"Ona öyle geliyor ki aylardan beri dünyanın bütün saatleri durmuştur."
"Yaşamak veya yaşamamak. Yıllardır bu iki zıt arzunun pençesindeyim. Hayat, acılarımın sisli camı arkasında kâh bir kâbusa, kâh bir heyulaya benziyor. Bazen komedilerin en adisi. Bazen trajedilerin en dayanılmazı. Ve içimdeki cehennemden habersiz bir dünya.. Kitaplardı benim oyuncağım. Onları elimden aldılar. Önce insanlar aldı, sonra kendileri kaçtılar benden. Ve kadınlar ki, ölüm kadar güzeldiler."
20. yüzyıl Türk fikir hayatının kilometre taşlarından birisi olan ve genellikle araftakilerden sayılan Cemil Meriç'in hayatında rol oynamış dört ayrı şehre rastlıyoruz. Hatay, Elazığ, İstanbul ve Ankara. Bunlardan ilki doğum yeri olan, çocukluğunun geçtiği ve lise yıllarını tamamladığı Hatay.
12 Aralık 1916'da Hatay Reyhanlı'da dünyaya gelen Meriç'in dünyasında bu şehir pek de iyi hatıralar bırakmamıştır. Evcilik oynadığı komşu kızı, saklambaç ve çelik çomak oynadığı erkek arkadaşları yoktur. Düşman bir çevre ve insansız bir dünya. Şehirle bir türlü iletişim kuramayan ve şehir tarafından dışlanan çocuk kitaplarda bulur çareyi. "Okumak için okumak" gibi bir şeydir yaptığı. İnsanın çocukluk yılları sonraki dönemine dair kalıcı izler bırakır. Cemil'in o dönem henüz bir Cumhuriyet olan ve Fransızcanın hüküm sürdüğü Hatay'da geçirdiği kötü çocukluk yılları onu, dış dünyaya kapalı, bu yüzden duygularının, hislerinin ve kişiliğinin gelişmesi sorunlu bir çocuk haline getirir. Lise yıllarında merakı sınır tanımayan çocuk, Rıza Tevfik'ten Engels'e, Nazım Hikmet'ten Marks'a, dünyayı dolaşır kitaplarda. Sokaklarda tanıyamadığı hayatı kitaplardan tanımaktadır genç adam.

İstanbul'da bir yalnız adam
Ve İstanbul. Bir kitap için 24 saat aç kaldığı şehir. Pertevniyal'de tamamladığı lise yıllarının hemen ardından yokluk yapışır yakasına. Vapurla İskenderun'a dönüş. İlkokul öğretmenliği, Tercüme Bürosu'nda reis muavinliği, Aktepe'de yirmi iki günlük nahiye müdürlüğü,... tekrar Reyhanlı, tekrar ilkokul öğretmenliği, THK'nda sekreterlik, Belediyede kâtiplik,... Yıl 1939. Cemil Meriç tutuklanır. Yirmi üç yaşında, Marksist bir delikanlıdır. Kitaplarına ve dergi koleksiyonuna el konur. Suçu; Hatay Hükümeti'ni devirmek. İdam talebiyle yargılanır, iki ay sonra beraat eder. Tekrar İstanbul. İki yıllık Yabancı Diller Okulu, ardından tayin: Elazığ. Elazığ'dan önce evlilik. Karısı olmaya, adını taşımaya razı olan kadın: Fevziye Menteşoğlu.
Acının, ızdırabın şehri: Elazığ
"Bir adamı tanımak için, düşüncelerini, acılarını, heyecanlarını bilmek lâzım hiç değilse. Hayatın maddî olaylarıyla ancak kronoloji yapılabilir. Kronoloji aptalların tarihi." Sahip olduğumuz dil, hayatımızı şekillendiren fikir, yaşadığımız şehir, bir insanı tanımaya yetiyor mu ki! Kitap okumak için odanın ortasına masayı yerleştiren, üstüne çıkıp lambanın altında dünyasını aydınlatan bir aydının ızdıraplarını hissedecek hayatı kim yaşıyor? Üniversite profesörlerinin sökemediği kitapları, ilkokul çağında hocalarına yorumlayan bu adam, gerçekten de dünyamıza yabancı olmaya mahkum. Konya yolculuğunda ona, "Sen bizden değilsin" diyen genç, belki de onu en iyi tarif eden kişidir. Tek bir işçinin bile elini sıkmayan bir Marksizm, Ziya Gökalp'i beğenmeyen bir Türkçülük tecrübelerinden sonra, ne devlete, ne aydına, ne halka, ne de Allah'a güvenen, sadece kitaplara dost, sadece kütüphanede huzurlu bir ruhtan bahsediyoruz. Haliyle Elazığ, acının ve ızdırabın, şekil ve mekân değiştirmiş hali. Üst üste iki çocuk düşüren karısı, aşırı derecede miyop gözleri, anlaşılmaz biçimde polis takibi ve bir sabah aniden evinin aranışı: Nezarethane.
Kaderin istikameti; tekrar İstanbul. Bir daha İstanbul dışında hiçbir şehre yerleşmeyecektir üstat. Yazarlık hayatına başlar, bir yandan çeviriler, diğer yandan okutmanlık. İstanbul sokaklarında aç, sefil, yalnız gezen bir adam: "Yıllarca aç kaldım. Koca bir şehirde yapayalnız... Ama beni isyana sürükleyen açlıktan çok tek oluşumdu. Aç ve tek olmak. Gurbet ve açlık. Bu şehrin kaldırımlarında bir başka aç Cemil Meriç hiçbir zaman dolaşmamıştır diye düşünürdüm."

Ankara: Yeni bir dünya
Ve Ankara. Meriç'in Lamia hanımla buluştuğu, bazen kitap okumaları, bazen çeviri çalışmaları yaptıkları, bazen de dertleştikleri şehir. İkisi de entelektüel birikime sahip, ikisi de hayatta aradığını bulamamış bir kadın ve erkeği otel odalarında misafir eden bu şehir, gözleri görmeyen bir büyük adamın gönlünün açıldığı mekân olmuştur. Ankara, Cemil Meriç için bir kaçışın, hayatı yükünden, sıkıcılıklarından, kötü hatıralardan yeni bir dünyaya adım atmanın mekânı olmuştur. Bu yüzden ayrılık anı gelmesin ister. Yahya Kemal, Ankara'nın en çok İstanbul'a dönüş vakitlerini sevmiştir, Cemil Meriç ise Ankara'ya ilk indiği anları. Ankara'dan ayrılmak birisine büyük bir mutluluk verirken, diğerine sonu gelmez elem ve hüzün yaşatmaktadır. Şehrin kendisinden ziyade o şehri sizin nasıl yaşadığınız daha önemli asla gerek.

Belki ebediyen yalnız
Necip fazıl'ın tabiriyle Allah'ın "Gözlerini kapatıp gönlünü açtığı" Cemil Meriç için görmek, bir şehri görerek yaşamak belki de dünyanın en büyük mutluluklarından birisidir: "Görmek tabiata tahakküm etmektir. Dış dünya, ne kadar düşman unsurlarla dolup taşarsa taşsın, zekâmızın gözbebeklerimizden boşalan seyyalesiyle ehlileşmeye, (itaat etmeye) mutileşmeye mahkûmdur. Hayatımız bakışlarımızdan maddeye işler: madde bizimdir. Tabiatla ebedi bir vuslat içinde yaşayabiliriz. Her bakış dış dünyaya atılan bir kementtir. Mekân canavarı, bütün buutlarıyla (yönleriyle) ehlileşiverir. Gören, hangi hakla yalnızlıktan şikâyet edebilir? Mevsimler bütün işveleriyle emrinde, renkler bütün cilveleriyle hizmetindedir. Yıldızlar onun için doğar, çiçekler onun için abideleşir, güneş, kuşların kanadında, onun için, alaimisemanın (gökkuşağının) bütün nüanslarına geçit resmi yaptırır. Şehrin bütün kadınları onun için giyinip süslenir. Çocukların tebessümü onun içindir."
Nihayetinde insanız, sahip olduklarımızın kıymetini bilmek için onu kaybetmemiz sanki zorunludur. Bir şehrin kaldırımlarında dolaşırken belki de Cemil Meriç'in şu sözlerini hatırlamak gereklidir: "Ona öyle geliyor ki aylardan beri dünyanın bütün saatleri durmuştur. Yalnız... Belki ebediyen yalnız."