalle bir lise öğrencisine hitap edebilecek düzeyde bir kurguyla örülmüş olan romanın konusu çok kısa olarak şöyle: Karen Kimya Greenwood, uluslar arası bir sigorta şirketi adına, şirketinin müşterisi olan İkonion Turizm'e ait bir otelde meydana gelen yangın olayını incelemek için Konya'ya gelir. Annesi yıllar önce turistik amaçla Konya'ya gelmiş, burada bir dervişe âşık olup onunla evlenmiştir. Sonraları İngiltere'de devam ede giden hayatları babalarının bir gün evi terk edip gitmesiyle bir anda alt üst olur. Yıllar sonra Konya'ya iş için gelen Karen için Konya sadece iş amaçlı bir gezi mekânı değil, hatıralarla dolu bir esrar perdesidir aynı zamanda. Zaten romanın adı da "Sırlar Kapısı" anlamına geliyor. Hoş ben bu romana neden bu isim verildi, halen anlamakta zorlanıyorum. Romanda ne sır var, ne de kapı. Hiç değilse Mevlâna ve Mevlevîliğe dair bilgiler biraz doyurucu olsaydı da, insaf edip vicdanımızı dinleseydik! Az önce bahsettiğimiz lise öğrencisine verilmiş bir ev ödevi için gerekli genel bilgilerden öteye geçemiyor yazılanlar. Hoş yazarımız, "ben kimseyi tasavvuf konusunda bilgilendirmiyorum" (hatırlarsanız aynı mazereti Elif Şafak da söylemişti, söylem değişmiyor yani) diyor ama ikazın ayağı öyle değil. Bilmiyorsan yazmayacaksın güzel kardeşim, yazmak mı istiyorsun o halde bir yazarın vicdanına, kalemine, etiğine yakışan neyse o şekilde araştırıp yazacaksın. Tasavvuf "illâ edep", illâ edep sayın yazar.

Batı düşüncesi ile doğu düşüncesini kıyaslamayı amaç edinen yazarımızın Türkler'den nefret eden İngiliz bir kadının rüyalarına giren Şems-i Tebrizî'nin söyledikleriyle fikirlerinde meydana gelen değişikliği izlerken gülümsemeden edemiyorsunuz. Çünkü o bildik senaryo, (işte ben buna popüler kültür derim) "Aslında biz sizin sandığınız gibi değiliz, İslam da size anlatıldığı ya ad sizin anlamak istediğiniz gibi değil. Zaten Mevlâna ve Şems de, dinler üstü hümanizmasıyla bunu hem bize hem size de ispatlıyor" mantığını çok rahat okuyabildiğiniz romanla ilgili yazar, yaptığı araştırmaları anlatıyor bir röportajında. Konya'yı gezmiş, dolaşmış, yetkililerden bilgiler toplamış. Fakat şu kesin Mevlâna ve şems hakkında yazmak isteyen bir yazar olarak, ne İstanbul'da, ne de Konya'da Mevleviliği bugünkü anlamıyla temsil eden hiçbir ehil adamla görüşmemiş. Bunu söylerken bir Tuğrul İnançer'den, bir Ahmet Özhan'dan bahsediyorum. Belki de görüştü ama fikirleri hoşuna gitmediği için yer vermedi, bilemiyoruz. Ama Bab-ı Esrar'da varolan Mevlâna ve Şems karakterlerini hangi Mevlevî dervişine sorarsanız sorun, üstadına haksızlık yapıldığını söyleyecektir. Bakın, son zamanlarda çıkan çin daması diye bir kitap var. Yazarı; Simon Lewis. Yazari Çinli değil ama Çin daması diye bir gerilim romanı yazıyor. Bu romanı yazabilmek için 4 yıl Çin'de kalıyor. Romana konu olacak mekânları, kişileri, yaptıkları işleri yerinde görüyor, inceliyor ve dönüp yazıyor. Biz, kendi ülkemizde, kendi kültürümüzü yazarken bile buna ihtiyaç duymayan yazarlarla idare ediyoruz.

Bunları neye dayanarak söylüyorum? Efendim, neden Mevlâna'yı İslam dairesi dışında, Hz. Muhammed'den bağımsız, dinler üstü bir makama yerleştirme zorunluluğu duyuyoruz ki, anlamadım gitti. Şimdi Şems, dört kapıdan (şeriat-tarikat-hakikat-marifet), hiçbir inanca mensup olmadan, İslam tasavvufunun hiçbir ritüeline uymadan, sadece kalbinin temizliğiyle ulaşıyor, öyle mi? Dante'yi anlatırken Avrupalı Hristiyan kimliğine vurgu yapmaktan utanmıyor, Dostoyevski'yi anlatırken bir Rus, Ortodoks kimliğine vurgu yapmak gücüne gitmiyor da, neden Mevlâna'dan bahsederken onu İslam'la yan yana zikretmek zorumuza gidiyor, anlamak mümkün değil. Zaten Mevlâna'yı İslam kimliğinden soyutlamak için oryantalistler iki asırdır uğraşıp duruyor, yetmedi bir de yerli yazarlarımız mı bu gayeye hizmet edecek? Hem Elif Şafak'ın, hem de Ahmet Ümit'in Mevlâna üzerine yazamadan önce taradıkları kaynaklara bir göz atınca, neden böyle bir sonuç çıktığını anlayabiliyorsunuz zaten. Arkadaş, Meliha Ülker Anbarcıoğlu'nu okuyorsun da, bir de Ahmet Avni konuk'a bak ne olur, Gölpınarlı'yı okuyorsun da, bir de Tahirü'l-Mevlevî'ye göz atsan ne olur? Coleman Barks'ı okumana bir şey demiyoruz ama madem bu işi yapacaksın, bir de Füruzanfer'e baksana! İlla ki Batılı ya da o düşüncedeki yerli yazarları okuyarak mı anlatılacak bu Mevlâna?
Kitabın dili, üslubu ve anlatım tarzına değinirken Elif Şafak'ın Aşk romanıyla kıyaslamayı düşünüyorum, çünkü Ahmet Ümit Elif Şafak için "mıy mıy yazıyor" diyor bir röportajında. Ben her iki kitabı da okumuş birisi olarak şunu söyleyebilirim; diğer kitaplarını bilmem (önyargılarımla hareket edip haksızlık etmiyorum), ama "Bâb-ı Esrar"la "Aşk" kitabını yan yana koyarsak, Ahmet Ümit Elif Şafak'ın eline su bile dökemez. Hem kurgusu, hem işleniş biçimi, hem de dilin akıcılığı anlamında Aşk çok daha zevkli, çok daha keyif verici bir eser. Her iki yazarımıza bizi, bize, yabancıların bakış açısıyla anlatma yolunda başarılar dilemekten başka ne gelir elden!...