Kudüs’e hükmeden dünyaya hükmeder...

Kudüs Bizim neyimiz Olur?
Ekrem Özdemir
“Bütün tarihçilerin üzerinde anlaştığı bir konudur.” diyor tarih filozofu Şahin Uçar: “İnsanlığın kaderini etkileyen üç önemli şehir vardır; Roma, İstanbul ve Kudüs.” 20. asrın tecrübesinden yola çıkarak biz bu sözü şöyle genelleyebiliriz: Kudüs’e hükmeden dünyaya hükmeder.
Dışişleri Bakanlığının 24/3/1949 tarihli ve 35970/115 sayılı yazısı üzerine, Bakanlar Kurulu’nun 24/3/1949 tarihli toplantısında aldığı kararın 1 Nisan 1949 tarihinde Resmî Gazete’de yayınlanmasıyla birlikte Türkiye, İsrail’i tanıyan 44. ülke olmuş ama İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke olarak tarihe geçmiştir. Hâl böyleyken neden İsrail’in Filistinlilere yönelik katliamlarına en sert tepkiler Türkiye’den gelmektedir? Türkler, diplomatik ilişki başlatmak için bu kadar hızlı davrandıkları bir devlete el’ân neden böylesine bir öfke duymaktadır? Mesele Filistin midir, Kudüs müdür, vadedilmiş topraklara yönelik İsrail’in Siyonist hazırlıkları mıdır?
Tarihî Arka Plan
Türkler, Anadolu’nun kapılarını İslam’a açtıkları sene (1071), Atsız Bey komutasında girerler “Emanet şehir” olarak gördükleri Kudüs’e. Fatımîleri şehirden uzaklaştıran Atsız Bey, Selçuklu Sultanı Alparslan adına hutbe okutarak şehirde yeni bir dönemin kapılarını açar. Mescid-i Aksa ve çevresindeki dinî yapılar korunur, tamir ve bakım faaliyetleri yürütülür. Medrese geleneğinin kök salması bu dönemde başlar, Nizamiye Medreselerinin etkileri Kudüs’e kadar uzanır. Dinî topluluklar (Hristiyanlar ve Yahudiler) gözetilir, hoşgörülü bir tavır sergilenir. Bir başlangıç ve zemin hazırlama evresidir bu. Ta ki Papa II. Urbanus’un çağrısıyla bir araya gelen haçlı ordusu, üç yıllık bir yolculuktan sonra Kudüs’e girene kadar şehir, Türklerle Fatımîler arasında gidip gelir.
7 Haziran 1099. Haçlılar, “Sevinç Tepesi” adını verdikleri yükseltiden Kudüs'e baktıklarında, Kudüs hâlâ bir Sultan'ın hakimiyetindedir. Üç yıllık uzun bir yolculuğun ardından Kudüs'e “Sevinç Tepesi”nden bakan Hristiyanlar ise özlemini duydukları, uğruna yollara düştükleri bu şehri en kısa zamanda, kendilerinden bir kralın emri altında görmek istemektedir. Bu istekleri ise sadece bir ay sonra gerçek olacaktır.
“Tanrı Böyle İstiyor”
Haçlı ordusu Kudüs’e girmeden neredeyse beş yüz sene önce ise Müslümanların ilk kıblesinin şehrine Hz. Ömer’in ordusu ayak basmıştır. Fakat Haçlılar Kudüs'e beş yüz sene önceki gibi hoşgörüyle girmeyi tercih etmezler. Altın yağmacılığını ve barbarlığı tercih ederler. “Ömer Ahitnamesi” olarak bilinen meşhur metin sayesinde, beş yüz sene önce Müslüman, Hristiyan ve Yahudilerin birlikte yaşayabileceği bir şehir var olmaya başlarken şimdi yıllarca sürecek savaşın en kanlılarından biri kalın ve gösterişli surların yıkılmasıyla birlikte sona ermektedir. O gün şehirden canlı olarak sadece kendilerini bir hisarda savunan ve anlaşma yoluyla Kudüs'ü terk eden Vali Bey ve çevresindekiler çıkabilir. Ve böylece neredeyse yüzyıl sürecek Kudüs Krallığının da temelleri atılmış olur.
Ridley Scott'ın 2005 yılında vizyona giren filmi “Cennetin Krallığı”, Kudüs'ün krallık günlerinin son demlerinin öyküsüdür. Kudüs'e gitmenin, İtalyanca konuşulan bir limandan geçerek, başka bir dilin konuşulduğu yere gitmekle aynı olduğu günlerde başlar bu anlatı. Kahramanımız Balian, henüz yola çıkmadan, babasına şu soruyu sorar: “Kudüs'te günahlarımdan arınabileceğim doğru mu? Karımın günahları da silinebilir mi? Bu doğru mu?”
Balian'ın bu sorusu o zamanlar Avrupa'nın dört bir köşesinden Kudüs önlerine yığılan binlerce kişinin aklında olan sorudur. Binlerce kişi güzel Kudüs'ün önlerine belki de günahlarından arınabilecekleri umuduyla gelmektedir. O zamanlar Doğu, Avrupalılar için hem bir kaçışın hem de fırsatların merkezidir. “Tanrı böyle istiyor!” nidalarıyla yollara düşen Haçlılar, İtalyanca konuşulan Messina Limanı’ndan hiç bilmedikleri dillerin konuşulduğu Kudüs'e gidecek gemileri beklerler. Amaçları, Cennetin Krallığını görmektir. “Şimdiye kadar görülmemiş, daha iyi bir dünya. Bir vicdan krallığı. Bir Cennet Krallığı.” der Balian’ın babası. Tanrı’yı, Tanrının krallığını, İsa’yı ve yeniden dirilişi anlamak isteyen her Hristiyan’ın kutsal mekânı olan Kudüs’e Dostoyevski’nin nihilist Rus karakteri Stavrogin de gider, Kazancakis’in Giritli Kosmas karakteri de. Kazancakis, kahramanlarını göndermekle kalmaz, kendi de gider gençliğinde. “Günaha Son çağrı” romanındaki üsluptan bunu rahatlıkla anlayabilirsiniz.
Kudüs'e ulaşan Balian, şehre ulaşır ulaşmaz ilk olarak Hz. İsa'nın çarmıha gerildiği tepeyi bulur ve karısının hatırası olan kolyeyi kutsal topraklara gömer. Yeni tanıştığı tapınak şövalyelerinin lideri Tiberius'tan şu sözleri işitir.
“Ben Kudüs'e bütün hayatımı verdim. Her şeyimi! Önceleri, Tanrı için savaştığımızı sanıyordum, sonra farkına vardım ki, servet ve toprak için savaşıyorduk. Utanmıştım.”
Kudüs yüzyıllık haçlı hakimiyetinin sonlarına doğru yaklaşmıştır. 1187 yılındayız. Hristiyanlar için “Cennetin Krallığı” sona ermektedir. Haçlı ruhuna son vererek şehri teslim alan İslam kumandanı Selahaddin Eyyubi’ye “Kudüs’ün değeri ne?” diye sorar Balian. Önce “Hiçbir şey” der Selahaddin, arkasını dönüp gider. Birkaç adım uzaklaştıktan sonra döner ve şöyle der: “Her şey.” Kudüs, her şeydir. Sahip olmak için insanların her şeyini feda ettiği bir şehir olan Kudüs, 1187 yılından 20. yüzyılın başına kadar, yedi asır boyunca İslam sancağı altında yaşar.
30 Aralık 1516, Büyük Türk padişahı Yavuz Sultan Selim’in, Kudüs’e Türk sancağını tekrar astığı tarihtir. Selçuklu Devletinin hazırladığı zemini inşa eden Osmanlı, büyük ölçekli vakıflar kurarak şehri imar eder. Bu dönemde kurulan en büyük vakıflardan biri, saray entrikacısı olarak dünyaya takdim ettiğimiz Haseki Hürrem Sultan adına kurulan vakıftır. İmarethaneler, hamamlar, su yolları ve misafirhaneler kuran bu vakıflar, şehrin imarında büyük rol oynar. Selçukludan devralınan vakıf kültürü, bir sosyal devlet mekanizmasına dönüşür. Kanuni Sultan Süleyman tarafından yeniden inşa edilen Kudüs surları, 4 km. uzunluğunda, 12 metre yüksekliğinde, 2.5 metre genişliğindedir ve 7 ana kapıdan oluşur.
“Ve Kudüs’ü Terk Ettiğin O İkindi”
2 Kasım 1917. Bu tarih, Kudüs’ün modern tarihinde bir dönüm noktasıdır. 20. yüzyıl başlarken, yüzlerce yıldır olduğu gibi Müslüman egemenliğinin ve İslam kültürünün devam ettiği bir şehir olan Kudüs’te, asırlardır süregelen huzur iklimi kesintiye uğrayacaktır... Tıpkı komşusu olan birçok kadim Ortadoğu şehri gibi Kudüs de kader çizgisindeki değişimi yine yaşamaktadır...
Dört asır, Osmanlı Devleti hakimiyetinde kalan Kudüs için 2 Kasım 1917 tarihi kader çizgisindeki bu kritik değişimin en önemli günlerinden biri olacaktır... Bu tarihte İngiltere Balfor Deklarasyonu'nu yayınlar ve ardından 11 Aralık'ta da askeri güçleriyle Kudüs'e ayak basar. Böylece sadece Haçlı işgaliyle kesintiye uğrayan 1200 yıllık Müslüman yönetim de değişir. Sezai Karakoç, şöyle anlatır bu tarihi:
“Ve Kudüs’ü terk ettiğin o ikindi
Birinci Cihan Harbi günü vakti
Kan sızdırıyor kaburga kemikleri
Karlı dağlardan indirdiğin atların
Bir evde perdeyi indiriyor bir kadın
Mahşerin perdesini kıyametin perdesini
Ağlıyor yere inen saçları
Göğü yırtan kefen beyaz elleri”
Bir devir bitmiştir artık. İmgelerle konuşacak olursak; “Zamanın rüzgâr gibi esen zehiriyle”, “yatırlar patır patır kaçıyor”, “Kaçıyorlar Lût şehrinden kaçıyor gibi”, “Artık ne Zekeriya ve ne İsa var”, “Ve ne de Miraçtan bir iz.” Kudüs artık yeniden dirilmeyi bekleyen bir cesettir.
Hangi İnsan Hakları?
1917’de Kudüs’ü işgal eden ve üç yıl süren İngiliz askeri yönetimi 1920'de “San Romeo Konferansı”nda alınan kararlarla yerini İngiliz sivil yönetimine bırakır ve böylece 1948'de İsrail devletinin kurulmasına kadar sürecek olan İngiliz manda yönetimi başlar. Birinci Cihan Harbi, Osmanlı’nın kadim şehir Kudüs’ten elini çekmek zorunda kaldığı savaşın da adıdır. Yalnızca Kudüs’ten mi? Binbir Gece masallarının şehri Bağdat, o gizemli şehir Şam, yeşilin, suyun ve güneşin şehri Bosna, kutsal toprakların ilahi emanetleri Mekke ve Medine. Tüm bu şehirlerin himayesiz kalıp savrulmasının adıdır Birinci Cihan Harbi. Odur budur Kudüs, kan ve gözyaşı ile yoğrulan, suların bir türlü durulmak bilmediği bir şehirdir. Suların bulana bulana aktığı, Cennetin Krallığını özleyen haçlı ruhu ile Yehovanın Krallığını bekleyen Siyonist ruhu arasında gidip gelmektedir. “Tanrıyı Kıyamete Zorlamak” isteyen bu ruhların kurbanı da herkesten önce o toprakları vatan edinmiş olan Filistinliler olmaktadır. Kudüs’ün ilk yerleşimcileri Yebusîlerin çocukları olan ve Mescid-i Aksa’yı evleri gibi sahiplenen Filistinliler… Peygamber emaneti gözüyle baktığı şehirde, dört asır boyunca İslam’ın kılıcı olan Türk ordusu, kahraman mazisini gözyaşları içinde bırakarak, usul usul kutsal topraklardan şimdilik çekilmek zorunda kalmıştır.
"Yüreğimin yarısı Mekke’dir, geri kalanı da Medine’dir. Üstünde bir tül gibi Kudüs vardır.” diyen Kudüs şairi Nuri Pakdil’in ömrü boyunca herkesin dikkatini çekmek istediği kutsal şehir, 2023’te başlayan Gazze işgaliyle yeniden bir savaşın eşiğine gelir. Bozulmuş yeminlerin bayrakları altında kurulan ve kendinden başka kimseye hayat hakkı tanımayan İsrail, 1948’den beri kademeli olarak sürdürdüğü katliamlara bir yenisini eklemektedir. 70 bine yakın ölünün sorumlusu İsrail, 140 bine yakın yaralının beddualarındadır. Aç bırakılan yüzbinlerce insanı ölüme mahkûm eden, iktidarının meşruiyetini ürettiği rızanın imalatına bağlayan bir devlet. “İnsan hakları dediğiniz şey, bir Yahudinin dünyanın herhangi bir yerinde rahatça yaşama hakkı demektir.” diyen İsmet Özel’i haklı çıkarırcasına, tüm dünyanın zehirli bir suskunlukla seyrettiği İsrail. Gazze’de meydana gelen ve hiçbir hukuk tanımayan bu işgal, Kudüs tarihinde yeni bir sayfa açmaktadır. Çünkü işgalci İsrail’in amacı, Kudüs’te kurmayı düşündüğü Tanrısal krallığın zeminini hazırlamaktır. Tanrıyı kıyamete zorlayan bir krallık.
Tüm bunlar cereyan ederken, “Atalarının yaptığı ihanetin, sattıkları toprakların bedelini ödüyorlar” diyerek Filistinlileri yalnızlığa mahkûm etmek isteyen manipülatif sloganlar, “Kudüs bizin neyimiz olur?” sorusuna cevap verme zorunluluğu doğurmuştur. Ama öncesinde bir şehir olarak Kudüs’ün ruhu üzerine düşünmekte fayda vardır.
Tarihin İzinde
Kudüs, Musevilik, Hristiyanlık ve İslamiyet gibi üç büyük semavi dinin kutsal şehri olmuş ve tarih boyunca büyük istilalara uğrayarak (Asur, Babil, Büyük İskender, Pers, Roma, Selçuklu, Osmanlı vb.) birçok devletin hâkimiyetine girmiş, birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Kudüs’ün tarihi, M.Ö. 3500’lere yani Bronz çağına kadar geri gitmektedir. Bu uzun tarihi seyir içerisinde sayısız istilalar sonucu buraya hâkim olan milletlerin siyasî, sosyal ve kültürel etkileri ile şehir birçok adlar almıştır. Bronz çağının başlangıç devrelerinde önce Yebusîler (bugünkü Filistinlerin ataları) sonrasında Kenaniler tarafından inşa edilen Kudüs, bu dönemin en büyük Tanrısı olarak kabul edilen “Salem” adına bir tapınak yapıldığı için “Salem” ismi ile anılmaya başlanmıştır. Hz. Davud’un şehri fethetmesine kadar “Siyon” olarak adlandırılan Kudüs fetihten sonra “Ir Davut” yani “Davud’un şehri” olarak kalır. Hem kral hem Peygamber olan Hz. Süleyman, 40 yıl Kudüs’ü yöneten Hz. Davut’un ardından yönetime geçer ve 39 yıl, kral peygamber olarak Kudüs’ü yönetir. Kıblesi Kâbe’ye bakan bir mescit inşa eden Hz. Süleyman’ın yaptırdığı bu mabede “Beyt-i Makdis” adı verilir. Defalarca inşa edilip defalarca yıkılan mescit, bugün Süleyman mabedi olarak bilinen tapınağın ilk halidir.
İmparator Adriyanus M.S. 130 yılında Bar Kohba'nın çıkardığı isyanı bastırdıktan sonra bütün Yahudileri şehirden uzaklaştırarak şehri bir Roma kolonisi şeklinde yeniden inşa eder. Şehir onun ismine izafeten “Elia Kapitolia” ismini alır. Şehir yaklaşık iki yüzyıl kadar Elia (Iliya) olarak kalır. Iliya, “zamanın şerefli ismi” anlamına geliyordu ve Müslümanlar tarafından da ‘Kutsal Şehir’ anlamında İslam fethine kadar bu isim kullanıldı. Bütün bunların yanında hahamlar, Kitab-ı Mukaddes’te Kudüs’ün 70 değişik ismini saymışlardır.
İslami dönemin başlangıcında şehrin ismi, “Iliya”, “Medinetü Beyti’l Mukaddes” ve “Tapınak Şehri” şeklinde geçmekteydi. Pratikte “Iliya” ya da “Beytü’l Makdis” kullanılıyordu. Iliya bir Roma ismi olmasına rağmen Müslüman tarihçiler yaptıkları yorumlarla bu ismin aslında Peygamber İlyas’a dayandığını ve “Eliyah’ın Evi” ya da “Allah’ın Evi” anlamlarına geldiği şeklinde yorumlarda bulundular. Mukaddes Eve delalet eden bu isim, daha sonraları Mukaddes’e, kutsal olana işaret eden “el-Kuds” gibi yalın bir şekle dönüşecektir.
Kutsalın Gölgesi
Üç bin yıllık bir şehirden bahsediyorsak bilmeliyiz ki zaman burada modern şehirlerde aktığı gibi akmaz. Zamanın akışını yavaşlatan hatta belli mekânlarda durduran yollar, kemerler, surlar, kubbeler vardır Kudüs’te. Örneğin, yaklaşık 2600 yıllık Davut peygamberin yaptırmış olduğu duvar. Ya da Hz. Süleyman’ın Allah’ın emri ile inşa ettirdiği mabetten geriye kalanlar. Emevi halifesi Abdülmelik’in inşa ettirdiği Kubbetüssahra ve muhteşem Süleyman döneminde şehrin etrafına yapılan Osmanlı surları. Sadece Kanunî Sultan Süleyman’ın, Kudüs’te 36 imarete imza attığını kaç kişi bilir? İşte böyle bir atmosfer, birbirinden farklı medeniyetleri ve zamanları tek bir zaman diliminde, tek bir an içinde birleştiriverir.
Kendinizi bir anlığına da olsa Kudüs sokaklarında hayal edin. Tartışmalı bir tanımlama olsa da kullanalım, bir Ortadoğu yazında, akşamüstü, kadim Kudüs sokaklarında yürümektesiniz. İşte hemen solunuzda “Davut Duvarı.” Allah’ın seçilmiş peygamberi Hazret-i Davud, Kudüs’te 40 yıl hükümdarlık yapmıştır. Ömrü savaşlarla geçen bu peygamber aynı zamanda muazzam bir sese sahip ince ruhlu bir sanatçıdır. Dikkat kesilin lütfen, duvarlarda Davudî bir seda yankılanmaktadır. Yürüyüşümüzü sürdürdüğümüzde Süleyman mabedi görünür. İşte bu da Batılıların Kral, bizim peygamber dediğimiz Hz. Süleyman’ın ilahi emir üzerine yaptırdığı tapınak. Hani Yunus Emre’mizin “kuşdili bilir” dediği peygamber. Emrindeki beşerî güçlerin yanı sıra cinler ve bitkiler, hayvanlar ve rüzgârlar, tüm doğa güçlerine de hükümdar olan masalsı peygamber. Süleyman mabedinin atmosferine girdiğinizde “Binbir Gece” masallarının gizemli ve tekinsiz dünyası sizi içine alıverir.
Az daha yürüyün! İşte karşınızda Hristiyanların kutsal Kabir Kilisesi. Hz. İsa son yemeğini Kudüs’te yemiş ve rivayetlere göre havarilerinden hain Judas onu ihbar etmiştir. Kudüs’teki Roma Lejyonunun komutanının emriyle işkenceler içinde sırtına yüklenen çarmıh ile Golgota tepesini tırmanır. Yunan yazar Nikos Kazancakis’in “Günaha Son Çağrı” romanında, Amerikalı oyuncu ve yönetmen Mel Gibson’ın “Tutku; Hz. İsa’nın Çilesi” filminde anlattığı o muhteşem tepe. Kabir kilisesi işte bu tepenin olduğu yerde daha sonra inşa edilmiştir. Hristiyanlar için burası Hacc alanıdır. Kulağınızı taş döşeli yollara, duvarlara iyice verin. Romalı komutan Platus’un “Bu adamın kanından ben sorumlu değilim” diye haykırışını duyar gibi olursunuz.
Ve işte Mescid-i Aksa. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in Miraç gecesi Mekke’den gelerek göğe yükseldiği, çevresi bizzat Allah tarafından mübarek kılınan mekân. Burada, gece yürüyüşü anlamına gelen “İsra” suresinde anlatılan o müthiş göksel yolculuğa adeta tanıklık edersiniz. Tam tamına şöyle anlatılır: “Bir gece, kendisine bazı delillerimizi gösterelim diye kulu Muhammed’i, Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren O zâtın şanı ne yücedir!” Dört büyük melekten Cebrail ile birlikte yaptığı gece yolculuğuyla Kudüs’e gelen Hz. Peygamber buradan göklerdeki Kudüs’e çıkmış, âlemleri birer birer geçerek Sidre-i Münteha denilen mevkiye ulaşmıştır. Tam burada, Mescid-i Aksa’da, kutsalın gölgesinde duralım. Şöyle çevremize bir bakınıp bulduğumuz en yakın taşın üzerine oturup tefekküre dalalım. Hz. Peygamber Burak isimli bineğinin üzerinde geliyor, hemen yanında Hz. Cebrail ona refakat ediyor. Şimdi de O’nu karşılayanlara bir göz atın. Önde Hz. İbrahim, hemen ardında Hz. Musa, yanında Hz. İsa. Bu topluluk hep birlikte namaz kılıyorlar. Peygamberimiz onlara imamlık yapıyor. Kudüs, bize Allah Rasulü’nün, O’nun getirdiği İslam dininin emanetidir.
İnsanlar gibi şehirlerin de ruhları vardır. Şehirlerin ruhları taşıdıkları isimlerde saklıdır. Yer adları bir yönüyle üzerinde barındırdıkları kültür ve medeniyetlerin bir ifadesidir. Bir şehir tarih içinde uğradığı istilalar sonucu birçok farklı kültür ve medeniyetin dili ile tanımlansa bile bazen mana olarak önemli farklılıklar arz etmez. Böylesi şehirlere verilebilecek en güzel örneklerden biri kuşkusuz Kudüs’tür. Mekke ve Medine ile birlikte İslam’ın üç kutsal şehrinden biri kabul edilen Kudüs hem Kur’anî referanslar hem de İslam düşüncesindeki metafizik anlamlarıyla özel bir konuma sahiptir.
Teolojik Anlam: Kutsal Mekân ve Tevhid Bilinci
İslam teolojisinde Kudüs, “Beytü’l-Makdis” veya “el-Kuds” olarak anılır. Bu isimlendirme, şehrin inanç temelli kutsallığını ve arınmışlık vasfını vurgular. Tarihsel açıdan Kudüs’ün önemi, yalnızca Hz. Muhammed (sav) dönemine indirgenmez; aksine Hz. İbrahim’den başlayarak birçok peygamberin bu şehirle ilişkilendirilmesi üzerinden okunur. Hz. Davud, Hz. Musa, Hz. Süleyman, Hz. Zekeriya, Hz. Yahya ve Hz. İsa gibi peygamberlerin Kudüs ve çevresinde yaşamış olmaları, şehri vahiy tarihinin merkezlerinden biri hâline getirmiştir. Büyük İslam âlimi Mevlâna’nın “Bir şehri şehir yapan, o şehrin büyükleridir.” sözünün, yeryüzünde en geçerli olduğu şehirlerden biridir Kudüs. Bu bağlamda şehir, İslam düşüncesinde “tevhid tarihinin mekânsal hafızası” olarak değerlendirilebilir. Farklı zamanlarda gönderilen ilahî mesajların kesintisizliğini, tevhîd inancının sürekliliğini simgeleyen Kudüs, önceki peygamberleri ve kitapları iman esaslarının bir parçası olarak kabul eden İslam inancında Kudüs’ün kutsallığı, bu teolojik sürekliliğin doğal bir sonucudur.
İslam teolojisinde mekân, kendisinden ziyade Allah’ın orada tecelli eden iradesiyle kutsallaşır. “İsra ve Miraç” hadiselerinin vuku bulduğu Mescid-i Aksâ, yalnızca bir ibadet mekânı değil; aynı zamanda İslam kozmolojisinde gök ile yer arasında kurulan metafizik bağın başlangıç noktasıdır. “Nerdedir yerle gök arasındaki ulak / Nerde biz?” sorusuna mekânsal anlamda verilecek cevaplardan biri olarak Mecsid-i Aksâ, İslam’ın ilk kıblesi sıfatıyla, yeryüzü ile ilahî âlem arasında sembolik bir eşiktir. Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb adlı tefsirinde Mescid-i Aksâ’nın “çevresi mübarek kılınmış” olmasına özel bir vurgu yapar. Râzî’ye göre bu bereket, yalnızca maddî değil; ilim, hikmet ve maneviyat bereketidir. Kudüs’ün kutsallığı, yeryüzündeki ilahî hikmetin yoğunlaştığı noktalardan biri olmasından ileri gelir. Üzerindeki ayet ve sembollerle Kubbetüssahra, İslam teolojisinin görsel bir dili haline gelmiştir.
Peygamberler Şehri ve Tarihsel Süreklilik
İslam tarihçileri ve müfessirleri, Kudüs’ü “peygamberler yurdu” olarak tanımlar. Taberî, “Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk” adlı eserinde Kudüs’ü Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın tevhid merkezli yönetimiyle ilişkilendirir ve bu şehrin ilahî adalet fikrinin tarihsel bir sahnesi olduğunu vurgular. Bu yaklaşım, Kudüs’ün yalnızca bir coğrafya değil, peygamberî misyonun tezahür ettiği bir mekân olarak görülmesini sağlar.
İbn Kesîr de “el-Bidâye ve’n-Nihâye” adlı eserinde Kudüs’ün, Allah’ın elçileri aracılığıyla insanlığa sunulan mesajların somutlaştığı yerlerden biri olduğunu belirtir. Ona göre Kudüs’ün kutsallığı, farklı dönemlerde gönderilen peygamberlerin ortak tevhid çağrısından kaynaklanır. İmam Gazâlî ise Kudüs’e daha çok ahlaki ve tasavvufî bir çerçeveden yaklaşır. “İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn”de doğrudan Kudüs başlığı açmasa da kutsal mekânların insan ruhu üzerindeki arındırıcı etkisini vurgular. Gazâlî’ye göre Kudüs gibi mekânlar, kalbin dünyevî bağlardan sıyrılmasına yardımcı olan “manevî duraklar”dır. Bu bağlamda Kudüs, insanın iç yolculuğunda tevhid bilincini yeniden inşa eden bir eşik olarak değerlendirilir.
İslam filozofları Kudüs’ü doğrudan siyasi ya da mimari bir şehir olarak değil, daha çok sembolik anlamlar üzerinden ele almışlardır. Farabî’nin “erdemli şehir” tasavvuru, peygamber-önderin yönettiği, vahiy ile aklın uyum içinde olduğu şehir fikri, Kudüs’ün İslam tarihindeki ideal konumuyla örtüşür. Bu bağlamda Kudüs, Farabî'nin gözüyle, ilahî hakikatin toplumsal düzene dönüştüğü örnek şehirlerden biri olarak yorumlanabilir.
Tasavvuf geleneğinde Kudüs, dışsal bir şehirden ziyade içsel bir hâl olarak yorumlanır. İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye’de kutsal mekânları insanın manevî mertebeleriyle ilişkilendirir. Ona göre Mekke bedenin, Medine ruhun, Kudüs ise kalbin sembolüdür. Kalp, ilahî tecellinin en yoğun yaşandığı yerdir ve Kudüs de bu tecellinin mekânsal karşılığıdır. Bu yaklaşım, Kudüs’ü yalnızca korunması gereken bir şehir değil, aynı zamanda insanın kendi iç dünyasında yeniden inşa etmesi gereken bir bilinç hâline getirir. Tasavvuf geleneğinde Kudüs, “arınmış kalp” ile eş anlamlı hâle gelir.
Hz. Ömer’in Kudüs’ü fethi sırasında sergilediği tutum, İslam siyaset ahlakının en güçlü örneklerinden biri olarak kabul edilir. İbn Haldun, Mukaddime’de bu olayı değerlendirirken Kudüs’te kurulan düzenin, İslam’ın adalet ve emanet anlayışının somut bir tezahürü olduğunu ifade eder. Kudüs, bu yönüyle İslam tarihinde güç ve hâkimiyetin değil, ahlaki sorumluluğun sembolü hâline gelmiştir.
Kudüs Bizim Neyimiz Olur?
Kudüs sınırları belli bir coğrafya değildir. Kudüs biraz Bağdat, biraz Şam, bir miktar Kahire ve Beyrut’tur. Yani Kudüs Ortadoğu’nun ta kendisidir. Kudüs’e hükmetmek, tarihe ve teolojiye hükmetmektir. Bu göksel şehir böyle bir vasıfla var olunca Ortadoğu’nun herhangi bir kentinde doğan tüm insanlar Kudüslüdür. Filistin’de doğan Mahmud Derviş ne kadar Kudüslüyse, Şam’da doğan Nizar Kabbani o kadar Kudüslüdür.
Kudüs bizim neyimiz olur? Bu soruya (Sait Mermer ve Taha Kılınç’ın görüşlerinden de destek alarak) şöyle bir soruyla cevap verelim: Bir insan Hz. İsa’nın dinine inanırsa hangi dine girmiş olur? Elbette tevhîd dini olan İslam dinine. Hz. Musa’ya iman eden bir kişi de aynı şekilde Hz. Muhammed’i müjdeleyen tevhid dini İslam”ın temsilcisi olur. Çünkü bu peygamberler, Hz. Muhammed’in ümmeti, O’nun müjdecisidir. O’nun yolunun öncüleridir. Vadedilmiş topraklar, Hz. Musa’ya inanan müminlere vadedilmiştir, O’nun dinini tahrif edenlere değil. Hz. İsa, Hz. Musa’nın dinini tahrif edenleri uyarmak, onları bu yanlış yoldan çevirmek için gönderilmiştir.
Kudüs, tevhîd inancımız gereği, bize Hz. Peygamberin emanetidir. Mekke ve Medine’den sonra üçüncü kutsal şehrimizdir. Hz. Musa’nın Kudüs’ü vatan yapıp hediye ettiği İsrailoğulları, Kâbe’yi inşa eden Hz. İbrahim’in torunları, tevhîd inancının mü’minleridir. Türkler, Teodor Herzl’ın anlatısına değil, Sultan Abdülhamid’in ruhaniyetine inanırlar. İsmet Özel’in ifadesiyle söylersek, insan hakları deyince dünyanın herhangi bir yerinde bir Yahudi’nin rahatça yaşamasını anlayan “Dünya sistemi, ecel şerbetini Türklerin elinden içecektir.”
Mahir Kaynak’ın bir sözü vardır: “Uluslararası ilişkilerde din, öncelikli bir kriter değildir. Önce milli güvenlik unsurları gelir.” Bu yorum haklı olmakla birlikte Türkiye’nin, İsrail’in Siyonist politikalarına verdiği sert tepkileri izah etmez. Türklerin Kudüs hassasiyeti, tarihine ve kutsalına karşı duyduğu bir sorumluluktur.