
Kimse kusura bakmasın, yaşadıklarımız hak ettiklerimizdir.
"Kader nedir?", "Bir eylemi gerçekleştirdiğimizde Allah bunu istediği için mi o eylemi yapıyoruz, yoksa biz istediğimiz için mi Allah yaratıyor?", "Yaşadıklarımız önceden yazılmış şeyler midir?", "İnsan ne kadar özgürleşebilir?", "İnsan iradesinin etkinlik alanının sınırları nelerdir?", "Akıl bizi nereye kadar götürebilir?"
Herkes, kendi kaderini yaşar. “Kader böyleymiş”, “Böyle kader batsın yere”, “Alnımıza böyle yazılmış” gibi ifadeler, Mevlâna’ya göre doğru değildir. Kader, bizim irademiz dışında bir şey değildir ki, onu kötüleyelim. İsyan ettiğimiz, yere batmasını istediğimiz şey, kendi tercihlerimizdir. Kimse kusura bakmasın, yaşadıklarımız hak ettiklerimizdir. Buradan cesaret alarak bir yorumda bulunabiliriz. Mevlâna düşüncesinin geçerli olduğu bir toplumda, arabesk bir kültür kendine yer bulamaz.
Basit insanlar, kolay kazanca düşkün olurlar ve birisi bir define bulsa, hemen heveslenir ve o yoldan gitmek isterler ki, halen ülkemizde define avcılığı yapan, şans oyunları ve kumar sayesinde zengin olmayı ümit eden insanları görmekteyiz. Çalışmadan hazine bulmak nadir rastlanan bir olaydır, yüz binde bir kişiye nasip olmaz ve “İnsan için ancak çalışıp kazandığı kadar vardır.” Asıl hazine sana verilen irâdedir ve bu irâdeni kullanarak göstereceğin gayret ve çalışmanın sonucu alın terinle elde ettiğin kazançtır.7

Kaderin, ezelde bizim irâdemizin gerçekleşeceğine göre yazıldığını, dolayısıyla işlerimizin bize nispet edileceğini düşünen Mevlâna’ya göre, hiçbir baskı, zorunluluk durumu söz konusu değildir, buna rağmen yaptığımız fiillerin yaratıcısı da Allah’tır. Ancak yine de kader konusunu çözmek zordur, çünkü Allah hem kullarını kendilerine verdiği akıl ve irâdeyi kullanarak çalışıp kendi rızkının peşinden koşmaya teşvik etmiş, hem de mutlak hüküm ve takdir sahibi olduğunu beyân etmiştir. Hal böyle olunca, “Gayret ve azmimiz, ezelde takdir olunandan ötesine geçmeyecekse ve ne yaparsak yapalım, Allah’ın takdirinden ötesi olmayacaksa o halde yaptıklarımızın ne anlamı vardır?” gibi bir sorunun akla gelmesi son derece doğaldır. Bu iki durum arasındaki bağlantıyı çözmek, insan aklının sınırlarını zorlayan bir konudur. Bu güçlüğün farkında olan ve tevekkül ve gayreti beraber düşünen Mevlâna, bu noktada “Kaderin hükmü” kavramını kullanır ve “Şüphesi ki biz, her şeyi bir ölçüye (kadere) göre yarattık” ayetinde olduğu gibi, kaderin hükmünü “layık olana uygun düşen” olarak yorumlayarak, kaderi “ilâhî adaletin gerçekleşmesi” olarak vasıflandırmıştır. Nihayetinde biz, başımıza gelen iyi ve kötü işlerin görünen kısmıyla ilgilendiğimiz için, o anda o işteki ilâhî sırları görmeyiz veya görmek istemeyiz veyahut da görmek istesek bile göremeyiz. Bu türlü durumlarda ya kadere sığınır, ya kaderi suçlar veyahut da bir çıkar yol bulamadığımız için bunalıma sürükleniriz. Bu yüzden kader konusunda konuşmak, fikir yürütmek hayli güçtür.
Tedbîrle takdîr arasında nasıl bir ilişki vardır? Tedbîr takdîri değiştirir mi? Tedbir-takdir ilişkisinden ne anlamalıyız? Öncelikle bu konuya açıklık getirelim. Aklımıza ve irademize dayanarak, hayatla ilgili aldığımız kararlara tedbir diyebiliriz. Takdir ise, bizim bütün çabalarımız, iç ve dış etkenler, toplumsal koşullar, hepsi bir araya gelerek oluşan sonuçtur. Örneğin, arıcılık yapmak isteyen bir kişi, bu işin eğitimini alır, yatırım yapıp, bütçesine uygun oranda arı kovanı alır. Sonra arıların bal üretme mevsimi yaklaşınca, üretmek istediği bal çeşidine uygun iklimi araştırır. İkna olduğu bölgeyi seçer, kirası neyse öder, kovanlarını yerleştirir. Her gün bakımlarını yaptığı arıların, bal yapması için bütün şartlar hazırdır. Bu bizim tedbirimizdir. Mevsim normallerine uygun yağışlar, bitkilerin yeşermesini ve arıların bitkilerden aldıkları özle bal yapmasını sağlar. Veya yağmurun dengesi bozulduğu takdirde, (örneğin çok sık ve aşırı yağıp kesilmesi halinde) bitkiler açmadan düşen yeni yağmurlar, hem bitkilerin yeterince büyümesini engeller, hem de arıların gezip bitkilerden beslenmesini. Ve yağmurun gerektiğinden fazla veya az yağması, arıcının umduğu bal hasılatını düşürür. Bu da takdirdir. Takdir, inanan için, aslında Allah’ın takdiridir.

Mevlana, tedbir-takdir ilişkisine, Allah’ın iradesi boyutuyla yaklaşır:
“Takdîr-i İlâhî’yi bilmez, kul eder tedbîr
Meşhûr meseldir bu, tedbîri bozar takdîr.
Bu şu demektir: Kul, Allah’ın takdir yetkisini bilmeden, bir sürü tedbirler alır. Fakat çok bilinen bir şeydir ki, takdir tedbiri bozar. Takdir tedbiri nasıl bozar? Her şey, her zaman, hesapladığımız şekilde sonuçlanmaz. Operasyonla yumurtalıklarını bağlatan bir kadının hamile kalması veya hamile kalmak için bütün yöntemleri denediği halde hamile kalamayan kadının durumu konumuzla örtüşen örneklerdir. Ya da “Böyle bir gemiyi Tanrı bile batıramaz” denilen Titanic’in batması gibi. Kul, ne yaparsa yapsın, sonunda mutlak güç ve yetki sahibinin Allah olduğunu yüz bin kere görmüştür. Allah, onlara bir unutma hali verdiği için, bu gerçeği daima unutur ve yine kendi düşünce ve iradelerine tâbi olurlar.”
Âdem Peygamber’in emre itaatsizlik anlamında İblis’ten farkı yoktur. İkisi de Allah’ın emrine karşı gelmişlerdir. Allah, bu iki tavır karşısında, kibirlenip suçunu kabul etmeyen İblis’i lanetlerken, mütevazi davranıp suçunu üstlenen ve Allah’ın büyüklüğüne sığınan Âdem Peygamberimiz’i üstün kılmıştır. Peygamber Efendimz’in “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah, sizi helak eder, günah işleyen bir kavim yaratırdı” hadisi de, bu doğrultudadır.

Hiçbir şey sebepsiz değildir, akıl bunu kabul eder, bir evin mimar tarafından yapıldığını bilmek ne kadar tabiî bir durumsa, bir insanın kendi kaderi üzerindeki kudretini görmek de o kadar tabiî bir durumdur. Mevlâna müthiş bir benzetmeyle şu soruyu sorar: “Ey oğul! Yazıyı bir yazıcının yazdığını düşünmek mi daha makuldür, yoksa kendi kendine yazıldığını düşünmek mi?”
“Sana gelen her iyilik Allah’tan, kötülük de senin nefsindendir.” ayetini temel düstur olarak kabul eden Mevlâna, “insanda irade yoktur” diyenlere karşı çıktığı gibi, “Kader yoktur” diyenlere de karşı çıkar. İnsan iradesi konusunda, İslam tarihinin büyük şahsiyetlerinden biri olan Ebû Hanîfe gibi düşünmektedir: “Allah’ın Levh-i Mahfuz’daki yazısı, hüküm olarak değil, vasıf olarak yazılıdır.” Bunun anlamı şudur: Bizim yaşadıklarımız, başımıza gelecek olanlar, insanlık yaratılmadan önce, ruhlar alerminde Allah tarafından yazılmış da, biz sırası gelince onları yaşıyor değiliz. Allah’ın ezelde belirlediği şey, doğru ve yanlış, zulüm ve adalet, iyilik ve kötülük gibi ilke ve prensiplerdir. Herkes, kendi kaderini yaşamaktadır. “Kader böyleymiş”, “Böyle kader batsın yere”, “Alnımıza böyle yazılmış” gibi ifadeler, Mevlâna’ya göre doğru değildir. Kader, bizim irademiz dışında bir şey değildir ki, onu kötüleyelim. İsyan ettiğimiz, yere batmasını istediğimiz şey, kendi tercihlerimizdir. Kimse kusura bakmasın, yaşadıklarımız hak ettiklerimizdir. Buradan cesaret alarak bir yorumda bulunmak istiyorum: Mevlâna düşüncesinin geçerli olduğu bir toplumda, arabesk bir kültür kendine yer bulamaz.

FENA; MEVLÂNA’DA ÖZGÜRLÜK
Ekrem Özdemir
Otorite Yayınları
Ankara, 2013
206 sayfa.

İnternetten almak isteyenler için:
http://eski.dr.com.tr/Kitap/Fena-Mevlanada-Ozgurluk/Ekrem-Ozdemir/Din-Mitoloji/Tasavvuf/urunno=0000000429018
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=639012&sa=130983477
http://www.idefix.com/kitap/fena-ekrem-ozdemir/tanim.asp?sid=CPQOK1L1T5ZON2XZGCF8
http://www.pandora.com.tr/urun/fena-mevlanada-ozgurluk/286785